3 Kasım 2023 Cuma

Boykot İmanımızın Derecesini Gösterir

 


En son yazdığım
buradaki yazımda marka ürünleri almanın bizlere kalite katmadığından, aksine karakterimizde olumsuz yönelimler oluşturuyorsa vazgeçmemiz gerektiğinden ve bunun ekonomik olarak da bizlere olumlu geri dönüşümü olacağından bahsetmiştim. Ancak şu günlerde öyle bir noktaya geldik ki müslümanlara karşı savaşan ülkelerin marka ürünlerini almak artık İMAN meselesi haline geldi. Bazılarının hoşuna gitmese de durum böyledir. Allahu Teâla, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:


“Allah, sizi ancak, sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”(Mümtehine 9)


Peygamber Efendimiz (sav) de şöyle buyuruyor:


“Üç mescidinden biri esir olan bir ümmet, ümmetlik şuurunun bulunduğunu iddia etmesin.”


Gazze’de yaşanılan olaylar ikili devletler arasında oluşan bir toprak davasından ibaret değil. O topraklarda Filistinliler olsa da olmasa da o topraklar biz müslümanlar için önemli. Oraların “etrafı mübarek kılınmış” Allah’ın kelamıyla. Orada Mescid-i Aksa var ve şu anda tutsak altında… Bu tutsaklığa vereceğimiz tepki bizim imanımızın derecesini gösterir. Ümmetlik şuurumuzu gösterir. Tevhid mücadelemizi gösterir. Akideye bağlılığımızı gösterir. 


Alacağımız her bir boykot ürünü müslüman kardeşlerimize atılacak bir bomba olarak geri dönecek. Ölen bebeklere üzülürken çiğnediğimiz sakızın bile o vahşilere kâr olarak geri döndüğünün farkında mıyız? O pis mahlukların başındaki adam sözde Tevrat ayetini okuyarak “kadınları, bebekleri, emzirenleri, vs. vurun” diyor. Ve bunu uygularken ayetin Allah’tan geldiğine o kadar emin ki… Onlar sonradan bozulmuş ve değiştirilmiş Tevrat ayetlerine bu kadar iman ederken, biz Allah kelamı olduğuna şeksiz şüphesiz inandığımız Kur’an ayetleriyle amel etmeye ne zaman başlayacağız?


Bir kötülük gördüğümüzde ilk yapmamız gereken şey elimizle müdahale etmek Allah Rasulü (sav)’nün ifadesiyle. O’nun yolunda olmak istiyor ve zalimlerden olmak istemiyorsak elimizi o ürünlere uzatmayalım ve yerli olanlara yönelelim inşallah…


Foto: imanveihsan.com 


19 Eylül 2023 Salı

Alışkanlıkları Değiştirme Zamanı : Markalar Markamız Olmasın

 




Yazar Ayşe Kulin’in şöyle bir videosuyla karşılaştım:


“Değer markayla, çantayla, logoyla değildir. Bunlar size değer katmıyor, siz kendiniz değerli olun.”


Son yıllarda tüm dünyada doğal afetler, iklim değişikliğine bağlı olumsuzluklar, kuraklık, topraklarda bereketsizlik, gıda krizi gibi durumlar yaşanıyor. Bunun üzerine ekonomik sıkıntılar da eklenince her şey üst üste geliyor. Nitekim fazla para harcamaya ve rahat yaşamaya alışkın olanlar dar boğaza girip işin içinden çıkamıyor, maddi-manevi kayıp yaşıyorlar. Bu sebeple bazı alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerektiği düşüncesindeyim. Marka tutkunluğu da bunlardan birisi olabilir…


Problem olan markalı ürün kullanmak değil, markaların bizi kendine esir etmesidir. Sadece markalı ürünler iyidir anlayışı, markasız ürün kullanmanın kendimizi ezik hissettirmesi, logo göstermenin koltuklarımızı kabartması, ikinci el ürün giyenleri küçümsememiz, vs.


Şu açıklamayı da yapmam gerekir ki kaliteyi markadan ayrı tutuyorum. Bazı markaların ürünleri sağlık açısından, konfor açısından, kullanım açısından daha fonksiyoneldir ve tercih edilir. Ancak aynı kalitede başka ürünle kıyaslandığında sadece o markayı alacağız diye fahiş fiyatlar ödemeye gerek olmadığını söylemek istiyorum. Ben de önceden markalı ürünlerin her zaman kaliteli olduğunu düşünürdüm ancak yaşadığım tecrübeler böyle olmadığını gösterdi. Bu sebeple markalar olmazsa olmazımız olmamalıdır.


Bir aile düşünelim… Çocuğuna her zaman pahalı bir markanın ürününü alıyor. Onun dışında kalanları kalitesizlikle nitelendiriyor ve bunu çocuğun yanında sürekli dile getiriyor. Sonrasında o marka artık çocuğun markası, olmazsa olmazı oluyor. Ama aile çocuğun gelecekte ekonomik olarak kendine yetip yetmeyeceğini düşünemiyor. Kendilerinin çocuğuna sunduğu konfora ileride sahip olup olamayacağını düşünemiyor. 


Sonra ne mi oluyor? O çocuk yetişkin olduğu zaman maddi durumu iyi olmasa da, vazgeçemediği markalı ürüne kavuşmak için çalışıyor. Belki çocuklarının rızkını o markaya yatırıyor. 


Bu şekilde büyütülen bir kız çocuğu da babasının kendisine sunduğu konforu eşinden de bekliyor. Onu sıkıntıya sokuyor ve belki de borç bataklığına bile sürükleyebiliyor.


İlber Ortaylı “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” isimli kitabında şöyle diyor:


“Çocukların yokluğu, zorluğu, mahrumiyeti bilmesi lazım. Bunu ona siz göstereceksiniz. Çocuğunuzu gelecekteki zorluklara göre yetiştirin!”


Tanıdığımız bir aile vardı. Konforlu bir hayatları olmasına rağmen israf ve marka tutkunluğu yüzünden iflasın eşiğine gelmişlerdi. Ancak buna rağmen marka tutkunluğundan vazgeçemiyorlardı. Başkalarına kaliteli gözükme uğruna borç batağında olmayı göze almışlardı.


Kızıma bir markanın ayakkabısını almıştık. Nasıl bir önem arz ediyormuş ki okulda kaç kişi yanına gelip hayırlı olsun demiş. Hatta o ayakkabıyı çok isteyen bir arkadaşı da uzun süre kızımla konuşmamış. Bu durumu öğrenince tehlikenin bizim ailemize de girdiğini anladım. Altı ay sonra o pahalı ayakkabı yırtıldı. Bunu aldığımız mağazaya bildirince parasını geri ödemişlerdi. (Markalı ürünlerin bu güzelliği de var tabii)


İki farklı kahve dükkanının birinin önü boş, diğerinde sıra bekleyen birçok genç var. O kahve bardağıyla fotoğraf çektirmek kalite ibaresi çünkü…


Bu durumlar üzücü gerçekten. Hem maddi hem de manevi olarak bizlere zarar veriyor. Eğer bu hastalığa tutulmuşsak kendimize “dur” diyebilmemiz lazım. Öyle bir durum oluşturmalıyız ki bizi değerli kılan markamız değil karakterimiz olmalı… Eğer içimizde bahsettiklerimden kaynaklanan gurur, kibir ve kendini beğenme gibi hastalıklar baş gösterdiyse nefsimizi terbiye etmeye de başlamamız gerekir. Duralım, kendimizi dinleyelim ve harekete geçelim inşallah…




Foto: habererk.com 

28 Ağustos 2023 Pazartesi

Zeynep Olmak Demek

 


Bu aralar hangi kitabın sayfasını kaldırsam karşıma aynı konu çıkıyor… Sabır… Yakın zamanda okuduğum Nurdan Damla’nın “Sabır ve Vefa Timsali Hz. Zeynep” kitabı beni peygamber iklimine götürdü. Hayatı sabır içerisinde geçmiş peygamber çiçeğinin yerine koydum kendimi… İslam uğruna çektiklerini okuyunca hüzünlendim. Durdum ve düşündüm…


Onun yerinde olmak demek, Rasulullah’ın kızı olmak, Hatice’nin gülü olmak demekti. Terbiyenin en güzelini Resulullah’tan, nasihatlerin en nurlusunu Hz. Hatice’den almak demekti. Zeynep’in yerinde olmak demek, sükûnetle susmak, edeple konuşmak demekti. 


Onun yerinde olmak, babası gibi “el-Emîn” lakaplı birine (Ebu’l As) eş olmak ve ona aşkla bağlanmak demekti. Eşini sadece nefsi için sevmemek, huzuru ve sadakati evinin baş köşesine koymak demekti. Kibarlığı, nezaketi, asaleti, edebi, güzel sözü kendine libas yapmak ve eşini de bu özelliklerle kendine aşık etmek demekti. Zeynep olmak demek, yuvasında İslamiyeti tek başına yaşamak, gururundan ödün vermeyen putperest bir eşe karşı bile hoşgörülü olmak demekti. “Dinde zorlama yoktur” ayetini hayatına nakış nakış işlemek demekti. 


Zeynep olmak demek, Şib-i Ebî Talib muhasarasını uzaktan gözü yaşlı izlemek, açlıktan ağlayan bebekleri susturamamak, anne-babasının sıkıntılarına derman olamamak ve sonunda annesini ahirete yolculamak demekti. 


Zeynep olmak demek, eşiyle babası arasında kalmak demekti. Nurdan Damla’nın ifadeleriyle, “Bir yanda peygamber, önderi, atası, babası. Öte yanda gönül yoldaşı, hayat arkadaşı ve evinin erkeği… İki uçurum, iki vadi, iki yol… Cennet ile cehennem… Nefes ile ruh… Kalp ile akıl…” (Sabır ve Vefa Timsali Hz. Zeynep, Nurdan Damla) 


Böyle bir durumda Zeynep olmak, sabır terbiyesini annesinden şu nasihatle almak demekti:


“İnsanı kazanmak zor, kaybetmek ise çok kolaydır kızım. Sakın kederlenme. Sabırlı ol ve Allah’ına dayan. Bak O, sana ne kapılar açacak. Sabrı bilen kullar için sabır sarayları kurulacak Zeynebim. Buna dair Rabbimizin vaadi var. Hem unutma ki sabır, kupkuru bir suskunluk değildir. Sabır, derdin içindeyken onu verene şükürle yönelebilmektir.” (Sabır ve Vefa Timsali Hz. Zeynep, Nurdan Damla, s.101)


Zeynep olmak demek, müslümanların Medine’ye hicret ettiği zamanda Mekke’de tek başına kalmak, müşriklerle sükûnetle mücadele etmek demekti. Müslüman bir hanımın küfür içinde olan biriyle evliliğinin haram olmasına dair ayet geldikten sonra çok sevdiği eşinden ayrı kalmak demekti. Hicret esnasında sıkıntılar çekmek, bebeğini kaybetmek ve iki gözünün nuru babasının (sav) şu müjdesine mazhar olmak demekti:


“Şüphesiz ben cennet kapısında durup girmemekte ısrar eden bir düşük çocuğa varıncaya kadar diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim.” (Sabır ve Vefa Timsali Hz. Zeynep, Nurdan Damla, s.214)


Zeynep olmak demek, sabrının selamete ve eşinin hidayete erdiğine şahit olmak demekti. İslam terbiyesinde olan mutlu yuvaya kavuşmak ve ardında nur yüzlü iki evlat bırakmak demekti.



15 Ağustos 2023 Salı

Dedikodu Kokusu

 


Bu kokuyu bir kere hissettiğimi hatırlıyorum. Nasıl bir şey olduğunu az çok tahmin edersiniz. Sizin olmadığınız bir ortamda hakkınızda nahoş sözler konuşulmuştur. Siz de aniden oraya girmişsinizdir. Seslerin birden kesildiğini, yüz ifadelerinin değiştiğini ve sahte gülümsemelerin ortaya çıktığını görürsünüz. “Hoş geldin” denildikten sonra sorulan hal hatıra verecek cevabı şöyle bir düşünürsünüz. Sonrasında ise yapılan en önemli faaliyet baş gösterir : Orada olmayan bir başkasını çekiştirme... 

O pis kokuyu tekrar hissedersiniz kanlı-canlı şahit olarak… O zaman anlarsınız ki “Benim yanımda başkasını çekiştiren, ben yokken de beni çekiştirebilir.” Bu arada müslüman ahlakına yakışan şey, kişileri susturabilmektir. Yapabilene ne mutlu… Aksi taktirde lafları köpürterek konuşmak, kişileri dalgaya alarak eğlenmek ve bundan mutlu olmak bize yakışmaz. Ama yapmıyor muyuz? Yapıyoruz maalesef… Bu faaliyetten aklanmak için, “Ben açık sözlüyüm, yanımda olsa yüzüne de söylerim” lafının arkasına sığınmak ise kurtuluş değildir. 


Gelelim meselenin hakikatine… 


Benim hakkımda konuşulan olumsuz bir şey beni üzerse buna dedikodu denir ve büyük bir kul hakkıdır. Eğer olumsuz olan şey yüzüme söylendiğinde kalbim kırılıyorsa bu da Kabe’yi yıkmakla eşdeğerdir. Af-fe-di-le-mez!


Ne acıdır ki, bu durum içinden çıkamadığımız bir sarmal… Kurtulmak için çare aramalıyız. Dedikodu yapmak yada dinlemek kalbimizi acıtmalı… Susabilmeliyiz… Susturabilmeliyiz… Farklı konu açabilmeliyiz… Hiç olmazsa mekanı terk edebilmeliyiz… Bu ağa hiç düşmemek için ise gönlü güzel insanlarla bağ kurabiliriz…


Aksi taktirde muhabbetin sadece gıybetten oluşacağı inancı hayat felsefemiz olur. Bu konuda Rabbimizin şöyle bir uyarısı var bize:


“Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”

(Hucurât Sûresi 12)


Rabbim idrak edenlerden eylesin…



Foto: istockphoto.com 

7 Ağustos 2023 Pazartesi

Hazırlıksız Yakalanmak


Birkaç gün önce annemin bir komşusunu kaybettik. Küçüklüğümde annemden Kur’an öğrenmeye gelirdi. İslama sonradan ısınmış ve hayatını değiştirmişti. Yakın bir akrabamızı kaybetmiş gibi üzüldüm. Beklenmedik, âni ölümler gerçekten çok zor… Bu dünyada bıraktıkları sadece birkaç şeyden ibaret. Ardından söylenen güzel sözler, yaptığı iyilikler ve ibadetleri…


Cenazede çoğu kişi hepimizin böyle bir gününün olacağını söylüyordu. O gün mutlaka gelecek ama ya hazırlıksız yakalanırsak ne olacak bilmiyorum. 


40 yaştan sonra öbür aleme daha bir yakın hissediyor insan kendini. Yaptıkları, yapamadıkları, yapmak istedikleri dolaşıp duruyor insanın kafasında. İbadetleri ziyadeleştirmek, ilmin zekatını vermek, hayır faaliyetlerinde bulunmak, çevreye karşı daha duyarlı olmak, yetimin başını okşamak, ana babaya iyilik yapmak, kalp kırmamak, Ben’likten Allah’a sığınmak, her daim hakkı ve sabrı tavsiye etmek, vs. Yapılacaklar çoğaldıkça çoğalıyor. Ancak bunları yapacak zamanımız olmayabilir. Birdenbire her şeyi burada bırakıp gidebiliriz. Sonrasında ahlanıp vahlanmanın hiçbir çaresi olmaz. 


Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor:


“İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu 3 şey bundan müstesnâdır: Sadaka-i câriye, istifâde edilen ilim, kendisine duâ eden hayırlı evlât.” (Müslim, Vasiyyet, 14)


Hayatımızda bu üç şeyi tesis etmek için vakit kaybetmeden bir yerden başlamak lazım. Rabbim yardımcımız olsun. Hem bu âlemde hem de öte âlemde…


Foto ve hadis: islamveihsan.com 

23 Haziran 2023 Cuma

O (sav)’nun Zamanında Yaşama Düşüncesi

 


Peygamberimiz (sav) bizim canımız, cananımız… Yolumuz O’nun yoluna feda olsun… O’nu o kadar çok severiz ki, “Keşke O’nun zamanında yaşamış olsaydık” diye bir düşünce geçer içimizden bazen. Acaba O’nun zamanında yaşasaydık hangi tarafta olurduk? Haydi gidelim o zamanlara… Mekke ve Medine günlerine…


İslamiyetin ilk günleri… “La ilahe illallah” diyenler işkenceler altında… Maddi durumu iyi olanlar ve himayesi olanlar biraz daha rahat. Ama ne kadar rahat Hz. Ebûbekir’den öğreniyoruz. O büyük sahabi Mekke’nin ileri gelenlerinden, yönetimde söz sahibi olanlardan, okuma yazma bilenlerden, şairlerden, zenginlerden, kısacası hatırı sayılır kişilerden… Ancak o bile bu işkencelerden payını alıyor. Mekke’nin kötüleri Peygamberimiz (sav)’i ortalarına alıp hakaret ederlerken Hz. Ebubekir gelip “Rabbim Allah’tır dediği için birini mi öldüreceksiniz?” deyince, o kötüler bu sefer Hz. Ebubekir’i bayıltana kadar dövüyorlar. Uyandığı zaman ilk sorduğu şey “Rasulallah nasıl?” oluyor.


Şimdi kendimizi bugünlerde hayal edelim. Acaba hangi birimiz katlanabilirdik o sıkıntılara? 


Halimiz vaktimiz yerinde, bir elimiz yağda, bir elimiz balda bir hayatımız varken Allah’ın Rasûlü olduğunu söyleyen Biri (sav) çıkıyor ve O’na inanmamızı istiyor. Acaba biz Hz. Ebubekir gibi hayatımızı kolaylıkla değiştirebilir miydik?


Yada ailemize çok bağlı olduğumuzu varsayalım. Ailemizin savunmadığı bir dini, onları karşımıza alma uğruna, evimizden kovulma uğruna savunabilir miydik Ebû Ubeyde gibi? Peki Bedir’de babamıza karşı savaşabilir miydik? Yoksa “benim ailemin dediği her zaman doğrudur” deyip islamı boş mu verirdik?


Sokakta gezerken bir bakanı kendimize bir daha baktıran, birbirinden güzel kıyafetlerle herkesin gözünü alan lüks içinde bir yaşantımız varken, bu hayatı elimizin tersiyle itip “Senin yanındayım Ya Rasûlullah” diyebilir miydik Mus’ab b. Umeyr gibi? Yoksa “bu dünyaya bir daha mı geleceğim” deyip o güzeller güzeline arkamızı dönüp gider miydik?


Ebû Cehil gibi islama ateş püsküren bir amcamız varken, evimizde sürekli islam karşıtı konular konuşulup, Peygamberimizle ilgili kötü planlar yapılırken biz bunlara kulak asmayıp gerçeği öğrenmek için acaba Rasulullah’ın kapısına gider miydik? Sonrasında evimizi İslamiyete açıp Daru’l Erkam yapabilir miydik Erkam b. Ebu’l Erkam gibi? Yoksa “Mekke’nin liderlerinden olan amcamın dediği doğrudur” deyip Rasulullah’a düşmanlık mı beslerdik?


Köle olsaydık mesela… İnsan yerine konulmadığımız bir zamanda, islamı kabul ettiğimiz anda başımıza gelecek türlü işkenceleri tahmin ettiğimiz halde iman ettiğimizi haykırabilir miydik Bilal-i Habeşî gibi?


İşkenceler başladıktan sonra yerde kızgın kumlarda yatarken, üzerimizde kızgın bir kaya varken ve önümüze “buna tapacaksın” diye bir put uzatılmışken, o kara yüzlü insanlara “Allah birdir” diyebilir miydik o büyük sahabi gibi?


Sevdiğimiz topraklarımızı islam için terk edebilir miydik? Mallarımıza, evimize el konulmasına göz yumabilir miydik? Tüm mal varlığımızı Hz. Hatice gibi, Hz. Ebubekir gibi islam için harcayabilir miydik? 


Onlar hayatlarını adadılar islama. Biz ise yapmamız gereken sorumlulukları dahi yapmazken “keşke o zamanda yaşasaydık” diyoruz. O zamanda yaşayıp da Ebû Leheb gibi olsaydık ne olurdu sonumuz? Bunu Tebbet sûresine soralım…


Atalarımızın dinine karşı çıkan müslümanlara işkence yapan pozisyonda da olabilirdik Ebû Cehil gibi, Umeyye b. Halef gibi, As b. Vail gibi…


Bedir’de münafıklara uyup geri dönenlerin safında da olabilirdik.


Efendimiz (sav)’in bedduasına muhatap da olabilirdik. 


O sebeple bu zamanda yaşadığımıza şükredelim. Müslüman olarak doğduk elhamdülillah ve O (sav)’nu canımızdan çok seviyoruz. Kardeşiyiz biz o güzeller güzelinin. Şöyle ki…


Hayatının sonlarına doğru Peygamber Efendimiz (sav) ashabına dönerek:


“Kardeşlerimi çok özledim” deyince ashabı:


“Biz senin kardeşin değil miyiz ya Rasulallah?” diye soruyorlar. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav):


“Siz benim ashabımsınız. Onlar beni görmedikleri halde bana iman ettiler. Sesimi işitmedikleri halde davetime koştular. Benimle aynı zemini paylaşmadıkları halde sanki ben içlerinde yaşıyormuşum gibi benimle beraber yaşadılar.”


Ve sonunda bize şöyle bir dua ediyor Allah Rasulü (sav):


“Allahım! Beni görmedikleri halde bana iman eden iman kardeşlerimin yaptıkları BİR İYİLİĞİ ON KATIYLA SEVAPLANDIR.”


Sahabe de “amin” diyor.


Bu duanın muhatabı olmaya özen gösterip hayatımızı O’nun yoluna adamak için uğraşanlardan olabiliriz inşallah…



Not: Muhammed Emin Yıldırım hocanın sohbetlerinden alıntılar yapılmıştır.

Foto: istockphoto.com 


14 Haziran 2023 Çarşamba

Şahit Olduklarım ve Ben

 


Bir gün yüzü olmayan bir insana şahit oldum. Yüzsüz diyorlar sanırım bu kişilere… Hatalarının hayasını geçtiğini anladığım için konuşma gereği bile duymadım. 


Bir zaman sonra gururlu bir insanla karşılaştım. Etrafındaki insanları bir nokta gibi gören, dünyanın sadece kendi etrafında döndüğünü zanneden, sadece kendi söylemlerinin doğru olduğuna inanan biri… Böyle bir kişinin yanında sessiz kalmanın en doğru şey olduğunu düşündüm.


Başka bir gün ise, arkadaşının yüzüne çok iyi davrandığı halde arkadan bir düşman edasıyla konuşan birini tanıdım. Diyecek bir şey bulamadım. 


Gün geldi, doğup büyüdüğü toprakları küçümseyecek kadar burnunun havalarda olduğu, sonradan görme zenginler tanıdım. Estetikli burunlarını ön plana koyarak çektikleri fotoğraflarına bakakaldım sadece…


En acı olan ise bir babaya olan şahitliğimdi… İşini halletmek için o anda yalan söylemesi gerekirken söylemeyen çocuğuna ateş püsküren bir baba… Sonra çocuğuna baktım… İçinde biriktirdiği öfkenin kaynağını farkettim. Onu anlamaya çalıştım…


Başka bir gün bir hocaya şahit oldum. Şahit olduklarımı söylemek bile içimden gelmiyor. Amacı Allah’ın dinini dünyaya yaymak olan biri hakkında konuşmak bana düşmez dedim kendi kendime…


Dünya bu şekilde dönüp giderken çok güzel insanlarla da karşılaştım elhamdülillah. Mesela, ağzı dualı yaşlılar, verdiği borcu helal eden zenginler, haline şükreden, kalbini sadece Allah’a dayayan fakirler, yedirmeyi seven kerim kişiler, her hafta düzenli hasta ziyareti yapan aileler, sıla-ı rahimi önemseyen babalar, kendisinin olmasa bile başkasının mutluluğundan mutlu olan kardeşler, ütü yaparken bile hadis ezberi yapan mü’mineler, sabah namazında okuyabilmek için Yasin sûresini ezberlemeye çalışan saliha hanımlar, kendinden küçükleri arayıp hal hatır soran nene ve dedeler, komşusu açken tok yatamayanlar, faize hiç bulaşmayanlar, başkasının hidayeti için çırpınanlar…


Bu son yazdıklarımdan sonra içim rahatladı. Bir oh çektim. Sonra da dönüp şöyle bir kendime baktım. İyileştirmem gereken huylarım varken etrafla çok ilgilenmemem gerektiğini farkettim. Bu farkındalığımı sürdürebilirim inşallah…


Foto: pixabay.com

11 Haziran 2023 Pazar

Put Kırmaya Var mısınız?


Peygamber Efendimiz (sav) Mekke’yi fethettiği zaman Kabe’nin içinde ve dışında olan putları kırarak Kabe’yi putlardan temizlemişti. Mekke dışında bulunan üç büyük putu kırmaları için de üç büyük sahabiyi görevlendirmişti. (Halit b. Velid’i Uzza putunu, Amr b. As’ı Suva putunu, ensardan olan Said b. Zeyd’i  Medineliler’in büyük putu olan Menat putunu kırdı.)

Onlar bu putları kırarlarken “la ilahe illallah”a gönülden iman ediyorlardı. “La ilahe” ile “kalbimizde artık put yok” sözünü ikrar ederken,  “illallah” ile “yalnızca Allah vardır” cümlesini iliklerine kadar hissediyorlardı. O sebeple “la ilahe illallah” cümlesi zikirlerin en efdaliydi Rasulullah (sav)’ın söylemiyle… Bu sözü söyleyene cennet garantisi vardı. Ama Ebû Cehil ve diğerleri bunu kolaylıkla söyleyemiyorlardı. Çünkü söyleyen kişi bu sözün hakkını vermeliydi, hayatını değiştirmeliydi, putları tamamen reddederek iman etmeliydi.


Biz ise “la ilahe illallah” zikirlerinin çatısı altında doğduk elhamdulillah. Anne karnındayken belki duyduk o sesi... Doğduktan sonra kulağımıza o ses söylendi. Namazlarda tekrarladık defalarca… Ama anlamını tam kavrayabildik mi acaba? Yani biz kendi içimizdeki putları kırabildik mi? Yoksa daha fazla put mu ürettik kendimize?


İsmet Özel, Üç Zor Mesele isimli kitabında şöyle diyor:


“Modern zamanda ateizmin gerçek yüzünü putperestlik şeklinde görmek mümkün olmuştur. İnsanlar artık aya, güneşe, Lât ve Menât putuna tapmıyorlar ama devlet adamlarına, piyasaya, makinalara, teşkilatlara, teorilere tapıyorlar.”


Biraz dikkat edersek ne kadar çok şeyi putlaştırdığımızı, Allah’a kul-köle olmamız gereken yerde nelere kul-köle olduğumuzu bulabiliriz.


Nefsimize şöyle bir soralım: Hayatta en fazla önem verdiğimiz şey nedir?


Kimimiz para diyecektir, kimimiz makam-mevki, şan-şöhret… Bir diğeri bilgi diyecektir, öbürü akademik kariyer… Biri fiziki güzellik diyecektir, diğeri soy-sopa, ana-baba ve çocuğa bağlılık…. Biri hayatını “el ne der” anlayışıyla yaşamak diyecektir, diğeri “sadece ben”…


Bu saydıklarım ve sayamadıklarım eğer Allah’ın rızasının önüne geçiyorsa maalesef putlarımız oluşmaya başlamış demektir. Yani para, şan-şöhret, güzelliğe bağlılık, el ne der anlayışı vs. şeyler put olmuştur. Düşünebiliyor musunuz çocuğumuzu ve ana babamızı putlaştırdığımızı? Bunlar dışında, temizliğe adadığımız evimiz, uğruna kendimizi kaybettiğimiz futbol, “her şeyin doğrusunu o bilir” diye yücelttiğimiz devlet adamları ve bağlandığımız ideolojiler de put olmuştur.


Burada bize düşen putlardan nefsimizi arındırmak olmalıdır. Belki de, Efendimiz (sav)’in putları kırarken söylediği “Hak geldi, batıl zail oldu. Batıl zail olmaya mahkumdur. (İsra, 81)” ayetini orjinalinden günde birkaç defa tekrarlamak kalbimizdeki putları kırmamızı kolaylaştırır. Ne diyeyim, denemekte fayda var…


Foto: istock.com 


26 Mayıs 2023 Cuma

İsrafı Kur’an ve Sünnetle İlişkilendirmeyi Unuttuk mu?

 


Allahu Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de:


“Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz. Çünkü O, israf edenleri sevmez.” (A’raf, 31) buyurmuştur. 


Peygamber Efendimiz (sav) de bir hadis-i şerifinde:


“Bir nehrin kenarında abdest alsanız bile suyu israf etmeyiniz.” buyurmuştur.


Eskiden beri büyüklerimiz bize boş yanan lambaları söndürmemizi, suyu boşa harcamamızı, erken yatıp erken kalkmamızı öğütleyip dururlar. Bu öğütlerin ardında aslında su, elektrik ve zaman israfının önüne geçmek vardır. Ancak biz insanlar bu öğütleri hep parayla yada otoriteyle ilişkilendirdik. Yani fazla fatura ödememek için suyu az harcadık, bir büyüğümüz bir şey demesin diye lambaları söndürdük yada iş verenin gözüne girmek için tasarruf ettik.


Bir akraba ziyaretine gitmiştik. Tuvalet musluğunun boşuna aktığını görünce ev sahibine söyledim. “Ha, önemli değil. O suya para vermiyoruz zaten” dedi. O zaman anladım ki “Para verilmeyen yerde israf helalmiş (!)”. 


Başka bir yerde, bir Kur’an toplantısı vardı. Sonunda yemek verildi. Mutfağı toplayan ablalar hiç ellenilmeyen tabaklardaki yiyecekleri çöpe döktüler. Bunu yapan kişiler de kendilerini “titiz” ilan eden kişilerdi. O zaman anladım ki “On kişinin doyacağı yemeği çöpe dökmek temiz olmakla doğru orantılıymış (!).


Başka bir gün kovayla banyo yapan birinin yadırgandığını gördüm. Zamane şartlarında duşu akıtarak banyo yapmak varken eski usül kovalara ne hacet değil mi?


Başka bir yerde ucuzluk vardı. Sırf bu sebeple ihtiyacım ve tarzım olmayan kıyafetten almıştım. Hatta bir-iki sefer giyindim ve birine verdim. Halbuki o aldığımı kendim için değil hediye etmek için alsaydım çok daha makbule geçerdi.


Çok ilginç olan şu bilgiyi de sonradan öğrendim. Tabakta yemek bırakmak ilericilik, tabağını temizlemek de gericilikmiş. O zaman anladım ki, bu sebeple filmlerde yemekler hep tabakta bırakılıyor ve böylece insanlar üzerinde algı oluşturulmak isteniyormuş. Halbuki küçüklüğümde bir teyzeden şöyle duymuştum: “Tabaktaki her pirinç tanesi ‘la ilahe illallah’ der. O sebeple tabakta pirinç bırakmamak gerek!” 


Çelişkiler… çelişkiler…


Bu sayılanların bazen israf olduğunu farketmiyoruz yada boş veriyoruz. Halbuki abdest alırken musluktan akıttığımız incecik suyla da abdest oluyor. Ketıl kullanarak ısıttığımız su ocakta da aynı zamanda ısınıyor. Bir yeri silmek için bir parça havlu kağıt da yeterli olabiliyor. Çöpe gidecek yemekle sokak hayvanları doyabiliyor. Tabağımızı sünnetlemek ise Peygamber (sav)’den geliyor.


Şu ayet bizi kendimize getirmeli:


“Çünkü saçıp savuranlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür.” (İsra, 27)


İsrafı parayla yada otoriteyle ilişkilendirmek yerine Kur’an ve sünnetle ilişkilendirirsek daha doğru bir iş yapmış oluruz. Belki o zaman boş yere akıtmadığımız sudan dolayı sevap hanemiz kabaracak, kim bilir… 


Foto: pixabay.com 




21 Mayıs 2023 Pazar

Para Para Para


“Gariptir insanoğlu neler yaratmış 

Yarattığı her bugün dünü aratmış 

Aklı ile herşeyin sırrını bulmuş 

Kendi yarattığı putun kölesi olmuş 


Para, para, para 

Varlığı bir dert yokluğu yara”


Bu şarkıyı bilmeyenimiz yoktur. Ama sözlerine bu denli dikkat ettik mi bilmiyorum. Nitekim dilimizden çıkan sözler aklı, akıl kalbi, kalp de ruhu etkilemeye başlıyor ve artık o sözler hayat felsefemiz oluyor. Bazen putumuz oluyor. Ve bugün bizim dilimizde hep aynı şey konuşuluyor. Para para para…


  • Üniversitede bölüm seçerken para getiren meslek hangisiyse öncelikle onu düşünmüyor muyuz? 
  • Para için çalışmıyor muyuz?
  • Bir yerlere gelip mevkimizi yükseltmek ve çok para kazanmak için sosyal çevremizi genişletip o sebeple arkadaşlık yapmıyor muyuz? 
  • Zengin bir eşe sahip olmak, eğitimli olmaktan daha önemli değil mi?
  • Para kazanmak için çocuklarımızı ve kendimizi sosyal medyaya kurban etmiyor muyuz?
  • Yaşlılıklarında anne babamızla ilgilendiğimiz zaman kendilerinden gelecek az miktar emekli maaşının sözünü etmiyor muyuz? Hatta bu sebeple kardeşlerimizle aramızı bozmuyor muyuz?


Tabii, para olmazsa olmaz diyenler çıkacaktır. Ben de buna katılıyorum. Geçinmek için, ihtiyaçlarımızı karşılamak için, eğlenmek için, gezmek için vs her şey için paraya ihtiyacımız var. Ancak para, hayatımızda araç olmaktan çıkıp amaç olmaya başlayınca, değerlerimizin önüne geçince ve bizi biz olmaktan çıkarınca işte orada işler değişiyor.


Mesela bir anne kızı için “Zengin bir kocaya vardın mı okumasan da olur” diyebiliyor. Yada bir baba oğluna para kazanmak için her şeyin meşru olabileceğini, yeri gelince yalana, rüşvete, faize kısacası harama başvurabileceğini yaşantısıyla gösterebiliyor.


Bir gün maddi durumu çok iyi biriyle karşılaşmıştım. Yanındaki bir öğretmene yaptığı ezici davranışı kendisi farketmese de çevredekiler farketmişlerdi. O zaman anlamıştım çoğu ailenin çocuklarına  “öğretmenlikte para yok yavrum, öğretmen olma” lafını neden dediklerini. Çünkü yeri gelince eğitim değil, para konuşuyordu.


Tanıştığım başka birinin de maddi durumu çok iyi değildi. Geçirdiği bir operasyon sonucu yanında kimse yoktu. Birçok kardeşi olmasına rağmen… Maddi durumu iyi olan başka birinin geçirdiği bir operasyonda ise ziyarete gelenler hastaneyi doldurmuşlardı. O zaman da anladım ki “Saygın biri olmanın formülü de paradan geçiyormuş.”


Başka biri ise sonradan sahip olduğu maddiyatı diğerlerinin yanında sergilemekten ve sosyal medyada paylaşmaktan hiç haya etmiyordu.


Eğer paranız çoksa, kendinizi geliştirmek, karakterinize değer katmak, konuşma üslûbunuzu düzeltmek, havalarda olan burnunuzu yere indirmek gibi özellikler ikinci, üçüncü hatta sonlarda kalabiliyor maalesef.


Diğer yandan parayla yapılan iyi şeyler de olmuyor değil.  Mesela çocuk elbiseleri satan bir sosyal medya hesabı kazancının tamamını hayr işinde kullandığını açıklamıştı. Başka bir hanım da mahalledeki yaşlıların temizlik ve yemek ihtiyacını karşılamaya adamıştı kendini. Depremzedelere yapılan yardımlara ise hepimiz şahit olduk. Emekli maaşının hepsini gönderen yaşlılar, hayvanlarını satıp gönderen çiftçiler, yıllar içinde çocukları için yaptığı yatırımın tamamını gönderen anne babalar, kumbarasındakileri  gönderen çocuklar, hac-umre parasını gönderen iyi insanlar. Böyle güzel insanların da olması biraz olsun bizi kendimize getiriyor, özümüzü hatırlatıyor.


Osmanlı zamanında da sadaka taşları olurmuş. İnsanlar ihtiyacı olan parayı alırlar, kalanını ihtiyaç sahibi kardeşine bırakırlarmış. Diğer yandan Ramazan ayında bakkallardaki veresiye defterini gizliden ödeyen hayr sahibi insanlar varmış. O zamandan bu zamana devam eden güzel hayr faaliyetleri de var çok şükür. İşte paranın amaç olmaktan çıktığı yer burası… O amaca ulaşabiliriz inşallah…