9 Kasım 2015 Pazartesi

Kitaplarla Yolculuğum



Okumak, kana kana su içmek gibidir benim için. Bilgileri sindirmek, hayata yansıtmak ve farklı bir dünyada yolculuk yapmaktır. Kitaplar hayatımın bir parçası, derdimin dermanı, ruhumun ilacı gibidirler. Okuduğum her kitap olumlu ya da olumsuz etkiler bırakmıştır üzerimde. Her birini ayrı ayrı anlatmak isterdim ama şimdilik bir kısmına değinmek istiyorum. 

İlkokul iki ya da üçüncü sınıftaydım. Elimde Saadettin Kaplan'ın "Hasret Penceresi" isimli hikâye kitabı vardı. O kadar hüzünlü bir kitaptı ki... Anne babasından ayrı gurbette kalan küçük bir çocuğun çektiği acılar anlatılıyordu. Kitabın sonunda güzel şeyler olacak hayaliyle, hevesle okudum kitabı. Çocuğun çektiği sıkıntılar o zamanki çocuk kalbimi öyle yaralamıştı ki sonunun da kötü bitmesi sebebiyle elime uzun zaman kitap almadığımı hatırlıyorum. Yıllar sonra şu sonuca vardım ki çocuk kitapları yazılırken çocukların ruh hali de göz önünde bulundurulmalıymış. 

Altıncı sınıfa geldiğimde kitaplardaki huzuru Şule Yüksel Şenler sayesinde "Huzur Sokağı" ile buldum. Yaz tatilinde okuduğum bu kitap okuma hevesimi tekrar geri kazandırdı bana. Ardından okuduğum islami romanlar sayesinde dinî hassasiyetlerim de oluşmaya başlamıştı. 7. Sınıfta Türkçe öğretmenimizin okuttuğu Reşat Nuri Güntekin'in "Anadolu Notları" ve içerisinde farklı yazarlardan öyküler bulunan "İlk Gençlik Çağına Öyküler" isimli kitapların kitap okuma hevesimi kırmadığına seviniyorum doğrusu:) Hayatımda zorlanarak bitirdiğim bunlardan başka kitap hatırlamıyorum. Belki daha sonraki senelerde okusaydım bu kadar sıkılmayabilirdim ama daha küçük yaşta okuduğum bu kitaplar biraz ağır gelmişti bana. Halbuki yıllar sonra okuduğum Yavuz Bahadıroğlu'nun Osmanlı sultanlarının hayatlarına ve kahramanlıklara dair yazdığı romanlarla o zamanlarda karşılaşmayı ne çok isterdim. Çünkü o yaşlarda okunan romanlar sayesinde insan karakteri şekilleniyor ve hayata bakış açısı o yönde gelişiyor. Tarihimizi çocuklarına sevdirmek isteyen anne babalara Yavuz Bahadıroğlu'nun eserlerini kesinlikle tavsiye ediyorum.  İlkokul çağındaki öğrenciler için ise "Fetih Kitapları Serisi" yerinde olur sanırım.

Kitap okumadaki altın çağımı lise ve üniversite yıllarında yaşadım. İmam Hatip Lisesi birinci sınıftaki Edebiyat öğretmenimiz Ferhan Gürdal Küçükali Hanımefendi güzel Türkçesiyle bizi kendine hayran bırakırken kitapları da o denli çok sevdirmişti. Bizlere "hanımefendiler" diye hitap ederken, biz de karşımızda gerçek bir hanımefendinin nasıl olması gerektiğini görüyorduk. O sene ve takip eden senelerde arkadaşlarla birbirimize çok fazla kitap alışverişi yapmıştık. Türk ve Dünya klasikleri ilk okuduğumuz kitaplar arasındaydı. "Sefiller", "Suç ve Ceza", "Monte Kristo", "Şeker Portakalı" ve serisi zevkle okuduğum dünya klasiklerindendi. Tolstoy ve Goethe'yi de kendimize pek yakın hissetmiştik. Birçok arkadaşımın zevkle okuduğu Agathe Cristie'ye ait bir romanı dayanamayıp yarıda bırakınca polisiye romanların bana hitap etmediğini anladım. Bunların yanında Halide Edip'ten, Peyami Safa'dan, Reşat Nuri'den, Mehmet Rauf'tan, Yakup Kadri'den, Cengiz Aytmatov'dan, Necip Fazıl'dan eserler de okumuştuk. Necip Fazıl'ın Efendimiz (sav)'in hayatını anlattığı "Çöle İnen Nur" ve Abdulhakim Arvasi Hazretlerinin hayatını konu aldığı "O ve Ben" eserleri okunmaya değer kitaplardandı. Ayrıca "Çile" adlı eserinde bulunan minik mısralar gönlümüze manevî bir haz serpiyordu sanki.

Emine Şenlikoğlu, Hekimoğlu İsmail, Münevver Ayaşlı kitapları ufkumuzu açarken Zeynep Gazalî'nin "Zindan Hatıraları" olmaz böyle şey dedirtiyordu bize. İslamı yaşama uğruna çekilen sıkıntıları okurken o anı yaşıyor gibiydik. 

Daha sonraki senelerde edebiyat dersimize gelen Nuriye Çeleğen'i hatırlıyorum da ileride onun kitaplarının bende büyük bir etki yapacağını o seneler tahmin edemezdim. Büyük bir manevî hazla okuduğum "Aşk-ı Sükûn"'da Hz. Hacer'in sonsuz tevekkülünü, "İffet-i Kalp"'te Hz. Meryem'in iffetini, saflığını, temizliğini, "Hay Sultan"'da ise İmam Gazalî'nin evliyalık mertebesi yolunda verdiği imtihanları ve mucizelerini anlatıyordu.

Yine aynı dönemlerde dersimize gelen bir stajer öğretmen bize, "Üniversitede vaktinizi boşa harcamayın. Çok kitap okuyun. Sonradan vakit bulamayabilirsiniz." demişti. Allah nasip etti, üniversite kapısı açıldı ve o öğretmenin tavsiyesi hiç aklımdan çıkmadı. Halit Ertuğrul kitapları o zaman arkadaşlarımızla bizim gözdemizdi. Özellikle "Düzceli Mehmet"'in hayatı, imanı bizi çok etkilemişti. O dönemlerde ruhumdaki eksiklikleri Muhammed Bozdağ'ın "Ruhsal Zeka"'sıyla tamamladım. Hayatımın kitabı niteliğindeki bu kitap hayata farklı bir açıdan bakmama sebep oldu. Yaşadıklarımızın altında yatan gerçek sebepleri görerek bana tevekkül etmeyi öğretti. Yazarın diğer kitapları da okunmaya değer... Herkese tavsiye ederim. Tevekkül'den bahsetmişken Marlo Morgan'ın "Bir Çift Yürek" isimli kitabı da okunmaya değer kitaplardan. Avustralya'da yaşayan Aborjin kabilesinin tabitla başbaşa yaşadıkları hayatı öyle güzel anlatmış ki... Tevekkül etmeye dair çok güzel örnekler var... Kur'an-ı Kerim'in tefsiri niteliğindeki Risale-i Nur Külliyatı da anlatmakla bitirilemeyen eserlerden... O zamandan beri bitirmeyi planlıyorum ama henüz nasip olamadı maalesef.

Evlilik öncesinde okuduğum Fatih Okumuş'un "Cennetim Olur musun?" kitabıyla gerçek aşkın Allah'a olan aşk olduğunu, bu dünyada nasibimiz olan hayat arkadaşının da bizi O'na ulaştıracak ve cennetimize sebep olacak biri olması gerektiğini öğrenmiştim. Mine İzgi'nin "Cennetim Olur musun?" kitabı ise bir evlilikte olmazsa olmaz her şeyi kadın ve erkek gözüyle anlatan bir el kitabı niteliğindeydi. Çık sevdiğim yazar Mine İzgi, Kur'an-ı Kerim sabredenlerle şükredenlerin cennete gireceğini haber verdiğini, evlilikte de bazılarına sabretmek bazılarına da şükretmek düştüğünü bize hatırlatıyordu. Bunların yanında Vehbi Vakkasoğlu, Esra Nuray Sezer, Senai Demirci kitapları da evliliğe dair okuduğum kitaplar arasında bir okul niteliğindeydiler.

Şu anda iki çocuk annesiyim. Doğal olarak Çocuk terbiyesine yönelik kitaplar listemde yer alıyor. Bu konuda Adem Güneş'in kitaplarını tavsiye edebilirim. 

Çocuğa olan davranışlarımızın düzgün olması için öncelikle kendi karakterimizi düzeltmemiz, sekine halini yakalamamız gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de yine kitaplarla kendimizi yoğurmamız gerekiyor. Örneğin Peygamber Efendimiz (sav)'in hayatıyla ilgili her sene bir kitap okumalıyız ki O gönüller sultanının yaşadıklarını kendimize örnek alabilelim. İslam alimlerinin hayatlarını ve eserlerini okumalıyız ki yaşantımızı gözden geçirip kendimize çeki düzen verebilelim. İbretlik kıssaları okuyalim ki hayattan ibret alabilelim. Hayat kitabımız Kur'an-ı Kerim'i ve tefsirini okuyalım ki ayetleri kalbimize nakşedebilelim. Velhasıl kelam okuyalım okuyalım ve okuyalım... Ki birimize bin katabilelim. 




19 Ocak 2015 Pazartesi

Göktekiler ve Yerdekiler Kadar Kulluk Yapabiliyor muyuz?

O ayeti ilk okuduğumda çok etkilenmiş, bir insan olarak kendimden utanmıştım. Kainatın gözbebeği biz insanlar Kur'an-ı Kerim'in tabiriyle “göktekiler ve yerdekiler” kadar kulluk yapamamıştık Rabbimize karşı. Halbuki herşey önümüze serilmişti bir sofra misali. Her istediğinizden alın, giyinin, kullanın, yeyin denmişti. Evren bizim ihtiyaçlarımızı karşılamak için var olmuştu. Meleklerden bile üstün seviyeye gelebilmemiz için itinayla hazırlanmıştı her şey. Göklere, yere ve dağlara teklif edilen (Ahzab Suresi 72) emaneti biz seve seve kabul etmiştik. Onların kaldıramayacağı yükü omuzlanmıştık bile. Ancak bu yükü kaldırmayı bırakın üzerimizde bir yük olduğunu bile unuttuk. Maalesef bizi yaratan Rabbimizi anlamıyor O’nu tam anlamıyla tesbih edemiyorduk.

Bahsettiğim ayetin başlangıcı şu şekildeydi:

Yazının devamı için;

http://www.cocukaile.net/goktekiler-ve-yerdekiler-kadar-kulluk-yapabiliyor-muyuz/

Küçük Mutluluklarla Ebedî Mutluluğa Yolculuk

Sıcacık bir yuvada yetişen bir çocuğun gözlerinin içine bir bakın... Ailesine güven bağıyla sımsıkı bağlanan ve anne babasından aldığı sevgiyi iliklerine kadar hisseden o çocuğun gözlerinde gerçek mutluluğu göreceksiniz... Neden mi? Çünkü ailesinin ona hissettirdiği sevgi ve ilgi üstünkörü olmamıştır hiçbir zaman. Onu Allah'ın bir emaneti olarak kabul edip, bu hislerle ona hürmet eden bir anne babası vardır çünkü. Ona hiçbir zaman "sen çocuksun, anlamazsın, bırak şunu yapamazsın" sözlerinin ardındaki acizlik hissini yaşatmamış, bilakis ona geleceğin saygın anne babasıymış gibi davranmışlardır. Kısacası yüce yaratıcının o minik yavruya verdiği değeri kendisine hissettiren anne baba olmuşlardır. İşte böyle bir ebeveynin elinde yetişen çocuğun gözlerinin içi güler. Gözlerin gülmesi de kalbin gülmesinin dışarıya yansımasıdır.

Yazının devamı için;






29 Kasım 2014 Cumartesi

Yanımızda Değilsin Ama Dualarımızdasın

Otobanda 180 km hızla giden bir arabada gibiydi hayatımız. Nasıl ki araba hızlı giderken etraftaki manzaranın detayları farkedilmiyorsa, dünyaya kendimizi kaptırmış giderken de senin içinde yaşadıklarını farkedememiştik. Araba nasıl ki o hızla bir yere çarptığında bir anda herşey yerlebir oluyorsa, senin bir anlık yokluğun da bizleri yerlebir etti. Ne yapacağımızı, ne düşüneceğimizi bilemedik. Neden böyle oldu dedik. Kaderin böyle mi olacaktı dedik. Şöyle yapmasaydık sonuç böyle olmazdı dedik. Keşkelere büründük. Keşke şunu yapmasaydık.. Keşke böyle davranmasaydık... Keşke bazı şeyleri daha erken yapsaydık.. Dedik de dedik.. Ama en sonunda şuna iman ettik ki.. Allah'tan geldik, dönüşümüz ancak O'nadır. Emanet olarak geldiğin bu dünyadan 26 sene sonra beklemediğimiz bir anda gidecekmişsin demek ki...

Yokluğuna dayanmak gerçekten çok zor kardeşim. Anacığın her gün ağıtlar yakıyor. Babacığın resmini görmeye bile dayanamıyor. Abin desen herşeyi içine attıkça atıyor. Erken yaşta göçüp gittin ya bu dünyadan, bu sebeple senin için "Dünyada hiçbirşey görmedi, hiçbirşey ona nasip olmadı" diyor anacığın. Ama ben inanıyorum ki sen şuan yanımızda olsaydın bu sözlere karşılık şöyle derdin anacığına: 

"Öyle deme be anne! Ahiret nimetlerinin yanında dünyadakiler de bir şey mi?  Bu dünyadan ne anlıyorsunuz Allah aşkına? Hem ben dünyanın keyfini çıkartsaydım, onların hesabını nasıl verecektim burada? İyi ki de hiçbirşey nasip olmamış bana. Bir daha öyle düşünme tamam mı? Ağlamayı da birazcık azalt anacığım. Yokluğuma dayanamazsın biliyorum ama ben de senin  gözyaşlarına dayanamam. Bana bol bol dua et ve Kur'an oku. Benim şuanda en çok buna ihtiyacım var. Sureleri her okuduğunuzda kabrim aydınlanıyor. O zaman kendimi daha rahat hissediyorum. Dünyada olmadığım kadar rahat. Babama ve abime de söyle onlar da okusunlar bana. İnanıyorum ki sizin dualarınız sayesinde kurtuluşa erenlerden olacağım inşallah. Anacığım dünyadayken sana "Seni saraylarda yaşatacağım anne" derdim. Belki ben seni saraylarda yaşatamadım ama belki senin duaların beni cennet köşklerine yerleştirebilir. Bir de anacığım bol bol tövbe istiğfar getirin benim için. Peygamber Efendimiz (sav) peygamber olduğu halde her gün 100 defa tövbe istiğfar çekermiş. Ben dünyadayken çok sık yapamadım bunu. Ne olur benim yerime siz yapın. Rabbime sizden önce gelmemde de belki bir hayır vardır benim için. Belki sizden sonraya kalsaydım, ardımda benim için Rabbime yalvaran sizin gibi kimse olmayacaktı. Hem ana babanın çocuklarına ettiği dualar kabul olurmuş. İnşallah sizin dualarınız da kabul olur. Ayrıca tutamadığım oruçlarıma verdiğiniz sadakalar için de Allah razı olsun. Hepinizi çok seviyorum. Bundan sonra birbirinize daha çok bağlanın. Birbirinizi üzmeyin ve kalplerinizi kırmayın. Sizleri çok seviyorum. "

İşte böyle.. İnanıyorum ki yanımızda olsaydın bu sözleri söyleyecektin bizlere. Çünkü sen kimsenin kırılmasını istemezdin. İstemeyerek yaptığın hatalarda hep özür dilerdin. İyi huyluydun, merhametliydin. Kısacası ciğerliydin be Bünyamin. Ama biz seni anlayamadık. İçinde neler yaşadığını bilemedik. Belki sana güzel örnek olamadık. Doğru bir yol gösteremedik. Kafanı çatlatırcasına araştırdığın islamiyetin güzelliklerini hakkıyla yaşayabilseydik o kadar kafanı yormana gerek kalmazdı belki de. Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnet-i seniyyesini hayatımıza yansıtsaydık belki sen de bizi örnek alacaktın.

Yokluğuna alışmak kolay olmayacak bizim için. Senin gidişinle ölüme çok daha yakın hissettik kendimizi. Abin bu dünya hayatının çok anlamsız geldiğini söylüyor. Ama mecburen yaşamaya devam ediyoruz birşeylerin daha bir farkına vararak. Sen olsaydın namazlarına hep devam etmek isterdin değil mi?Herkese merhamet etmek, kalp kırmamak isterdin. Adaletli olmak, arkadaşların ve akrabaların arasında hak hukuka riayet etmek isterdin. Sen yalandan ve dedikodudan da nefret ederdin. Sen insanlara yardım etmek ve hayır işlerinde kullanmak için para kazanmak isterdin. Velhasıl özünde tertemiz bir insandın ama istediğin herşeyi yapamadın maalesef. Rabbim güzel düşüncelerin hürmetine seni ötelerde mutlu eder inşallah. İnşallah geride kalan bizler yapabiliriz bunları.

Senin bu dünyadan belki hiç bir umudun yoktu. Ama umutsuzca yaşadığın bu dünyadan ayrılırken belki de umutların yeni bir dünyada yeşerecektir kim bilir. Tertemiz toprak üzerine atılırken hepimizin gideceği ahiret alemine doğru yolculuğa çıktın artık. Yolun cennet yolu olsun inşallah... Rabbim seni ebedi mutluluğa erenlerden eylesin... Amin

30 Eylül 2014 Salı

Kardeş Candır ve Cân Olana Hac Nasip Olur

Kardeşlerimi bir an düşündüğüm zaman aklıma gelen ilk şey "Kardeş Candır" ifadesiydi. Nasıl can olmazdı ki onlar.. Küçüklüklerimiz hariç büyüyüp onların gerçek ablası olduğum zaman hiçbir ricama "hayır" dememişlerdi. Başım darda olduğunda hemen onları buldum yanımda. Birilerinden birşeyler istemekte çekinirken onlardan birşey istemekte hiçbir zaman çekinmedim. Çünkü biliyordum ki onlar beni hiçbir zaman yanlış anlamazlardı, benden menfaat beklentileri yoktu ve yaptıklarını karşılık beklemeden yaparlardı. Onlar benim canımdı çünkü... Aramızda oniki yaş olan benim minik kuşum, çocuklarımın ikinci annesi oldu adetâ. Bu sene okula yeni başlayan kızımla ilgilenmek için benim yanımda olması gücüme güç kattı. Rabbim binlerce kez razı olsun ondan ve hiçbir zaman darda bırakmasın.

Kız kardeşlerle ablalar arasında her ne kadar farklı bir bağ olsa da erkek kardeşin yeri ise apayrıdır. Büyük de olsa küçük de olsa arkada var olan bir gücün sembolüdür sanki o. Benim arkamda da böyle bir güç olduğu için çok kısmetliyim. Canım kardeşimi dün mubarek topraklara yolculadık. Genç yaşta hacı olmak belki herkese nasip olur ama kuradan çıkmadan hacı olmak herkese nasip olmaz sanırım. Böyle bir nasiplik de belki onun kısmetidir diye düşünüyorum. Küçüklüğümüzde yaptığımız kavgaları saymazsak beni kırmadığı gibi belki başkalarını da hiç kırmamıştır kardeşim. Çevresindeki arkadaş çokluğuna bakarsak belki de herkes tarafından sevilmiştir. Gerek okul ortamında gerekse iş ortamında başkaları kırılmasın diye belki de kendini yaralamış, kendisine sıkıntı verenlere dahi iki kelime kötü laf etmemiştir belki... Peygamber sünnetini bize yaşayarak gösteren sevgili dedemin kalbini kazanmayı da başarmıştır belki... Hiçbir zaman reddetmeyeceğini bildiği için kendisinden birşey istemekte çekinmeyen babannemin de duasını almıştır belki... Ve... Ayaklarının altında cennet olan annemizin ve arkamızda dağ gibi duran babamızın rızasını da kazanmayı başarmıştır belki... Onu yolculamak için gittiğimizde benden çok uzun boyunu bükerek elimi öpmesi tevazusunun göstergesidir belki... Ve belki de ailemizdeki çocukların Sevgili Burak Abisi olduğu ve örnek alındığı için HAC ona nasip olmuştur. Kim bilir... Perdeler arkasında ne olup ne bittiğini Rabbimizden başkası bilemez tabii... Rabbim onu gerçek hacı olanlardan eylesin inşallah...

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Elveda Ramazan



Sana elveda demek gelmiyor içimizden ama bir kuş gibi uçup gidiyorsun elimizden, o manevî havanı ardında bırakarak... Ama yine de bir ümit var içimizde... Sana tekrar kavuşabilme ve hayatımızı Ramazanlaştırabilme ümidi...

Bir ay oldu seninle vakit geçireli. Kalbimize ve ruhumuza huzur doldurdun, bizi Yaradan'a yakınlaştırdın ve bize unuttuğumuz birçok şeyi hatırlattın. Ama şu anda bizi bırakıp giderken o kadar çok hüzün var ki içimizde, bayram sevinci bile bu hüznün önüne geçemiyor. Sen geldiğin günden beri rüzgâr bile bir farklı esiyordu sanki... 
Güneş dışımızı yaksa da, içimizi ısıtıyordu senin sevincinle... Bulutlar yağmurları yağdırırken, bir taraftan da meleklerle selamlaşıyorlardı adeta... Kuşlar bir başka tefekkür ediyorlardı Yaradan'ı o kutlu seher vakitlerinde... Sahur vakti sebebiyle o güzel varlıkların ötüşünü daha bir duyar olmuştuk. Çünkü sabah namazlarına her zaman kalkamayan biz günahkâr kullar, seher vaktinde seni zikreden kuşlardan habersizdik. Ama ey Ramazan!.. Sahur vakitlerimiz seher vakitleriyle şenlendi senin sayende...

Tefekkürü hatırlattın bize. Hayvanların bile Rabbine tefekkür edip O'na itaat ederken biz biçare kulların ne garip bir hâl içinde olduğumuzu hatırlattın. "Bir saatlik tefekkürün bir yıllık nafile ibadetten hayırlı" olduğunu söyleyen Allah'ın Sevgilisi'ni daha çok duyurdun kulaklarımıza. Gelmiş geçmiş bütün günahları bağışlandığı halde , şükreden bir kul olabilmek için namazlarında hüngür hüngür ağlayıp, kendine inen ayetlerdeki inceliği tefekkür eden canlar Canını hatırlattın bize. O ( s.a.v.)'nun sünnetine sımsıkı yapışmanın herşeyden daha hayırlı olduğunu hatırlattın. 

Güneş bir güzel doğdu seninle... İşrak vakitlerinde kılınan namazlardaki huşunun kuşluk vakitleriyle devam ettiğini hatırlattın. İftar vakitlerinde dua edilecek birçok mü'min dostlarımız olduğunu ve herbirinin yarasına merhem olacak duanın bir dostun kalbî dilinden çıkacağını hatırlattın. Ve bir mü'minin diğer mü'min kardeşinin derdi için ağlayabileceğini hatırlattın. Kendisine kötülük yapan birine dahi şefkat kanatlarının sonsuza kadar açılması gerektiğini hatırlattın. Çünkü şanlı Nebî (s.a.v.) şöyle diyordu: "Haklı bile olsa münakaşayı terkeden kişiye cennetin kenarında bir köşk verilecektir." Ancak bu hareketi cenneti kazanmak için değil de Rabbimizin rızasını kazanmak için yapmamız gerektiğini hatırlattın. 

Mukabeleler sayesinde yeryüzünün bir mescid haline geldiğini gösterdin bize. Kur'an okumanın verdiği manevi hazzın muhabbetullahta gizli olduğunu, muhabbetullaha ulaşmanın da ibadet-i taatdan geçtiğini hatırlattın. 

En makbul dua vakitlerinin bu ayda olduğunu ve edilen dualara Rabbimizin de icabet ettiğini hatırlattın. Aramızdaki sevgi, saygı ve muhabbetin arttığını ve kalplerimizin senin sayende daha da birbirimize bağlandığını hatırlattın. 

Teravih vakitlerinde kılınan namazın Rasulullah (s.a.v.)'ın sünneti olduğunu ve bu namazın insanda oluşturduğu huzuru hatırlattın. Tespih tespih çekilen tevhidlerin ve okunana esma-ı hüsnânın dillerde oluşturduğu lezzeti hatırlattın. Secde halinin Rabbe en yakın hâl olduğunu ve insana ayrı bir haz verdiğini hatırlattın. 

Acaba bu zamanda var mıdır? diye düşündüğümüz Hak dostu insanların da var olduğunu ve onların dilinden çıkan hikmetli sözlerin dinleyenin kalbindeki ihtiyaç kadar olduğunu hatırlattın. Arayanın gerçek bir gönül dostunu  bulabileceğini hatırlattın. Ayrıca arayanın Kadir Gecesi'ni de bulabileceğini ve onun hikmetinden faydalanabileceğini de hatırlattın. 

Otuz gün boyunca aksatmadan icra edilen sabah namazının verdiği huşunun insanın kalbine hikmet damlaları akıttığını hatırlattın. Gerçeği gören göz, Hakk'ı işiten kulak ve doğruları idrak eden bir kalbin insana ne kadar da çok yakıştığını hatırlattın. 

Şairin dediği gibi secdeye kapanan başlar hürmetine, Allah aşkıyla sızlayan kalpler hürmetine, gecelerde dökülen yaşlar hürmetine affedilebilme ümidimiz olduğunu hatırlattın.

Ve ey Ramazan! Başının rahmet, ortanın mağfiret, sonunun da cehennemden kurtuluş olduğunu ve bunlara ulaşabilmenin yolunun da Hakk'ın rızasını kazanmaktan geçtiğini hatırlattın. Hayatımızı şöyle bir gözümüzün önünden geçirirken, başımıza gelen her bir işte bir hayr olduğunu hatırlattın. 

Ve şimdi "elveda" deyip giderken bize tüm ayları Ramazanlaştırabilirsek eğer seni hakkıyla eda etmiş olduğumuzu hatırlattın.

Rabbim seni tekrar karşılayabilen, hayatını Ramazanlaştırabilmiş ve cehennemden azad olabilmiş adanmış kullar olmamızı nasip eder inşallah.



27 Nisan 2012 Cuma

Ve..İşten Ayrılış...

Her sabah evden çıkışım bir sızıyla başlıyordu. Kızımın yüzüne doyasıya bakmak isteyip de kafamı çevirip gitmek zorunda kalmam sızlatıyordu içimi. “Bir gün sabahları da birlikte olacağız” umuduyla geçirdim dört seneyi. Kızım şu anda dört yaşında. Herkesin dediği gibi artık büyüdü, okula başlama yaşı geldi sayılır. O halde neden şu anda ayrılıyorum? Çocuğuma doyamadığım için ayrılıyorum işten. Çünkü ben de anneme doyamamıştım. Annem de ben 4 yaşına kadar çalışmıştı, sonra hep bizimleydi. Buna rağmen ben anneme doyamadığımı hissediyorum. Çocukluğun vermiş olduğu hızlı bir yaşam, lise dönemi, üniversite için evden ayrılık ve evlilikle devam eden ailemden ayrılık serüveni annemle ve ailemle hemhâl olmamı engellemişti belki de.
İşte ben de çocuğumla hemhâl olmak istiyorum biraz olsun. Kızım için, aile düzenim için, maneviyatım için ve biraz sekîne halini yakalayabilmek için verdim bu kararı. Daha yaşımın genç olduğunu, ekonomik özgürlüğümü kazanmam gerektiğini, kimsenin eline bakmamam gerektiğini, sosyal bir çevrem olması gerektiğini biliyorum. Çocuk bir şekilde bakılır ama ben bu iş fırsatını tekrar yakalayamayabilirim, bunu da biliyorum. Çalıştığım ortamın rahat ve herkesin sahip olmak isteyip de sahip olamadığı bir ortam olduğunu da biliyorum. İleride çalışmak zorunda kalırsam aynı işe tekrar giremeyebileceğimi de biliyorum. Ayrılırsam belki sıkılabileceğimi, “çocuk büyüyünce ne yapacağım?” düşüncesine kapılabileceğimi de biliyorum. İleride yavrum büyüyünce “benim için işi bıraktıysan bırakmasaydın” diye iki çift laf edip beni susturma ihtimalinin olduğunu da biliyorum. Kısacası bu konuda istişare ettiğim insanların tavsiyelerinin hepsini düşündüm, artısıyla eksisiyle, eğrisiyle doğrusuyla..
Ancak şunu da biliyorum ki çocuğun annesiyle birlikte doyasıya geçirdiği zamanlar o çocuğun ileriki yaşantısını, duygularını, karakterini her şeyini etkiliyor. Bir annenin yerinin evladının yanı olduğunu, ağladığında ilk görmek istediği kişinin annesi olduğunu da biliyorum. Yaptığı bir etkinliği ilk annesine göstermek istediğini, annesinin sıcacık sesinden masallar duymak istediğini, başkalarının yanında aklı başında davranırken annesine naz yapmak istediğini de biliyorum. Annesine doyamadığı için gece uykuya geçiş süresini uzattığını, uyandığında annesini göremeyeceği için uzun süre uyanmak istemediğini de biliyorum. Bir aileyi çekip çeviren kişinin anne olduğunu da biliyorum. Eşin de yeri geldiğinde bir çocuk gibi ilgiye muhtaç olduğunu da biliyorum. Eve girdiklerinde annenin pişirmiş olduğu yemek kokusunun evde oluşturduğu huzurlu ortamı anımsattığını da biliyorum.
Şunu söyleyeyim ki verdiğim bu kararla üzerimden büyük bir yük kalktı sanki, tüy gibi hafiflediğimi hissediyorum. Rabbimin bana hayırlı kapılar açacağını, fıtratıma uygun bir şeyler yapacağımı hissediyorum. Bunun için çok kişiyle istişareler yaptım. Ailemin ve arkadaşlarımın fikirleri de çok önemliydi benim için. Herkes kendine göre haklı fikirlerini söyledi. Ama en önemlisi de benim düşüncelerim, yaşadıklarım ve hissettiklerimdi. Ona göre bir karar verdim.
"İşten ayrılınca ne yapacaksın? Evde mi oturacaksın?" diye sorulan garip sorular da olmadı değil. Bir bayanın evde oturması, çocuğuyla ilgilenmesi ve evinin hanımı olması kadar normal bir durum yok ki... Ancak günümüz şartları o kadar değişti ki çalışmak, olmazsa olmaz şartlardan biri halini aldı. Ne yapacağım bilemiyorum şimdilik. Öncelikle kızıma doymak istiyorum. Kafamda planladığım bazı düşünceler var. Şu an için hayal noktasında sadece. Umarım bir gün gerçekleşir diye umut ediyorum. İçimin rahatlığı verdiğim bu kararın hayırlı olduğunu hissettiriyor bana. Bu yazıyı okuyanlar ne olursunuz dua edin, iş hayatımın sonu hayırlı başlangıçlara vesile olur inşallah.