2 Şubat 2026 Pazartesi

“Bizden değildir” Sözlerinin Arkasında Yatanlar


Bir gün kızımla bekleme salonunda bir masaya oturduk. Kızıma kek ve meyve suyu aldım. Yerken kek parçaları yere düşmüş, meyve suyu da masaya dökülmüştü. O sırada yerleri süpüren görevli hanımdan yeri süpürmesini ve masayı silmesini rica ettim. Hanım yeri süpürürken, “masadan biz sorumlu değiliz” dedi. Yeri süpürüp gittiğinde ise yerde hâlâ dökülmüş kek parçaları vardı. 

Sonrasında markete gittim. Alacağım ürünün fiyatını göremeyince oradaki görevliye sordum. “Üzerinde yazıyordur” dedi. Göremediğimi söyledim ama oralı olmadı. Ben de öğrenemeden çıktım. Başka bir yerden aldığım gıda ürününün son kullanma tarihi geçmiş olduğu için geri götürdüğümde satıcı beni oradan almamakla suçladı. Ben de para iadesi falan istemeden bırakıp geldim.


Manava gittiğimde üzerinde “bal gibi” yazan meyveden aldım, ekşi çıktı. Pazarda ön raflarda kaliteli duran sebze meyvelerin arkasında olanlar çürük çıktı. İki kilo olarak tarttıkları meyvenin kilosu düşük çıktı. Bankada yaptırmak istediğim işlemle uğraşmak istemeyen personel umursamaz çıktı. 


Bu ve buna benzer olaylarla çevrili etrafımız. Rüşvet olmadan ilerlemeyen işler, tanıdığın olmadan atanamayan görevler, eğitimini dolandırıcılıkta kullanan mühendisler, oturarak ders anlatan öğretmenler, organ mafyalarıyla çalışan doktorlar, kısacası iş ahlakını kaybeden bizler…


Rasulullah (sav)’ın “… bizden değildir.” dediği her şeyi yapar olduk. 


“İnsanları aldatan bizden değildir” dedi, “aldatan” olduk. 

“Emanete hıyanet eden bizden değildir” dedi, emanete sahip çıkmadık.

“Küçüğe merhamet, büyüğe hürmet etmeyen bizden değildir” dedi, merhamet ve hürmetimizi kaybettik.

“Kadın ile eşinin arasını bozan bizden değildir” dedi, bozduk. Amacımız bozmak olmasa bile fitneyle, dedikoduyla, düşüncesiz davranışlarla bozduk.

“Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir” dedi, sünneti önemsemedik.

En önemlisi de “Müslüman yalan söylemez” dedi. Yalan yere yemin bile edecek duruma geldik. 


O’nun yapmayın dediği her şeyi yaptık maalesef. İş aksamış mı umursamadık. Boğazımıza giren lokma helal mi umursamadık. Bir yere geç kalıp başkalarının bizi beklemesini umursamadık. Yaptığımız dedikoduların, paylaştığımız fotoğrafların başkalarının hayatını nasıl mahvettiğini hiç umursamadık.


İlk gençlik yıllarımda bir yere gecikmemeye çok önem verirdim. Zamanında gitmem ve insanları bekletmemem gerekirdi. Ancak her zaman bekleyen ben olurdum. Uzun süre birlerini beklediğimi bilirim. Hatta geç kalanlarda öyle bir rahatlık olurdu ki erken geldiğim için kendimi suçlu hissederdim. Sonrasında ben de onlara uydum. Doğru olan bu davranışımı değiştirdim. Ben de boşverdim… Sonrasında hiçbir şeye yetişemedim. Kapıda bekleyen servise yetişemedim, toplantılara yetişemedim, davetlere yetişemedim… Ruhum bu umursamazlığa öyle alıştı ki sabah namazına dahi yetişemedim… Aslında her şey verilen sözün zamanında yerine getirilmemesiyle başlamıştı. Söz namustu, söz borçtu, söz tutulmalıydı… 


Sahabeden Abdullâh bin Ebi’l-Hamsâ (r.a) şöyle anlatıyor:


“Peygamberlikten önce Resûlullâh (sav) ile bir alışveriş yapmıştım. Kendisine borçlandım, biraz beklerse hemen getireceğimi va’dederek oradan ayrıldım. Fakat verdiğim sözü unutmuşum. Üç gün sonra hatırlayıp konuştuğumuz yere geldiğimde, O’nu aynı yerde beklerken buldum. Resûlullâh (sav), yaptığım kusur karşısında beni azarlamayıp sâdece:


«–Ey delikanlı! Bana zahmet verdin, üç gündür burada seni bekliyorum.» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 82/4996)


Rabbim bizleri kendimize getirsin inşallah. İş ahlakının bozulduğu, boşvermişliklerin arttığı, faziletli davranışların unutulduğu, Allah Rasûlü’ne türlü türlü sözlerin sarfedildiği bu zamanda bile Allah nurunu tamamlamak için uğraşıyor. O nurdan bir nebze olsun bize de bir pay düşer inşallah…


Fethiye



Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları


https://www.islamveihsan.com/sozlestikleri-yerde-uc-gun-bekledi.html/amp


Foto: istockphoto.com

25 Ocak 2026 Pazar

Ölüm… En Acı Hakikat…


Ölüm… En acı hakikat… Asıl yurdumuza yolculuk… Dünya hayatında hızla giderken frenleyişimiz… Kendimize gelişimiz… Unuttuklarımızı hatırlayışımız…


Son zamanlarda üst üste çok kayıplarla yoğunlaştık. Ölümün hakikati bir kez daha girdi hayatımıza. Bir hafta önce de eşimin yengesini kaybettik. Hastalığının başlaması, hastaneden çıkması, bakıma muhtaç olması ve dar-ı dünyadan ayrılması bir ayı bile bulmadı. Çok içimizden biri olduğu için ölümü büyük küçük hepimizi çok etkiledi. Her insanın hataları olur. Ölüm olmadığı müddetçe hatalar çok konuşulur, iyilikler ötelenir. Ama ölüm kapıyı çaldığı zaman  yapılan iyilikler gün yüzüne çıkar. Uzaktan yakından, tanıdık tanımadık baş sağlığına gelmeyen kalmadı. Memleketinden bir sürü insan akın etti.


Hastalıktan sonra eve çıkalı birkaç gün olmuştu. Eşi, kızları, oğlu, gelini etrafındalardı. Belki de birilerine muhtaç olmanın vermiş olduğu huzursuzluktan mıdır bilemem eşine “benden bezdiniz mi?” diye sormuş. O da “ben senden bezer miyim gülüm” demiş. Belki de istediği gibi onları bezdirmeden, kimseye fazla yük olmadan, çevrenin gözüne batmadan göçüp gitti bu dünyadan. Herkes şok oldu… Herkes çok üzüldü… Herkes çok ağladı… Kayınvalidemin eltisi ve arkadaşıydı. Uzun süre birlikte yaşamışlar. Hayatın zorluklarına birlikte katlanmışlar. İkisi de evlatlarını ahirete yolculamışlar. 


Misafiri çok severdi. Misafirliğe gitmeyi de… Herkes güzel anılardan bahsediyor onunla ilgili. Annesinden öksüz kalan bir kızımız küçükken onun evine rahatça girip çıktığında kendisine kızarttığı patatesten bahsetti, diğeri yeni gelin geldiği zaman ona özel verdiği hediyeden, bir diğeri hasta olduğu zaman onu teselli etmesinden, maddi durumu kısıtlı olan bir başkası eline sıkıştırdığı paradan, bir diğeri evinde ne kadar çocuk olursa olsun onlara hiç kızmamasından bahsetti… İnsan seven biriydi… Oturduğu yere taşınalı çok olmamasına rağmen bir sürü komşu edindiğine şahit olduk.


Bence kendisi iyi bir esnaftı da. Satış yaptığı bir dükkanı yoktu ama köyde yaptığı ürünleri satmakta çok hünerliydi. Çok da nasipliydi bence. Bu nasibi ardından okunanlara bile yansıdı. Daha toprağa girmeden 44 Kur’an hatmi yapıldı kendisine. Okunan Yasinler, Tebareke, Amme ve çekilen Kelime-i tevhitler de bunlardan hariç. Hâlâ da okunmaya devam ediliyor.


Eşi amca “beni hep frenlerdi” diyor. Gerçekten toparlayıcı olduğuna çok şahit oldum. Ailede birkaç kişi tartışıp ses yükselmesi olduğu zaman hemen araya girip ortamı sakinleştirmeye, durumu olumlu yönden anlatmaya çalışırdı. Kırgınlık, dargınlık olsun istemezdi. 


İşte… Bir hayat daha son buldu. Ölen yaptığı iyilik ve ibadetlerinden başka bir şey alıp götüremedi yanında. Ve bir ölüm daha bir kısmımızı kendine getirdi. Hızla giden hayatın frenine basmamızı sağladı. Bazı küsler barıştı. Söylenilen laflar şimdilik unutuldu. Tabii zaman geçecek, her şey küllenecek, dünyaya tekrar dönülecek. Umarım her şeye yeniden başlarken sükûnetimizi koruyabiliriz. Hırstan, kinden, nefretten, dedikodudan uzak kalabiliriz… Bundan emin değilim ama ümitliyim. Ümit vâr olmak boynumuzun borcu…


Dünya hayatı bir pazar yeri gibi… Hiç bir şeye çok değer atfetmeye ve bir şey için çok çırpınmaya gerek yok. Şair ne güzel söylemiş:


“Ana rahminden geldik pazara,

Bir kefen aldık döndük mezara”


Rabbim yengemizin mekanını cennet eylesin… Geride kalan ailesine sabr-ı cemil ihsan eylesin… Amin…


Fethiye 


Foto: istockphoto








28 Aralık 2025 Pazar

Acele İşe Şeytan Nasıl Karışır?



Sekine hali, bebeklik döneminde içinde bulunduğumuz endişeden uzak, huzur ve güven halidir. Zaman geçtikçe ve hayatla yoğruldukça bu durum dönüşmeye başlar. Korku, kaygı, heyecan, öfke, mutluluk, şaşkınlık vs. gibi farklı duygularla tanışırız. Bu duygular yaşam içerisinde etkileşim içinde bulunduğumuz kişilerin tavırlarından yada yaşanılan olumlu/olumsuz hatıralardan kaynaklanır. Acelecilik de fıtrattan gelen ve çevrenin etkisiyle fazlalaşan bir durumdur.


Fatma Bayram hocanın “Elmalılı Hamdi Yazır ile Kur’an Sohbetleri” kitabını okurken şu ayete rastladım:


“İnsan aceleden yaratılmıştır” (Enbiya Sûresi, 37) 

 

Peygamberimiz (sav) de “Acele şeytandandır” buyuruyor. 


Demek ki fıtratımızda var olan bu şeytani durumu köpürtmek değil üzerimizden atmaya çalışmamız daha doğru olacaktır.


Hayata atılmaya başlarken çevreden duyduğumuz “çabuk ol, acele et, çok yavaşsın, haydi haydi” şeklinde sözler bizi aceleci olmaya ve hızlanmaya iter.  Hızlandıkça bir kaç işi birden halletmeye çalışır, hepsinin altından kalkabilmek için daha da hızlanırız. Bedenimizle birlikte zihnimiz de hızlanır.

Zihin hızlandığında ise baktığımızı göremez, işittiğimizi duyamaz, tattığımızı hissedemez hale geliriz. Bu esnada hayatın tadını da kaçırmış oluruz.


Güzel bir manzaranın altında “an”ı yaşamak varken hızla çekip birilerine gönderdiğimiz fotoğraflara sıkıştırmaya çalışırız kendimizi. Bir işi aceleyle bitirmeye uğraşırken bizden yardım isteyen çocuğumuzun farkında olmayız. Hızlı hızlı kaydırarak izlediğimiz videolarda gezinirken, verimli geçireceğimiz vakitleri nasıl da ertelediğimizi düşünmeyiz. Ve maalesef, önemli(!) bir işe yetişebilmek için namazımızı da huşusuz bir şekilde çarçabuk bitiririz. Halbuki namazla ilgili İhsan Şenocak hocamızın şu sözü çok etkileyicidir:


“Mâsivadan mâveraya yürüyüş anlamına gelen huşu’ namazın ruhudur. Namazın secdesinde, rükusunda acele etme! Unutma ki gecikmesinden korktuğun her ne varsa hepsi huzurunda durduğun Rabbinin tasarrufundadır. Vakit daraldığında bir şey hızlı eda edilecekse bu namaz değil işin olsun!”


Hız ve haz çağının tam ortasında yaşarken aceleci olmamak mümkün değil gibi... Çevremizdeki her şey bizi buna itiyor. Zihin dünyamız öyle hızlı dönüyor ki yavaşlığa ve yavaş insanlara tahammül edemez hale geldik. İnternetteki videoların süreleri bile azaldı artık. Çünkü onları bile dinlemeye dayanamıyor, ya ilerleterek dinliyor yada oynatma hızını arttırıyoruz. Belki şu anda bu yazıyı bile okumaya tahammül edemiyorsunuz.


Diğer taraftan reklamlar da bizi hızlanmaya ve hızlı tüketmeye yönlendiriyor. Ürünleri satın aldıktan sonra yaşadığımız kısa mutluluk yerini doyumsuzluğa bırakıyor. Aceleci olarak yaratılan bizler ihtiyacımız olmadığı halde bir başkasını sonra diğer bir başkasını sonra diğer bir başkasını alıyoruz. Ve bunun sonu gelmiyor… Mutluluğa kavuşmayı umarken doyumsuzluk, tükenmişlik ve öfke duyguları ortaya çıkıyor.


Acele ve öfke arasında da bir bağ vardır. Rasûlullah (sav) ayrı ayrı sözlerinde acelenin ve öfkenin şeytandan olduğunu belirtmiştir. İşte bu ikisinin de şeytandan olması aralarındaki bağı kuvvetlendirir. 


Öfkeli insan kendine hakim olamayan aceleci bir insandır. Kendini tutabilen, sabırlı, öngörülü, kısacası Rabbimizin “Halîm” ismini üzerinde taşıyan insan çabuk öfkelenmez. Tıpkı Rabbimiz gibi…Cezalandırmaya gücü yettiği halde sabreden Rabb en küçük hatamızda bizi cezalandırsaydı halimiz nice olurdu? O’nun nadide kulları olan bizler de O’nun “Halîm” esmasına sığınabiliriz. Bu ismi hissederek ve öyle olmayı dileyerek tespih tespih çekebiliriz. Çektikçe sakinleşir, uysallaşır, tefekküre dalar, haklı olsak bile susabiliriz. Hatta bunun için kendimize hayret ederiz.


Sonuç olarak yazımı Kemal Sayar’ın “Yavaşla” isimli kitabındaki sözleriyle tamamlamak istiyorum:


“Telaş ve acelecilik toplumuna karşı teenni ve sükûnet toplumunu diriltmemiz gerekiyor. Sevmek için zaman ayırmak gerekir. Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız. Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz. Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.”



Fethiye 



Teenni: İlerisini düşünerek, ihtiyatlı davranarak acele etmeden iş görme, düşünceli hareket etme


https://www.lugatim.com


Foto: istockphoto

18 Aralık 2025 Perşembe

Akrabalık Bağını Koruyanlar Kazanır




Yakın zamanda umreye gitme hazırlığı yapan bir arkadaşın üzüntüsünü işittim. Mübarek topraklara gidecek olmanın verdiği heves yerine, geldikten sonra evin düzenlenmesi, hazırlık yapılması, misafir ağırlanması gibi gaileler içine girmişti. Sonra düşündüm de yaşadığımız ülkenin bir ferdi olarak hemen hemen hepimiz istemesek de bu telaşeler içerisinde bulunuyoruz. Özellikle her şeyin pür-i pak ve mükemmel olmasını isteyen bir yapımız varsa gailemiz kat be kat artıyor. Böyle durumlarda şöyle bir hayale dalıyoruz: 


“Mübarek topraklarda yaptığımız ibadetlerin hazzı ve maneviyatıyla  evimize döndüğümüzde bizi duygusal halde karşılayan yakınlarımız olsa… Onlarla hasret gidersek… Sonra evimize geçtiğimizde akrabalarımız yemekleri hazır etse… Ev bir güzel temizlenmiş olsa… Biz direkt sofraya oturup keyfimize baksak… Ertesi gün ve diğer günler de bu yemekler hepimize yetse… Nasıl olsa dünya telaşına dalacağım. En azından bundan bir müddet daha uzak kalsam…”


Böyle bir hayalin gerçekleştiği bir aileye sahibim çok şükür. Bu yazıyı yazmama vesile olan Havva yengem ve Mustafa dayım umreden geldiklerinde böyle bir ortamla karşılaştıklarında çok mutlu oldular.  Annem ve teyzemler onlar gelmeden yemek yapıp evlerine götürmüş, kızları da evi hazır edip anne babalarını karşılamak üzere havaalanına gitmişlerdi. Havva yengem mutluluğunu bana ifade ederken, geldikten sonra hasta olduklarını, yapılan yemeklerin kendilerine yaklaşık bir hafta yettiğini, böyle bir ailemiz olduğu için çok kısmetli olduğumuzu, ne kadar teşekkür etsem de bunun az olduğunu söyledi ve ailenin önemine binaen benden bir yazı yazmamı rica etti.  


Benim için de aile olmak çok önemli. Sağlıklı bir toplum sağlıklı aileden meydana gelen bireylerden oluşur. Herkes kendi çekirdek ailesinde kimsenin etlisine sütlüsüne karışmadan yaşamaya devam edebilir. Ancak biz bu dünyaya sadece kendi hayatımızı yaşamaya gelmedik. Başka hayatlara da hayat olmaya, onlara can katmaya, bağ kurmaya geldik. “Sıla-ı rahim” diye bir kavramdan bahsediyor Peygamberimiz (sav) ve diyor ki:


“Sıla-i rahim, Rahmân olan Allah’tan bir bağdır. Kim onunla irtibatını sürdürürse Allah da onunla irtibatını sürdürür; kim de onu koparırsa Allah da o kimseyle ilişkisini koparır.” (Tirmizî, Birr, 16)


Şimdi düşünelim bakalım... Sebepli yada sebepsiz akrabalarıyla küsen birçok insan var. Hatta “küs kurtul, dertlerle uğraşma” anlayışı hâkim toplumda. Peki bu küsme sonucunda akrabasıyla bağını koparan kişiyle Allah da bağını koparırsa ne olacak?Rabbiyle bağı koptuktan sonra o kişi hayatını yaşamaya devam etse ne faydası olacak?


Aile bağlarını korumak için zorlanabiliriz. İnsanları bir araya getirmek, onlar için bir şeyler yapmak külfet gelebilir. Yeri gelir alışkın olmadığımız sözlere ve tavırlara sabretmemiz gerekir, yeri gelir susmamız gerekir, yeri gelir alttan almamız gerekir. Amaç Allah’ın rızasını kazanıp insanların gönlünü hoş tutmaksa emin olun bu zorluklar hayatımıza “rahmet” olarak geri dönecektir. Belki bunu sonradan, yaşayarak göreceğiz. Belki çok istediğimiz bir hayale kavuşacağız, belki çocuklarımızdan dolayı yüzümüz gülecek, belki maddi-manevi kazançlar elde edeceğiz. Bu dünyada hiçbiri olmasa da öte alemde bizleri güzel şeylerin beklediğine inancımız tam çok şükür.


Aksi taktirde aile olarak bir araya geldiğimizde büyüklerin yanında küçüklüğümüzü bilmezsek, sürekli kendimizi savunacak tartışmalara girip hak savunuculuğu yaparsak ve üslûbumuza dikkat etmezsek bunun bize kazandıracağı hiçbir şey olmayacak. Haklı olsak bile kimse anlamayacak. 


Bu açıklamalarımdan sürekli susmak zorunda olma gerekliliği ortaya çıkmasın. Öncelikle dinî hassasiyetleri öteleyen davranışlar varsa susmak yanlıştır. Bununla birlikte diğer hususlarda üslûbumuza, ses tonumuza, tavırlarımıza ve davranışlarımıza dikkat edelim. O zaman büyükler de bizi anlar, haklı olduğunu savunduğumuz fikirlerimiz de anlaşılır, kalpler de birbirinden soğumamış olur. Unutmayalım ki kalpler soğursa aile bağları kopar. İnsanlar birbirinden yüz çevirir. Sıla-ı rahim kaybolur. Bunu gören Yaradan da insanlardan yüz çevirir. Belki de bu durumlara daha çok kadınlar sebebiyet verdiğinden Allahu Teâla “Kadınlar” ismini verdiği “Nisa” sûresinin daha ilk ayetinde bizleri sıkı sıkı şöyle uyarıyor:


“…Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının...”

(Nisa Sûresi, 1)


Rabbim tüm mü’minlerin kalplerini birbirine bağlasın ve bizleri aile ve akrabalık bağına riayet edenlerden eylesin… Amin


Fethiye


Foto: pixabay.com 

18 Kasım 2025 Salı

Biyografi: İyi Niyetli Esra Ablam




Biyografi serisinde Esra ablamı yazmazsam olmaz diye düşünüyorum. O benim küçüklüğümden büyüklüğüme hayatımdaki en önemli kişilerden… Gerçek ablam olsa o kadar olmazdı belki… İlklerim hep onunla oldu… İlkleri onda gördüm… İlkleri ondan öğrendim… Telefon rehberimin de ilk sırasında o var😉


Küçüklüğüm onunla güzelleşti. Onunla birlikte vakit geçirmek sonsuz mutluluktu benim için. Beni dinleyen, beni ben olduğum için sevenlerdendi. Sevincimizi, üzüntümüzü, korkumuzu, sevgimizi birlikte paylaşırdık. Yeni Levent’te oturdukları zaman onlara gider, birkaç gün orada kalırdık. Dönüşümüz çok hüzünlü olurdu. Ağlayarak ayrılırdık. Onlar da bize geldiklerinde aynı durum yaşanırdı. Yer yatağında birlikte yatar, gece konuşmaktan uyuyamazdık. 


Henüz okula başlamadığım zamanlarda ilkokula giderken beni okuluna götürmüştü görmem için. Okul ortamını ilk onunla tanımıştım. Arkadaşlarıyla tanıştırmıştı beni… Evi oyuncak dolu bir arkadaşının evine götürmüştü. Barbie bebeği ilk ondan öğrenmiştim, rotring kalemi, flüt çalmayı, kan kardeş olmayı, hatıra defteri tutmayı, kartpostal biriktirmeyi, dantel örmeyi, salata yapmayı, ağaca çıkmayı da ondan öğrenmiştim… Sonra lambada oynamayı, oje sürmeyi, süslenmeyi püslenmeyi… 


Esra ablam hayatının her aşamasında giyimine, kuşamına tepeden tırnağa dikkat eden bakımlı biri oldu… Dış görünüşe, güzelliğe önem verir. Renkli gözlü ve sarışınlar onun güzellik algısındadır hep. Küçüklüğümüzde Naciye teyzem ikimize farklı renkte aynı kıyafetler dikerdi. Birlikte giyinmek çok hoşuma giderdi.


Ondan bahsederken Suşehri günlerini es geçmek olmaz… Yaz geldiğinde Suşehri’ne birlikte gitmek büyük mutluluktu. Bir keresinde otobüsle giderken yol boyunca birlikte bağıra bağıra şarkılar söylemiştik. Millet bize tuhaf tuhaf bakıp susturmak istese de susmamıştık. Suşehri’ne ayak bastığımızda Rukiye teyzemin yola kadar gelip bizi karşılamasını, anneannemin sevincini, içten merdivenli dede evinin o özel kokusunu, çiçekler ve ağaçlarla donatılmış o güzel bahçeyi unutamam. Esra ablamın Tolga abimle kavga yapıp babaannesine gidişini, ertesi gün tekrar gelişini, Alper abimin bize şarkı söyletip sesimizi kaydetmesini, kuş avlamalarını, kimsenin sevmediği ahır kokusunun bana çok güzel gelişini, tıngır tıngır sallanan portatif merdivenle çatıya çıkışımızı, kuyruğunu koparan köpeği, akşam tavukları yuvalarına kışkışlamamızı,, dedemin eski tuvaletini ve daha bir çok şeyi… Benim için sadece bir yaz tatilinde yaşanan o güzel günler hatıralarımda bir anı olarak kaldı. O anılarda yanımda hep Esra ablam vardı…


Anneannemden gelen temizlik akışkanlığı Esra ablama da sirayet etmişti. O da bir temizlik tutkunu… Her gün evin giriş kısmını bir güzel yıkardı. Gizemle bana da diğer görevleri verirdi. Biz onun kadar hünerli değildik tabii. O bu işi severek yapıyordu. Bu sebeple de anneannem tarafından seviliyordu.


Esra ablamın yaptığı yemeklerin tadına doyum olmaz. Çeşit çeşit ve farklı yemekler yapmayı çok sever. Eşi ve çocuğunun midesine hitap edici çok lezzetli yemekler yapar. 


Esra ablam çok iyi niyetlidir, merhametlidir, düşüncelidir. Hatta aşırı düşüncelidir. Bence hak etmeyenleri bile düşünecek kadar iyidir. Kıskançlık nedir bilmez, hiçbir şeye haset etmez. Akrabalık ilişkilerine önem verir, insanları arayıp sorar. Kendisine karşı aynı şekilde olmayanlara gönül koysa da onları üzmemek için belli etmek istemez. 


Şu sıralar küçüklüğümüzdeki gibi çok sık görüşemiyoruz. Hayat meşgalelerimiz biraz ayrı koydu bizi. Şu anda o tam bir “süper hala”. Her zaman görüşemesek bile o her daim kalbimin bir köşesinde ayrı bir yerde... Onu çok seviyor ve ona iki cihanda mutluluklar diliyorum…


Fethiye


Foto: Esra ablamın instagram hesabından