15 Şubat 2026 Pazar

Fitne Ateşini Söndüren Var mı?

 


Yıllar önce bir gün bir kadın geldi. Bana benim hakkımda birilerinin şöyle şöyle konuştuğuna şahit olduğunu ve benim de şöyle şöyle demiş olduğumu söyledi. Zihnimi zorladım, söylemediğime emin oldum. Büyük bir tepki veremedim, sadece böyle bir şey söylemediğimi söyledim. Kadın gitti, konuştuğu kişilerle konuşmuş, yine geldi. O söylememiş, bu söylemiş; bu söylememiş o söylemiş gibi birçok laf sürüsü getirdi. Kimin ne dediği umurumda değildi. Sadece ben kendimden emindim. Ama böyle saçma sapan dedikoduların içinde olmak canımı sıkmıştı. Şu anda unuttum o lafları ve söylenenleri… Hatırımda kalan şey, bir fitne ateşi yaktıkları, beni de ortalarına alarak kendi kazanlarını kaynattıklarıydı.

İşte fitne böyle bir şeydir. Belki küçük bir laf kalabalığıyla, çekiştirmeyle, gıybetle başlar. Dilden dile dolanır. Biri gider berisine söyler, o gider diğerine söyler. İş sonunda yalana hatta iftiraya kadar gider. Aralarında akıllı biri varsa bu yanmaya başlayan fitne ateşi alev almadan onu söndürebilir.


Peki nasıl söndürülür fitne ateşi? Rabbimiz tarif ediyor bize ayetinde:


“Ey iman edenler! Eğer fasıkın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat 6)


Bakın… Cehenneme kendi odunlarımızı hepimiz buradan götüreceğiz. Belki de bu dünyada yapıp da pişman olmadığımız günahlar yakacak bizi. Belki Rabbimizin inkar edilen ayetleri, Peygamberine edilen hakaretler, dinde şu var mıdır, bu var mıdır ile geçirilen hayat, arkasından konuşup da hayatının kararmasına sebep olunan insanların ahı od olacak belki de cehennemdeki ateşe. En kötüsü de nedir bilir misiniz? Dışarıdan çok iyi bir Müslüman olarak görünen, namazlı niyazlı, tesettürlü, oruçlu, Kur’anlı insanların bunu yapmaları. 


Bazı kişiler herkes tarafından bilinir. İbadetsizdir, düşüncesizdir, dedikoducudur, yalancıdır, fitnecidir. Ama böyle bir insan da Allah’ın kuludur. Son nefesine kadar Allah mühlet vermiştir ona. Belki büyük bir pişmanlıkla tövbe edecek, pişman olacak, Rabbinden af dileyecek, ahını aldığı insanlar için sadakalar verecek, iyilik yapacak ve affedilecektir. 


Diğer tarafta başkalarının yanında melek gibi görünen, kendine çok güvenen, yaptığı birçok ibadetten dolayı cenneti garantileyen zavallı Müslümanlar sofralarına malzeme yaptığı kişileri bir güzel çekiştirip kendi çaplarında muhabbet ettikten sonra “elhamdülillah” deyip kalkabiliyorlar sofralarından. İçlerinde de derin bir pişmanlık hissetmeden…


Peygamberimiz (sav) fitne ve fesad çıkaranları iki yüzlü olarak tanımlamıştır ve şöyle demiştir:


“Kıyamet günü, insanların şerlileri arasında iki yüzlüleri bulursun. Onlar ki şuna gelir bir türlü söyler, diğerine gider başka türlü söyler.”


Ayrıca Rasulullah (sav)’in şu sözü de belki biraz korkutur bizi:


“Gece karanlığı gibi öldürücü fitnelerden sakının. Sabah mü’min olarak uyanan kişi akşama kafir olarak çıkar veya akşama mü’min olarak çıkan kişi sabaha kafir olarak uyanır, dünya arzusu için dinini satar.”(Müslim, İman, (2/133 Nevevi Şerhi)


Hepimizin hataları, kusurları var. Önemli olan bunları farketmek, pişman olmak, bir daha tekrarlamamaktır. Rabbimiz kendisine karşı yaptığımız hataları affedeceğini söz veriyor bize… Tek şartla: Pişman olup tövbe etmek ve bir daha yapmamak için uğraşmak. İnsanlarla aramızda geçen durumları bize bırakıyor. Onları hallederek gitmemizi istiyor huzuruna. Buradan O’nun adaletinin büyüklüğünü hissedebiliyor musunuz? 


Haşa insan yaratıcı konumunda olsaydı gerçekten çok acımasız olurdu ama Yaradan gerçekten çok merhametli… Merhametsiz olan bizleriz… Onun huzuruna nasıl gideceğiz hiç düşündük mü? Belki sûretimiz değişecek. Sîrette olan sûrete yansıyacak. Belki Hakkın huzuruna bu dünyadaki Ali, Ayşe gibi değil de bir domuz, bir yılan, bir çiyan gibi çıkılacak hafizanallah. 


Bununla ilgili bir menkıbe anlatılır:


“Hızır (as)’ı gören bir adama Hızır (as) hırkasını giydirip çarşıya göndermiş. Çarşıda yılanları, çiyanları, boynuzlu olan, karnı üzerinde sürünen varlıkları görmüş. Aradan perde kalkınca adam herkesin sîretini, manasını, içini, gerçek yüzünü görüvermiş. Zalimleri sırtlan şeklinde, dönek ve iki yüzlü riyakarları maymun şeklinde, onu bunu ısıran, gönül kıranları köpek şeklinde, bâtılı, yalan konuşanları domuz şeklinde görmüş. Derken o mahlûkatın arasında Nur yüzlü bir ihtiyar görmüş ve rahatlamış. Hızır yerine geçen zât hemen onun yanına varmış ve şöyle demiş:


“İhtiyar, ben Hızırım. Benden bir isteğin varsa söyle hemen yerine getireyim.”

İhtiyar:

“Evladım sen işine bak. Bize Hızır lazım olursa senin evine varırız” demiş.


Tövbe kapısı her zaman açık…


Tövbe dikeni gül eder, zehiri bal eder. 


Evvela sen önce farket içindeki azgın mahlukatı. Farket ki göresin. Gör ki mücadele edesin.


Sırtlanlar, çiyanlar, domuzlar köşkünü basmış. Nedir insana yaraşır olan? Bırakıp gitmek mi? Yoksa cümlesiyle savaşıp köşkü pak eylemek mi?”


Menkıbe budur. Rahmetli dedemin dediği gibi. “Kıssadan hisse alabilirsiniz”.


Mübarek Ramazan ayına girmemize ramak kala söndürelim kaynattığımız kazanları. Temizleyelim dillerimizi ve kalplerimizi. Bir daha yapmayacağımıza söz verelim ve orucumuza o şekilde niyet edelim.


Şimdiden hepinizin Ramazan’ı mübarek olsun…


Fethiye




Kaynaklar:

diyanet.gov.tr

Menkıbe: Yunus Emre dizisinden

Foto: istockphoto.com 

2 Şubat 2026 Pazartesi

“Bizden değildir” Sözlerinin Arkasında Yatanlar


Bir gün kızımla bekleme salonunda bir masaya oturduk. Kızıma kek ve meyve suyu aldım. Yerken kek parçaları yere düşmüş, meyve suyu da masaya dökülmüştü. O sırada yerleri süpüren görevli hanımdan yeri süpürmesini ve masayı silmesini rica ettim. Hanım yeri süpürürken, “masadan biz sorumlu değiliz” dedi. Yeri süpürüp gittiğinde ise yerde hâlâ dökülmüş kek parçaları vardı. 

Sonrasında markete gittim. Alacağım ürünün fiyatını göremeyince oradaki görevliye sordum. “Üzerinde yazıyordur” dedi. Göremediğimi söyledim ama oralı olmadı. Ben de öğrenemeden çıktım. Başka bir yerden aldığım gıda ürününün son kullanma tarihi geçmiş olduğu için geri götürdüğümde satıcı beni oradan almamakla suçladı. Ben de para iadesi falan istemeden bırakıp geldim.


Manava gittiğimde üzerinde “bal gibi” yazan meyveden aldım, ekşi çıktı. Pazarda ön raflarda kaliteli duran sebze meyvelerin arkasında olanlar çürük çıktı. İki kilo olarak tarttıkları meyvenin kilosu düşük çıktı. Bankada yaptırmak istediğim işlemle uğraşmak istemeyen personel umursamaz çıktı. 


Bu ve buna benzer olaylarla çevrili etrafımız. Rüşvet olmadan ilerlemeyen işler, tanıdığın olmadan atanamayan görevler, eğitimini dolandırıcılıkta kullanan mühendisler, oturarak ders anlatan öğretmenler, organ mafyalarıyla çalışan doktorlar, kısacası iş ahlakını kaybeden bizler…


Rasulullah (sav)’ın “… bizden değildir.” dediği her şeyi yapar olduk. 


“İnsanları aldatan bizden değildir” dedi, “aldatan” olduk. 

“Emanete hıyanet eden bizden değildir” dedi, emanete sahip çıkmadık.

“Küçüğe merhamet, büyüğe hürmet etmeyen bizden değildir” dedi, merhamet ve hürmetimizi kaybettik.

“Kadın ile eşinin arasını bozan bizden değildir” dedi, bozduk. Amacımız bozmak olmasa bile fitneyle, dedikoduyla, düşüncesiz davranışlarla bozduk.

“Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir” dedi, sünneti önemsemedik.

En önemlisi de “Müslüman yalan söylemez” dedi. Yalan yere yemin bile edecek duruma geldik. 


O’nun yapmayın dediği her şeyi yaptık maalesef. İş aksamış mı umursamadık. Boğazımıza giren lokma helal mi umursamadık. Bir yere geç kalıp başkalarının bizi beklemesini umursamadık. Yaptığımız dedikoduların, paylaştığımız fotoğrafların başkalarının hayatını nasıl mahvettiğini hiç umursamadık.


İlk gençlik yıllarımda bir yere gecikmemeye çok önem verirdim. Zamanında gitmem ve insanları bekletmemem gerekirdi. Ancak her zaman bekleyen ben olurdum. Uzun süre birlerini beklediğimi bilirim. Hatta geç kalanlarda öyle bir rahatlık olurdu ki erken geldiğim için kendimi suçlu hissederdim. Sonrasında ben de onlara uydum. Doğru olan bu davranışımı değiştirdim. Ben de boşverdim… Sonrasında hiçbir şeye yetişemedim. Kapıda bekleyen servise yetişemedim, toplantılara yetişemedim, davetlere yetişemedim… Ruhum bu umursamazlığa öyle alıştı ki sabah namazına dahi yetişemedim… Aslında her şey verilen sözün zamanında yerine getirilmemesiyle başlamıştı. Söz namustu, söz borçtu, söz tutulmalıydı… 


Sahabeden Abdullâh bin Ebi’l-Hamsâ (r.a) şöyle anlatıyor:


“Peygamberlikten önce Resûlullâh (sav) ile bir alışveriş yapmıştım. Kendisine borçlandım, biraz beklerse hemen getireceğimi va’dederek oradan ayrıldım. Fakat verdiğim sözü unutmuşum. Üç gün sonra hatırlayıp konuştuğumuz yere geldiğimde, O’nu aynı yerde beklerken buldum. Resûlullâh (sav), yaptığım kusur karşısında beni azarlamayıp sâdece:


«–Ey delikanlı! Bana zahmet verdin, üç gündür burada seni bekliyorum.» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 82/4996)


Rabbim bizleri kendimize getirsin inşallah. İş ahlakının bozulduğu, boşvermişliklerin arttığı, faziletli davranışların unutulduğu, Allah Rasûlü’ne türlü türlü sözlerin sarfedildiği bu zamanda bile Allah nurunu tamamlamak için uğraşıyor. O nurdan bir nebze olsun bize de bir pay düşer inşallah…


Fethiye



Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları


https://www.islamveihsan.com/sozlestikleri-yerde-uc-gun-bekledi.html/amp


Foto: istockphoto.com

25 Ocak 2026 Pazar

Ölüm… En Acı Hakikat…


Ölüm… En acı hakikat… Asıl yurdumuza yolculuk… Dünya hayatında hızla giderken frenleyişimiz… Kendimize gelişimiz… Unuttuklarımızı hatırlayışımız…


Son zamanlarda üst üste çok kayıplarla yoğunlaştık. Ölümün hakikati bir kez daha girdi hayatımıza. Bir hafta önce de eşimin yengesini kaybettik. Hastalığının başlaması, hastaneden çıkması, bakıma muhtaç olması ve dar-ı dünyadan ayrılması bir ayı bile bulmadı. Çok içimizden biri olduğu için ölümü büyük küçük hepimizi çok etkiledi. Her insanın hataları olur. Ölüm olmadığı müddetçe hatalar çok konuşulur, iyilikler ötelenir. Ama ölüm kapıyı çaldığı zaman  yapılan iyilikler gün yüzüne çıkar. Uzaktan yakından, tanıdık tanımadık baş sağlığına gelmeyen kalmadı. Memleketinden bir sürü insan akın etti.


Hastalıktan sonra eve çıkalı birkaç gün olmuştu. Eşi, kızları, oğlu, gelini etrafındalardı. Belki de birilerine muhtaç olmanın vermiş olduğu huzursuzluktan mıdır bilemem eşine “benden bezdiniz mi?” diye sormuş. O da “ben senden bezer miyim gülüm” demiş. Belki de istediği gibi onları bezdirmeden, kimseye fazla yük olmadan, çevrenin gözüne batmadan göçüp gitti bu dünyadan. Herkes şok oldu… Herkes çok üzüldü… Herkes çok ağladı… Kayınvalidemin eltisi ve arkadaşıydı. Uzun süre birlikte yaşamışlar. Hayatın zorluklarına birlikte katlanmışlar. İkisi de evlatlarını ahirete yolculamışlar. 


Misafiri çok severdi. Misafirliğe gitmeyi de… Herkes güzel anılardan bahsediyor onunla ilgili. Annesinden öksüz kalan bir kızımız küçükken onun evine rahatça girip çıktığında kendisine kızarttığı patatesten bahsetti, diğeri yeni gelin geldiği zaman ona özel verdiği hediyeden, bir diğeri hasta olduğu zaman onu teselli etmesinden, maddi durumu kısıtlı olan bir başkası eline sıkıştırdığı paradan, bir diğeri evinde ne kadar çocuk olursa olsun onlara hiç kızmamasından bahsetti… İnsan seven biriydi… Oturduğu yere taşınalı çok olmamasına rağmen bir sürü komşu edindiğine şahit olduk.


Bence kendisi iyi bir esnaftı da. Satış yaptığı bir dükkanı yoktu ama köyde yaptığı ürünleri satmakta çok hünerliydi. Çok da nasipliydi bence. Bu nasibi ardından okunanlara bile yansıdı. Daha toprağa girmeden 44 Kur’an hatmi yapıldı kendisine. Okunan Yasinler, Tebareke, Amme ve çekilen Kelime-i tevhitler de bunlardan hariç. Hâlâ da okunmaya devam ediliyor.


Eşi amca “beni hep frenlerdi” diyor. Gerçekten toparlayıcı olduğuna çok şahit oldum. Ailede birkaç kişi tartışıp ses yükselmesi olduğu zaman hemen araya girip ortamı sakinleştirmeye, durumu olumlu yönden anlatmaya çalışırdı. Kırgınlık, dargınlık olsun istemezdi. 


İşte… Bir hayat daha son buldu. Ölen yaptığı iyilik ve ibadetlerinden başka bir şey alıp götüremedi yanında. Ve bir ölüm daha bir kısmımızı kendine getirdi. Hızla giden hayatın frenine basmamızı sağladı. Bazı küsler barıştı. Söylenilen laflar şimdilik unutuldu. Tabii zaman geçecek, her şey küllenecek, dünyaya tekrar dönülecek. Umarım her şeye yeniden başlarken sükûnetimizi koruyabiliriz. Hırstan, kinden, nefretten, dedikodudan uzak kalabiliriz… Bundan emin değilim ama ümitliyim. Ümit vâr olmak boynumuzun borcu…


Dünya hayatı bir pazar yeri gibi… Hiç bir şeye çok değer atfetmeye ve bir şey için çok çırpınmaya gerek yok. Şair ne güzel söylemiş:


“Ana rahminden geldik pazara,

Bir kefen aldık döndük mezara”


Rabbim yengemizin mekanını cennet eylesin… Geride kalan ailesine sabr-ı cemil ihsan eylesin… Amin…


Fethiye 


Foto: istockphoto








28 Aralık 2025 Pazar

Acele İşe Şeytan Nasıl Karışır?



Sekine hali, bebeklik döneminde içinde bulunduğumuz endişeden uzak, huzur ve güven halidir. Zaman geçtikçe ve hayatla yoğruldukça bu durum dönüşmeye başlar. Korku, kaygı, heyecan, öfke, mutluluk, şaşkınlık vs. gibi farklı duygularla tanışırız. Bu duygular yaşam içerisinde etkileşim içinde bulunduğumuz kişilerin tavırlarından yada yaşanılan olumlu/olumsuz hatıralardan kaynaklanır. Acelecilik de fıtrattan gelen ve çevrenin etkisiyle fazlalaşan bir durumdur.


Fatma Bayram hocanın “Elmalılı Hamdi Yazır ile Kur’an Sohbetleri” kitabını okurken şu ayete rastladım:


“İnsan aceleden yaratılmıştır” (Enbiya Sûresi, 37) 

 

Peygamberimiz (sav) de “Acele şeytandandır” buyuruyor. 


Demek ki fıtratımızda var olan bu şeytani durumu köpürtmek değil üzerimizden atmaya çalışmamız daha doğru olacaktır.


Hayata atılmaya başlarken çevreden duyduğumuz “çabuk ol, acele et, çok yavaşsın, haydi haydi” şeklinde sözler bizi aceleci olmaya ve hızlanmaya iter.  Hızlandıkça bir kaç işi birden halletmeye çalışır, hepsinin altından kalkabilmek için daha da hızlanırız. Bedenimizle birlikte zihnimiz de hızlanır.

Zihin hızlandığında ise baktığımızı göremez, işittiğimizi duyamaz, tattığımızı hissedemez hale geliriz. Bu esnada hayatın tadını da kaçırmış oluruz.


Güzel bir manzaranın altında “an”ı yaşamak varken hızla çekip birilerine gönderdiğimiz fotoğraflara sıkıştırmaya çalışırız kendimizi. Bir işi aceleyle bitirmeye uğraşırken bizden yardım isteyen çocuğumuzun farkında olmayız. Hızlı hızlı kaydırarak izlediğimiz videolarda gezinirken, verimli geçireceğimiz vakitleri nasıl da ertelediğimizi düşünmeyiz. Ve maalesef, önemli(!) bir işe yetişebilmek için namazımızı da huşusuz bir şekilde çarçabuk bitiririz. Halbuki namazla ilgili İhsan Şenocak hocamızın şu sözü çok etkileyicidir:


“Mâsivadan mâveraya yürüyüş anlamına gelen huşu’ namazın ruhudur. Namazın secdesinde, rükusunda acele etme! Unutma ki gecikmesinden korktuğun her ne varsa hepsi huzurunda durduğun Rabbinin tasarrufundadır. Vakit daraldığında bir şey hızlı eda edilecekse bu namaz değil işin olsun!”


Hız ve haz çağının tam ortasında yaşarken aceleci olmamak mümkün değil gibi... Çevremizdeki her şey bizi buna itiyor. Zihin dünyamız öyle hızlı dönüyor ki yavaşlığa ve yavaş insanlara tahammül edemez hale geldik. İnternetteki videoların süreleri bile azaldı artık. Çünkü onları bile dinlemeye dayanamıyor, ya ilerleterek dinliyor yada oynatma hızını arttırıyoruz. Belki şu anda bu yazıyı bile okumaya tahammül edemiyorsunuz.


Diğer taraftan reklamlar da bizi hızlanmaya ve hızlı tüketmeye yönlendiriyor. Ürünleri satın aldıktan sonra yaşadığımız kısa mutluluk yerini doyumsuzluğa bırakıyor. Aceleci olarak yaratılan bizler ihtiyacımız olmadığı halde bir başkasını sonra diğer bir başkasını sonra diğer bir başkasını alıyoruz. Ve bunun sonu gelmiyor… Mutluluğa kavuşmayı umarken doyumsuzluk, tükenmişlik ve öfke duyguları ortaya çıkıyor.


Acele ve öfke arasında da bir bağ vardır. Rasûlullah (sav) ayrı ayrı sözlerinde acelenin ve öfkenin şeytandan olduğunu belirtmiştir. İşte bu ikisinin de şeytandan olması aralarındaki bağı kuvvetlendirir. 


Öfkeli insan kendine hakim olamayan aceleci bir insandır. Kendini tutabilen, sabırlı, öngörülü, kısacası Rabbimizin “Halîm” ismini üzerinde taşıyan insan çabuk öfkelenmez. Tıpkı Rabbimiz gibi…Cezalandırmaya gücü yettiği halde sabreden Rabb en küçük hatamızda bizi cezalandırsaydı halimiz nice olurdu? O’nun nadide kulları olan bizler de O’nun “Halîm” esmasına sığınabiliriz. Bu ismi hissederek ve öyle olmayı dileyerek tespih tespih çekebiliriz. Çektikçe sakinleşir, uysallaşır, tefekküre dalar, haklı olsak bile susabiliriz. Hatta bunun için kendimize hayret ederiz.


Sonuç olarak yazımı Kemal Sayar’ın “Yavaşla” isimli kitabındaki sözleriyle tamamlamak istiyorum:


“Telaş ve acelecilik toplumuna karşı teenni ve sükûnet toplumunu diriltmemiz gerekiyor. Sevmek için zaman ayırmak gerekir. Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız. Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz. Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.”



Fethiye 



Teenni: İlerisini düşünerek, ihtiyatlı davranarak acele etmeden iş görme, düşünceli hareket etme


https://www.lugatim.com


Foto: istockphoto