9 Mayıs 2023 Salı

Eziklik Psikolojisiyle Vardığımız Nokta



Osmanlı’nın yıkılmasının ardından islamdan uzaklaştırma planlarının uygulanması ve batı kaynaklı düşünce sistemlerinin empoze edilmesiyle muhafazakar kesim ikinci sınıf vatandaş konumuna getirilmişti. Batılı fikirler, batılı giyim-kuşam, Avrupaî hayat tarzı öyle şatafatlı gösterildi ki onlar gibi olmayanlar, dinini  yaşayanlar ötekileştirildi. Manevi değerlerine sahip çıkan bir grup var olmasına rağmen, diğer grupta eziklik psikolojisi baş göstermeye ve batı özentili bireyler ortaya çıkmaya başladı. 

Bu eziklik psikolojisi toplumda da kendini göstermeye başladı. Muhafazakar kesim, kendilerini küçük gören, onların düşüncelerine saygı duymayan, hatta bunu açıkça dile getiren bir kısım sanatçı ve şarkıcıların icra ettikleri sanata hayran oldu. Onların filmlerini dört gözle bekler, şarkılarını hep bir ağızdan söyler, hatta aynılarını icra eder oldu. Sesimiz duyulacakmış, gözümüz başka bir göze değecekmiş, tesettürümüz açılacakmış, namazımız geçecekmiş, düşünemez oldu.


Son yirmi senede devlet otoritesinde değişimler oldu ve artık ikinci sınıf vatandaş olma konumundan çıkıldı. İyice bir rahatlama yaşandı. Başörtüden dolayı eğitimde engel kalmadı, devlet dairelerine girilmeye başlandı. Ama maalesef rahatlamanın etkisiyle önceden içinde bulunulan eziklik psikolojisi fikirleri de darmadağın etti. Dini değerler sorgulanmaya, “niçin”ler artmaya başladı. Ayetler kendilerine göre yorumlanmaya, hadisler “sahih midir?” diye sorgulanmaya başlandı. Yaşanıldığı gibi inanmanın yolları aranır oldu. Kısacası din kılıfına uyduruldu. 


Gün gelir de yine okuma hakkımız elimizden alınırsa, ibadetlerimize engel olunursa, hiç yüzüne bakmadığımız Kur’an-ı Kerim’i toprak altına gömmek zorunda kalırsak, camiler yıkılıp yerine tuvalet inşa edilirse, ezan Türkçe olursa, ayaklı mahkemeler kurulup infaz uygulanırsa o zaman bazı şeylerin farkına varırız. Şu anda rahatlığın etkisiyle hiçbir şeyin farkında değiliz. 


Aslında küçükken ezberlediğimiz “amentü”yü yani “imanın şartları”nı yeniden gözden geçirmeye ihtiyacımız var. Özellikle gençlerin çok ihtiyacı var. Bu ihtiyacı karşılamaya ön ayak olabiliriz inşallah.


Foto: google.com






14 Nisan 2023 Cuma

Boş Sözleri Çöpe Atma Zamanı

 


Ne kadar çok konuşuyoruz değil mi? Sürekli birilerine, bir yerlere laf yetiştirmeye çalışıyoruz. Sayıyoruz, sövüyoruz, kınıyoruz, kırıyoruz, dalga geçiyoruz, ahkam kesiyoruz, yadırgıyoruz. İşin kötü yanı bir şeyleri yanlış yaptığımızın farkına bile varmıyoruz. Zaten dönüp şöyle bir kendimize baksak başkalarına söylenecek hiçbir sözümüz olmadığını görürüz. 


Allahu Teâla kurtuluşa eren ve Firdevs cennetine girecek olan mü’minlerin özelliklerini sayarken “Onlar boş sözden uzak dururlar” diyor Mü’minun Sûresi 3. ayette. Eğer ağzımızdan çıkacak sözler kurtuluşumuza engelse yazık ki ne yazık bize…


Toplum olarak ve bireysel olarak sükûnete ihtiyacımız var. Biraz kendimize yönelmeye, hatalarımızı görmeye, pişman olmaya, yaralarımızı tedavi etmeye, tövbe etmeye ve affedilmeye ihtiyacımız var. İçinde bulunduğumuz Ramazan ayının şu son on günü güzel bir fırsat…  Öyleyse çöpe atalım tüm boş sözleri ve ağzımızı mağfiret dualarıyla dolduralım. Bize kapılarını sonuna kadar açmış Rabbimiz bizi bekliyor. Affedilmeyi istememizi, O’na yalvarmamızı, göz yaşı akıtmamızı... ve belki de üzerimizdeki afetleri def etmek için bu vesilelere sarılmamızı bekliyor. Haydi O’nun kapısını çalmaya…


Fethiye

Foto: pixabay.com 

17 Şubat 2023 Cuma

Miraç Gecesi Belaların Def’ine Kapı Açabilir

 


Miraç olayının öncesinde Peygamberimiz (sav) hayatının en zor dönemlerinden geçmişti. Peş peşe eşini ve amcasını kaybetmiş, o yılı “hüzün yılı” olarak adlandırmıştı. Bu olayın ardından, islamı yayma noktasında belki bir “umut” olur neticesinde gittiği Taif’te taşlanmıştı. Dönüşünde ellerini açarak ve acziyetini belirterek Rabbine yalvarmıştı. Sonrasında, Rabbi O’nu miraç gibi büyük bir mucizeyle katına almıştı. Mesafeleri aşmış, göklere yükselmiş, yaradanıyla görüşmüş ve birçok hediyelere mazhar olmuştu.


Beş vakit namaz, verilen hediyelerden biriydi. Diğer hediye ise, Allah’a şirk koşmayanların cennete gireceği müjdesiydi. Bir başka hediye, Bakara sûresinin Âmenarrasûlü denilen son ayetleriydi.


Biz de ülke ve dünya olarak zor dönemlerden geçtik, geçiyoruz. Savaşlar, depremler, afetler, terör hadiseleri, parçalanan aileler, vs. birçok eve ateş düşürdü. Bu hadiseler tarihin her döneminde belki daha acı bir şekilde yaşandı ve bitti. Bu zamanlar da gelip geçecek. Biz Müslümanlar olarak yaşadığımız anın kıymetini bilmeli, rahmet günlerini iyi değerlendirmeliyiz.


Miraç gecesiyle birlikte kendimize dönelim. Allah’ın rahmet kapılarının açılacağına inanalım.


Bize bu gece hediye edilen namazla Allah’a yalvaralım. Sıkıntıda olan kardeşlerimizin maddi-manevi sıkıntılarının giderilmesi, zorluklarının kolaylaşması, sağlıklarına kavuşmaları ve vefat edenlerin ilahi lütuflara mazhar olmaları için dua dua yalvaralım Rabbimize… Efendimiz (sav)’in ruhaniyetiyle bağ kurarak “salavat” getirelim. Günahlarımızdan arınalım tövbe-istiğfar getirerek… Estağfirullah, Ya Tevvab, Ya Afüv  tespihlerini çekelim yüzlerce kez… Kardeşlerimize olan sadakalarımızı çoğaltalım. Verilen sadakaların malımızı eksiltmeyeceğini bilakis çoğaltacağını unutmayalım.


Tövbe istiğfarlarla ve vereceğimiz sadakalarla belalar def olacaktır inşallah.


Ve gece sonunda miraçta hediye edilen Âmenarrasûlü’yü okumadan yatmayalım. Bunu her gün alışkanlık haline getirelim. 


Ayette geçen duanın sanki sıkıntılarımıza derman niteliğinde olduğunu hatırlayalım… Şöyle ki:


“Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi cezalandırma! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Üstesinden gelemeyeceğimiz şeyleri boynumuza borç kılma! Bizi bağışla, ayıplarımızı ört ve bize rahmetinle muamele buyur! Sen bizim sahibimiz ve yardımcımızsın; artık inkârcı topluluğa karşı bize yardım et!”


Foto: behance.net

6 Şubat 2023 Pazartesi

Ne idik, Ne olduk? 4 - Sıla-ı Rahim Nerede Kaldı?


Bu aralar hangi ortama girsem aynı muhabbet yapılıyor: “Hiç görüşemiyoruz”


Kardeşimin nikahında, nikah şahidi olan bir bey şöyle bir konuşma yapmıştı: “Biz geleneklerimize, örf ve adetlerimize birbirimize bağlı bir milletiz. Ve bu bağlılıktan dolayı bizde aile kavramı sadece karı-kocadan oluşan çekirdek aileyle sınırlı değildir. Biz anamızla, babamızla, dedemizle, ninemizle, bacımızla, kardeşimizle bir aileyiz.”


Geniş bir aileye sahip olan biri olarak bu açıklamalar hoşuma gitmişti. Nitekim öyle bir zamana geldik ki bir telefona bile muhtaç bıraktık büyüklerimizi.


Cuma günleri hanımlarla bir yerde toplanıp Kur’an okuyoruz. O günü sabırsızlıkla bekleyen yaşlı bir teyze var. Kadıncağız yalnız yaşıyor ve anlattığına göre çocuklarına hasret kalmış. Bir gün toplanamayacağımızı söylemek için telefonla aramıştım teyzeyi. Birkaç dakika sonra da program değişti ve “toplanacağız teyze, gelirsin” diye tekrar aradım. Kadıncağız gelince küçük kızıma harçlık verdi “sen aradın ya çok sevindim” dedi.


Bizler belki ev işi, çocukların okul telaşı, vs derken bazı şeyleri unutur olduk. Yaşadığımız pandemi süreci de insanları birbirinden koparmaya başladı. Bu da belki üst aklın üzerimizde oynadığı bir oyundu, bilemeyiz. Birileri bizi yönetip korku psikolojisine hapsetti ve birbirimizden kopardı maalesef. Bazıları hastalık korkusundan dolayı birbiriyle görüşmemeye başladı. Görüşmek isteyenler de karşı tarafın hassasiyetinden dolayı uzak kalmaya başladı. Böyle olunca oyunda üzerimize düşen görevi bir güzel oynadık.

Pandemi de belki uzaklaşmak için bahane oldu. Zaten sanal ortamdan beslenmeye başlayan bizler misafir kabul etme, hasta ziyaretine gitme, düğünlere iştirak etme, cenaze taziyesinde bulunma, asker uğurlamasına katılma, arayıp hal hatır sorma, vs gibi aslî görevlerimizi unutur olduk. 


İslamın kimyasıyla oynanmaya başlanmıştı demiştim bu yazı dizimin ilkinde. Misafirliğe giden ne yiyip içtiğine bakarsa, akraba arasında yapılan bir hata karşısında özür dilemek yerine ateşe körükle gidilirse, laf atışmalar çoğalırsa, bozulan aile hayatını düzeltmeye çalışan büyükler bulunmazsa, küçük büyüğüne saygı duymaz, büyük de küçüğüne sevgi göstermezse, çocuklar karşılarında örnek alacakları abi-abla-kuzen göremezlerse, sürekli eleştirilere muhatap olurlarsa, hediyeleşme ahlakı bozulursa, herkes önceliği sadece kendine verirse, bencillik artarsa, samimiyet azalırsa, dedikodu çoğalırsa islamın kimyası bozulmaya başlar. Kimyasal bağların birbirinden kopması gibi insanlar arasındaki bağlar da kopar. Ortada sıla-ı rahimden eser kalmaz. Sadece kendi nefsini tatmin etmeye çalışan ve sonrasında da rızık ve sağlık endişeyle ortada dolaşan insancıklar oluşur. 


Halbuki islamın özüne insek, Peygamber Efendimiz (sav)’in şu sözlerine kulak versek bu kadar açıklamaya bile gerek olmadığını görürüz. Şöyle buyuruyor Allah Rasûlü (sav): 


“Rızkının geniş ve ömrünün uzun olmasını isteyen sıla-i rahimde bulunsun, akrabâ ve dostlarını ziyâret etsin, onlara iyilikte bulunsun.” (Buhârî, Edeb, 12)


“Karşılık bekleyerek sıla-i rahim yapan, akrabâyı ziyâret eden bunu lâyıkıyla yapmış sayılmaz. Asıl erdemli kimse, kendisine gelinmese de ziyâret ve ilişkiyi devâm ettirendir.” (Buhârî, Edeb, 15)


Hepimiz bir yerden başlayalım vesselam…


Foto: istockphoto.com 

30 Ocak 2023 Pazartesi

Ne idik, Ne olduk? 3 - Uyuyan Canavar Uyandı



Geçen gün bir kitaba rastladım internette: “Sosyal Medya Canavarı Olmak İster misin?” adında… Bu kitap zannedersem sosyal medyayı daha iyi nasıl kullanacağımıza dair olmalı. Ancak konuya diğer taraftan bakarsak sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri içimizden bir canavar ortaya çıktı. Bu canavar belki içimizde hep vardı ama hareket halinde değildi, kendini dizginliyor ve gösterecek ortam bulamıyordu. Ama nasıl ki bizler sosyal medyayı elimizde istediğimiz gibi oynatır olduk. Uyuyan canavarı uyandırdık. Küfrün en âlâsı ve edepsizliğin en aşırısı orada maalesef. Yapılan sokak röportajlarında insanın duymaktan çekindiği soruları soran kişiler, ona cevap olarak ağzına geleni söyleyen tipler, pervasızca her halini sergileyen aileler, çocuklarını para kazanma uğruna videolara harcayan anne-babalar, vs. Bu videolara sözüm ona tepki gösteren karşı taraf ise içindeki canavarı ortaya çıkartarak ağıza alınmayan yorumlar yapıyor. Video çeken kişinin ne haysiyeti, ne kişiliği, ne dini ne de imanı kalıyor. Özellikle dindar geçinen kişilerin dini koruma adına yaptıkları yorumları görünce “biz ne zaman bu duruma geldik?” demekten kendimi alamıyorum. İslam sevgiyle, sevdirmeyle ve güzel uyarılarla olur. Yerden yere vurunca ele bir şey geçmez. 


Diğer yandan televizyonda gösterilen programlar da işin başka bir boyutu… Dedikodu, kavga, gürültü, ifşa, vs her şey var maalesef. Mesela, yemek ve ikramla ilgili bir program yapılıyor. Yemeğe ve ev sahibine yapılmadık hakaret kalmıyor. Oysa ki biz sevmediğimiz yemeğe bile yapanın gönlü kırılmasın diye “eline sağlık” diyen bir anlayışa sahibiz. Bir başka programda ise misafirliğe gidilen bir evde evin her odası didik didik incelenip sürekli eleştiriler yapılıyor. Programın formatı bu olunca katılımcılar insan olmaktan çıkıp başka bir hâle dönüşüyorlar. Bunları izleyerek de reytingleri artıran izleyiciler aynı davranış tarzını kendi hayatlarına taşıyorlar. Gittiği yerdeki kişileri eleştiriyor, bir şeyleri beğenmezlik yapıyor, akıl veriyor, vs. “Ben doğruları söylüyorum” lafının arkasına da bir güzel sığınıyorlar. Hiç kusura bakmasınlar da doğru sözlü olmak her doğruyu her yerde söylemek değildir. Ayrıca eleştiriyle hakareti birbirine karıştırmamak gerekir.


Eskiden dergahlarda “Edep Ya Hû” yazan levhalar olurmuş. ”Bana edep lütfeyle Ya Rabbi” anlamında duaymış bu. Edebin her şeyden önce geldiği bir zamandan edepsizliği daha fazla nasıl sergileyebiliriz sorusuna cevap arayan zamana geldik. Aslımızda ne olmamız gerektiğini unutunca içimizden canavar ve şeytan çıktı maalesef. Mevlana nasıl güzel söylemiş:


“Eğer şeytanın başını ezmek istersen, gözünü aç ve gör; şeytanı kahreden edeptir. İnsanoğlunda edep bulunmazsa, o gerçekte insan değildir...”


Eğer şeytanlaşmaya doğru gidiyorsak en güzel surette yaratılan bizler aşağıların aşağısına düşeriz hafizanallah… O zaman sonumuz nice olur bilmiyorum!



Foto: istock.com

26 Ocak 2023 Perşembe

Ne idik, Ne olduk? 2 - Doğumgünü “Şey”si

 


Marlo Morgan’ın Avustralya’daki bir kabilede yaşayan Aborijinler’i anlattığı kitabını zevkle okumuştum. Not aldığım çok bölüm oldu. Bunlardan dikkatimi çeken bölümlerden biri doğum günü meselesiydi. Onların hayatını araştırmaya giden Amerikalı gazeteci kendilerinin doğumgünü kutladığından bahsedince sebebini soruyorlardı Aborjinler. Yeni bir yaşa girince her yıl artan mum sayısından, pasta ve armağanlardan söz ediyordu gazeteci. Onlar ise “İnsan yaşlandığı için neden böyle bir kutlama yapar ki?” diye şaşırıyorlardı. Gazeteci onlara “Siz neyi kutlarsınız?” diye sorduğunda ise “Biz daha mükemmel olmayı kutlarız. Bizler eğer geçen yıla oranla daha iyi ve daha bilge  olmuşsak bunu kutlarız. Bunu da ancak kişinin kendisi bilebilir.” diye cevap veriyorlardı. 


Benim çok hoşuma gitmişti bu durum. Daha mükemmel bir insan olduğunu kutlamak… Güzel gerçekten. Peki biz neyi kutluyoruz? Tabiki Avrupa kültüründen bize bulaşmış olan doğum günlerini. Hem de en şatafatlısından…


Bana göre doğum günü kutlamak kişiye verilen değerin eylem halidir. Zaten ben de bu işe çocuklarıma değer verdiğimi hissettirmek için başlamıştım. Ama sonrasında iş çığırından çıktı maalesef. Düşünmem gereken ayrıntıları başta düşünemediğim için kendime kızıyorum doğrusu. Mesela eve gelen misafirlerin hediye derdine düştüklerini düşünememiştim. Yavrularım bu gelen hediyeleri büyük bir hevesle açarken, eve gelen diğer misafir çocuğun içinde kırılmalar olabileceğini düşünememiştim. Kendi el emeğim olsun diye yapmak istediğim pastaya harcadığım zaman kadar maneviyatı geliştirme konusunda zaman harcamadığımı düşünememiştim. Çocuklarım “iyiki doğdun” müziği eşliğinde eğlenirken Avrupa    kültürünü hayatımıza bir güzel soktuğumuzu düşünememiştim.


Halbuki tek amacım çocuklarımı mutlu etmekti. Ama amaç şaştı maalesef. Çocuklarım yine doğum günlerini büyük bir hevesle bekliyorlar ama ben hâlâ düşünemediğim şeylere yanıyorum. Aborijinler gibi bilgeliği kutlayacağımız bir günümüz olsaydı ne güzel olurdu aslında…


Acaba nasıl olurdu? Ya da başka ne olabilir sizce?


Yani doğum günü yerine bizim kültürümüze uygun, çocuklarımızı sevindireceğimiz ve onlara özel olduklarını hissettirebileceğimiz nasıl bir gün olabilir? 



Foto: Pixabay

25 Aralık 2022 Pazar

Ne idik, Ne olduk? 1- Hediyeleşme Ahlakını Nasıl Bozduk?


Bir yakınım başına gelen şöyle bir olay paylaşmıştı: Yakın zamanda düğünü olan bir arkadaşı aramış. Yaklaşık 17 sene önce kendisinin düğününe geldiğini, ona altın taktığını söylemiş. Ama kendi düğününde aynı karşılığı göremediğini ve altını kendisine göndermesini istemiş. Düğün ve hediyeleşmeyle ilgili dinlediğim şu haber de bu yazıyı yazmama vesile oldu: Bir düğün sahibi, davet ettiği yakını düğününe icabet etmeyince o kişiyi icraya vermiş. Nitekim, kendisi onun düğününe gidip takı taktığı ve o takıyı borç gördüğü için böyle bir hakkı kendinde bulmuş. 

Dinimizde Peygamberimiz (sav), hediyeleşmenin öneminden şöyle bahsetmektedir: “Hediyeleşme, insanlar arasındaki sevgi ve dostluğu geliştirir, muhabbeti arttırır. Kıskançlık, bencillik gibi kötü duyguları giderir hatta rızkın genişlemesine de vesile olur.” (Muvatta, Hüsnü'l-huluk 16; Müsned, II/405; Tirmizî, Velâ, 6).


Ancak günümüzde, düğünlerdeki hediyeleşme adeti insanlar için büyük bir yük durumuna geldi maalesef. Düğünde takılan hediye, düğün yapan kişiye yardım etmek ve onun bir eksiğini gidermek içindir. Ancak bu takılanı borç kabul etmek, aynısını beklemek, alamadığı durumda o kişiye gönül koymak, dedikodusunu yapmak, küsmek gibi davranışlar bir müslümana yakışmaz. Herkesin maddi durumu farklıdır. Bir kişi diğerine büyük bir meblağ taktıysa, diğerinin de buna gücü yetmiyorsa ne yapsın bu insan? 


Hediyeleşme konusunda “şarta bağlı hediyeleşme” anlayışını terketmek zorundayız. Bir zaman önce yakınımın çocuğuna hediye almıştım. Bir iki gün sonra da annesi benim çocuğuma o hediyeye benzer bir hediye getirdi. Sanki borç vermişim gibi… Açıkçası hediye aldığıma mahçup oldum. Oysa ki ben, o kişiden beklenti içine girerek almamıştım o hediyeyi. 


Bir de hediye beğenmeme yada yüksek meblağlı hediye kabul etme mevzusu var ki bu da işin en kalitesiz boyutu. Ahlak sahibi bir insan aldığı hediye karşısında (büyük olsun, küçük olsun) sevinir ve memnuniyetini ifade eder. Bir defasında bir yakınıma kitap hediye etmiştim, memnuniyetsizliğini öyle bir dile getirmişti ki çok bozulmuştum. Bir başkasının evine ziyarete gittiğimde de çiçek götürmüştüm, yüzüne bile bakmamıştı. Bu olaylardan nasıl bir ders çıkarmalıyım bilmiyorum.


Buna benzer hadiseler maalesef çok fazla. Yapmacık bir teşekkür ederek hediye sahibinin arkasından “vere vere bunu mu vermiş?” gibi konuşmalar, “bak ben ona şunu veriyorum, bakalım karşılığında o ne verecek” gibi beklenti içine girilen düşünceler, “o bana almadı, ben neden alacak mışım?” gibi söylemler, “şunu vereyim de daha arkamdan konuşmasın” düşüncesiyle verilen “sus payı” hediyeler, vs. müslüman ahlakına uygun olmayan durumlardır. Şarta bağlı hediye veren biri “sevap”tan mahrum kalır ve bu tür hediyeleşme durumları fitneyi ortaya çıkarır. Tabii işin sevap durumunu düşünen kaldıysa…


İnsanların giderek birbirinden uzaklaştığı, muhabbetin azaldığı, samimiyetin kaybolmaya yüz tuttuğu bir zamanda hediyeleşme mevzusunu da bu duruma getirdik ya daha ne diyeyim bilmiyorum.


Dünya yaşanmaz bir konuma doğru giderken yüzyıllar öncesinden gelen nebevî mesajlara sarılmak insanın içine su serpiyor. Hayat sadece bu dünyadan ibaret değil dercesine…




Fethiye



Foto: pixabay.com 


24 Aralık 2022 Cumartesi

Ne idik, Ne olduk?

 


Uzun zamandır aklımı kurcalayan bazı durumları bu başlıktaki yazı dizisinde toplamak istedim. 

“Ne idik, ne olduk?” derken…

Biz müslüman kişiler olarak Peygamberimiz (sav)’den ve kültürümüzden aldığımız güzel ahlakı hayatımıza geçirmeye çalışan insanlardık. Ancak aradan geçen 1400 senelik sürede ahlak, örf-adet ve dini yaşantılar maalesef birbirine karışır oldu. Maddi çıkarlar ahlaki değerlerin önüne geçer oldu. Allah rızası için yapılması gereken davranışlar “desinler”e emanet edilir oldu. Böyle olunca da Müslüman insan şahsiyeti bocalar oldu ve maalesef bir girdabın içinde kaybolur oldu.

Bu kayboluş sebebiyle hayat daha bir zorlaşmaya, düzenler bozulmaya, samimiyet azalmaya ve sağlık da tehdit altında olmaya başladı. Nasıl ki toprakta yetişen bir ürünün kimyasını değiştirmek o ürünü yiyenin vücuduna zarar veriyorsa islamın kimyasıyla oynanınca da hayatlar zarar gördü. Nureddin Yıldız hoca bir sohbetinde şöyle demişti:


“Şehvetlerimiz (para şehveti, gezme şehveti, cinsel şehvet), sinir sistemimiz ve arzularımız şeriat terbiyesinde olmalıdır. Aksi taktirde şeytan oraya nüfuz eder Allah muhafaza buyursun.” 


Yani düşüncelerimizde, davranışlarımızda, tavırlarımızda ve ahlakımızda islam ikinci planda kalıyorsa bastığımız zemin sağlam olmaz. Her an kayıp düşebiliriz.


Kafamızı ellerimiz arasına alıp şöyle bir düşünmeye ihtiyacımız var “ne idik ne olduk?” diyerek…



Foto: pixabay.com 

12 Ekim 2022 Çarşamba

Hayatımızdaki Zor Sorular

 



Hayatta bazen olumsuzlukların üst üste geldiği anlarımız olur. Altından kalkamamadığımız, elimizden gelen bir şeyin olmadığı, yükün altında ezildiğimizi hissettiğimiz anlar… İşte böyle durumlarda “hayat imtihandır” sözü dilimize pelesenk olur. Ancak bu sözü ne kadar içselleştiriyoruz bir bakalım…

 

Ülkemizde yapılan imtihanları düşünelim. Liselere geçiş, üniversiteye giriş, yüksek lisans, doktora, KPSS, TUS, DUS, vs. Peki ne sağlıyor bu imtihanlar kişilere? Daha iyi bir mevki, makam, iş… Kısacası kariyer planları yükseldikçe imtihanların ağırlıkları da yükseliyor. Mesela tıp fakültesini okurken girilen sınavların ağırlığı, fakülteyi kazanmak için girilen üniversite sınavının ağırlığından fazladır. Ayrıca fakülteden sonra uzman olmak için girilen TUS sınavının ağırlığı, fakülte sınavlarının ağırlığından fazladır. Belli bir dalda uzman olabilmek için zorun zorunu geçmek şart. Kısacası dünyalık bir mevkiye yükselebilmek için girilen imtihanlar mevkinin derecesine göre zorlaşıyor.

 

Gelelim asıl meselemize… Dünyalık bir mevkiye yükselebilmek için bu kadar zor sorularla dolu imtihanlardan geçen bizlerin ahirette iyi bir yere gelmemiz de dünyada verdiğimiz imtihanlara bağlıdır. Her insanın imtihanı kabiliyetine ve kaldırma gücüne göre değişebilir. Kaldırma gücü yüksek olan kişilerin imtihanları daha ağırdır. Peygamberleri düşünün mesela. Her birinin yaşadığı zorlu hayat hepimize örnektir.

 

Allahu Teala Kur’an-ı Kerim’de bizleri imtihan edeceğini açıkça söylemektedir. Kimimizi malıyla, kimimizi evladıyla, kimimizi eşiyle, kimimizi sağlığıyla… Bu imtihanlar gençlikten yaşlılığa kadar devam etmektedir. Önemli olan kişinin imtihanda olduğunun farkına varıp sorulan zor sorulara vereceği cevapların Hak rızasına ve peygamber sünnetine uygun olan cevaplar olması gerektiğini bilmesidir. Cevaplar sabır, şükür, tevekkül, tövbe, ahlak güzelliği, vs şeklinde olabilir. Şunu da hatırlatalım ki bazılarına da nimetlerin en güzeli verilmekte olup o kişilerin “şükür” imtihanını yerine getirip getirmediği ölçülmektedir.

 

Saliha Erdim bir programda şöyle demişti:

 

“Allah zirveyi nasip edeceklerine yokuş tırmandırır ve kabiliyeti olanları sınava sokar. Kulları nasıl daha iyi kulluk edecekler bunu görsün diye olaylarla, kişilerle, kendisinin hassas olduğu, dayanıksız olduğu noktalarda canını yakacak darbeler nasip eder.”

 

Şimdi herkes kendine sorsun: “Hayatımızdaki en zor soru nedir?”

 

Bu soruya verilen cevaplar herkese göre farklılık gösterir. Sağlık sorunları, asi evlat, maddi sıkıntılar, kimsesizlik, fazla malın verdiği sıkıntı, zor eş, parçalanmış aile, kötü arkadaş, kötü komşu, anne babayla anlaşamama, kimseden destek görememe, anlaşılamazlık, yanlış anlaşılırlık vs.

 

Şimdi de bu soruları şöyle bir formalize ederek cevaplamaya çalışalım:


- Sana ard arda verilen sağlık problemleriyle nasıl mücadele ediyorsun? Günahlarının dökülmesine vesile bilip yeterince tövbe ediyor musun?


- Sana karşı asi olan yavruna tutumun nasıldır? Ona örnek bir Müslüman anne/baba olarak yaklaşabiliyor musun?


- Anne babana karşı sesini yükseltmemen gerektiğinin farkında mısın? Onlara karşı olan görevlerini yapıyor musun? 


- Sana verilen fazla malla ilgili üst üste yaşadığın sıkıntının altında yatan sebep sence nedir?


- Aynı kulvarda yürüyemediğin eşine karşı kendi tutumunu değerlendirir misin?


- Vefat eden yakınının üzüntüsüyle ölüme ne kadar yakın olduğunu idrak edip kendini toparlamaya başladın mı?


- Emrin altında çalışanlarına karşı adil misin?


- Para kazanma hırsıyla çalıştığın işin sebebiyle ertelediğin çocuk dünyaya getirme durumu acaba senin elinde mi? İstediğin vakitte sahip olamayacağını hiç düşündün mü?


- Bozulan psikolojinle başkalarına verdiğin zararın farkına varıp kendini düzeltme yöntemlerine başvurdun mu?


- Sana verilen sağlık emanetine sahip çıkıyor musun?


- Zekanı hangi faydalı işler için kullandın?


- Susmayı hiç denedin mi?


- Gözüne hakim olabiliyor musun?

 

Bu soruları çoğaltabiliriz. Tabii verilecek cevaplar herkesin kendine bağlı... Ancak her soruda bizi doğruya götüren tek bir yol vardır. Allah hepimize işte o “doğru yol”da olmayı nasip etsin…


Fethiye


Foto: pixabay.com

20 Eylül 2022 Salı

Anadolu’dan İzlenimlerim 7 - İnsan Canının ve Kadının Değersizliği

 



Anadolu insanının hepsi için geçerli olduğunu düşünmediğim bir konu bu… Ama bazı yerlerde sebebini tam olarak da anlayamadığım konulardan biri kadına verilmeyen değer ve insan canının kıymetsizliği… 


Eskilerden kalan adetlerin süregelmesinden midir yada babanın davranışlarının oğulda yansıması mıdır bilinmez. Babaların yanında “ayıp” diye sevilmeyen çocukların sevgisiz kalıp değer vermeyi öğrenememesinden midir o da bilinmez. Yani dinden gelen bir ritüel değildir cana ve kadına değer verilmemesi. Çünkü biz “Canınız size  Allah’ın emanetidir” diyen, çocuklarını, torunlarını herkesin yanında seven, eşlerinin her birine “en çok beni seviyor” hissini hissettiren bir peygamberin ümmetiyiz. 


O halde neden bu değersizlik? Evin geçim sorumluluğu erkeğe ait olmasına rağmen tarlada sabahtan akşama kadar çalışan, bunun yanında evini ve çocuklarını ihmal etmeyen kadına gereken değer neden verilmiyor? Karnında bebesini taşıyan bir anne biraz nazı hak etmez mi? Ona neden farklı bir muamele yapılmıyor? Tarladaki işi aksamasın diye bebeğini sütten kesen annelere neden yanlarındaki büyükler müdâhale etmiyor? Hâlâ var mıdır bilmiyorum “Çocuğumu doktora götürün” diye yalvaran bir annenin sesine kulak verilmemesi… Eskilerden çok varmış bu şekilde bebeğini kaybeden anneler. Hatta eşimin dedesi gurbetteyken 2,5 yaşındaki evladı vefat etmiş. Anneannesi doktora götürmek istese de büyükler izin vermemiş. Bundan habersiz evine dönen dedeye durumu babası haber vermiş. Adamcağız çok üzülmüş doğal olarak ve maalesef babasının azarıyla karşılaşmış. Neden mi? Çocuğunu babasının yanında sevmesi ayıp olduğu kadar çocuğunun ölümüne üzülmesi de ayıpmış. Ne acı olaylar yaşanmış ülkemizde ne acı… Ama bu acıları devam ettirmek de ettirmemek de bizim elimizde.


İşin ilginç yanı kadınlar da değersizliği o kadar içselleştirmişler ki canlarını dişlerine takmış, “beni görün artık” der gibi çalışıyorlar. Hasta olsalar doktora gitmek en son başvuracakları şey… Evdeki ilaçlarla yada kulaktan dolma bilgilerle başlarının çaresine bakıyorlar. Kendileri bu şekilde bir hayat felsefesi geliştirdikleri için eşini düşünen erkekler yada canının değerini bilen hanımları da kendi içlerinde yargılar durumdalar maalesef… Böyle olunca sıkıntıyı çeken kadın  bu duruma alıştığı için halinden memnun görünüyor. Sıkıntıyı çektiren erkek için de bu durum canına minnet zaten…


Yaşanan acılar değer yargılarımızı değiştirmelidir. Eğer bir şeylerin islamiyetten geldiğini savunarak hayatımızı düzene koyuyorsak bu yapılanların hiçbiri islamiyette yok! Eğer hayatımızı islama göre yaşamamayı seçtiysek bunları söylememin de bir anlamı yok! Herkes dilediği gibi yaşamada özgürdür…