Bir gün kızımla bekleme salonunda bir masaya oturduk. Kızıma kek ve meyve suyu aldım. Yerken kek parçaları yere düşmüş, meyve suyu da masaya dökülmüştü. O sırada yerleri süpüren görevli hanımdan yeri süpürmesini ve masayı silmesini rica ettim. Hanım yeri süpürürken, “masadan biz sorumlu değiliz” dedi. Yeri süpürüp gittiğinde ise yerde hâlâ dökülmüş kek parçaları vardı.
Sonrasında markete gittim. Alacağım ürünün fiyatını göremeyince oradaki görevliye sordum. “Üzerinde yazıyordur” dedi. Göremediğimi söyledim ama oralı olmadı. Ben de öğrenemeden çıktım. Başka bir yerden aldığım gıda ürününün son kullanma tarihi geçmiş olduğu için geri götürdüğümde satıcı beni oradan almamakla suçladı. Ben de para iadesi falan istemeden bırakıp geldim.
Manava gittiğimde üzerinde “bal gibi” yazan meyveden aldım, ekşi çıktı. Pazarda ön raflarda kaliteli duran sebze meyvelerin arkasında olanlar çürük çıktı. İki kilo olarak tarttıkları meyvenin kilosu düşük çıktı. Bankada yaptırmak istediğim işlemle uğraşmak istemeyen personel umursamaz çıktı.
Bu ve buna benzer olaylarla çevrili etrafımız. Rüşvet olmadan ilerlemeyen işler, tanıdığın olmadan atanamayan görevler, eğitimini dolandırıcılıkta kullanan mühendisler, oturarak ders anlatan öğretmenler, organ mafyalarıyla çalışan doktorlar, kısacası iş ahlakını kaybeden bizler…
Rasulullah (sav)’ın “… bizden değildir.” dediği her şeyi yapar olduk.
“İnsanları aldatan bizden değildir” dedi, “aldatan” olduk.
“Emanete hıyanet eden bizden değildir” dedi, emanete sahip çıkmadık.
“Küçüğe merhamet, büyüğe hürmet etmeyen bizden değildir” dedi, merhamet ve hürmetimizi kaybettik.
“Kadın ile eşinin arasını bozan bizden değildir” dedi, bozduk. Amacımız bozmak olmasa bile fitneyle, dedikoduyla, düşüncesiz davranışlarla bozduk.
“Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir” dedi, sünneti önemsemedik.
En önemlisi de “Müslüman yalan söylemez” dedi. Yalan yere yemin bile edecek duruma geldik.
O’nun yapmayın dediği her şeyi yaptık maalesef. İş aksamış mı umursamadık. Boğazımıza giren lokma helal mi umursamadık. Bir yere geç kalıp başkalarının bizi beklemesini umursamadık. Yaptığımız dedikoduların, paylaştığımız fotoğrafların başkalarının hayatını nasıl mahvettiğini hiç umursamadık.
İlk gençlik yıllarımda bir yere gecikmemeye çok önem verirdim. Zamanında gitmem ve insanları bekletmemem gerekirdi. Ancak her zaman bekleyen ben olurdum. Uzun süre birlerini beklediğimi bilirim. Hatta geç kalanlarda öyle bir rahatlık olurdu ki erken geldiğim için kendimi suçlu hissederdim. Sonrasında ben de onlara uydum. Doğru olan bu davranışımı değiştirdim. Ben de boşverdim… Sonrasında hiçbir şeye yetişemedim. Kapıda bekleyen servise yetişemedim, toplantılara yetişemedim, davetlere yetişemedim… Ruhum bu umursamazlığa öyle alıştı ki sabah namazına dahi yetişemedim… Aslında her şey verilen sözün zamanında yerine getirilmemesiyle başlamıştı. Söz namustu, söz borçtu, söz tutulmalıydı…
Sahabeden Abdullâh bin Ebi’l-Hamsâ (r.a) şöyle anlatıyor:
“Peygamberlikten önce Resûlullâh (sav) ile bir alışveriş yapmıştım. Kendisine borçlandım, biraz beklerse hemen getireceğimi va’dederek oradan ayrıldım. Fakat verdiğim sözü unutmuşum. Üç gün sonra hatırlayıp konuştuğumuz yere geldiğimde, O’nu aynı yerde beklerken buldum. Resûlullâh (sav), yaptığım kusur karşısında beni azarlamayıp sâdece:
«–Ey delikanlı! Bana zahmet verdin, üç gündür burada seni bekliyorum.» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 82/4996)
Rabbim bizleri kendimize getirsin inşallah. İş ahlakının bozulduğu, boşvermişliklerin arttığı, faziletli davranışların unutulduğu, Allah Rasûlü’ne türlü türlü sözlerin sarfedildiği bu zamanda bile Allah nurunu tamamlamak için uğraşıyor. O nurdan bir nebze olsun bize de bir pay düşer inşallah…
Fethiye
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları
https://www.islamveihsan.com/sozlestikleri-yerde-uc-gun-bekledi.html/amp
Foto: istockphoto.com




