24 Temmuz 2020 Cuma

Ayasofya Ümmeti Kucaklıyor




Bugün 24 Temmuz 2020... Tarihi bir günü yaşıyoruz. 86 yıllık hasretin sona erdiği gün. Ayasofya Camii‘nin Ümmet-i Muhammed'i kucakladığı gün... Yıllar sonra cuma namazı kılmak için gelen insan seli 350 bini aşmış görünüyor. Egemenliğimize kavuştuğumuz gündür bugün. Fatih'in mirasına sahip çıktığımız gündür. Kubbesinde yazılı olan "Allah yerlerin ve göklerin nurudur" ayet-i kerîmesine mazhar olduğumuz gündür. Yerlerin ve göklerin Nur'a gark olduğu, farklı bir rahmet rüzgarlarının estiği şu Zilhicce günlerinde meleklerin dualarına "amin" dediğimiz gündür. İstanbul'un mihmandarı Ebû Eyyüp el-Ensari'nin, Akşemseddin'in, Molla Güranî'nin, Fatih'in, Mimar Sinan'ın ve Ayasofya'nın açılması için özlem duyan ve dualarıyla bu diyarlardan göçüp giden birçok kutlu insanın ruhaniyetlerinin de namaza durduğu gündür bugün.

Fatih Sultan Mehmed Han'ın camiye çevirdiği bu kutlu mabed, geçmişinden bugüne kadar tevhid inancına kapı açmış bir mabeddi. Binlerce yıl önce Allah'ın Peygamber'i Hz.Davud'a gönderdiği Zebur'un, Hz.İsa'ya gönderdiği İncil'in okunduğu bir yerdi. Şimdi ise artık gerçek vatanına kavuşuyor. Peygamber'imiz Hz. Muhammed'e gönderilen Kur'an-I Kerim ayetleri yükseliyor Ayasofya'dan. Bir vakıf malı olan bu kutlu mekan artık açılıyor. Lanetten kurtulduğumuz, yer ve gök kapılarının açıldığı bugünden sonra ülkemizi güzel günler bekliyor olacağı inancındayım.

Çok şükür Ya Rabbi... Sana binlerce kez hamdü senalar olsun. Sen bugünü bizlere gösteren devlet büyüklerimizden razı ol. Ülkemiz artık büyüyor. Dünya devletleri arasında yerini almaya başlıyor. Sen ülkemizin İslamın sancaktarlığını yapmasını nasip eyle. Sen ülkemizi tüm afetlerden muhafaza eyle. Üzerimizde oynanan tüm oyunları altüst eyle. Ve başımızdaki reisi Cumhur'umuzu bütün kötülüklerden koru. Ona Fatih'in gücü gibi güç, Fatih'in inancı gibi inanç, Fatih'in gayreti gibi gayret, Fatih'in imanı gibi iman nasip eyle. Gücüne güç, gayretine gayret, imanına iman kat. Sen bizlere de milli ve dini değerleri bilen nesiller yetiştirebilmemiz için feraset ver. Amin amin amin...

20 Mayıs 2020 Çarşamba

Koronavirüs Ekseninde Müslümanca Tavır 5

Tefakkkuh

Tefakkuh "fıkıh etmek" anlamına gelen bir kelimedir. "Fıkıh" kelimesi ise İmam-ı Âzam Ebû Hanife'nin tabiriyle "kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir". Tabii bunlar Kur'an ve sünnetin ışığında olmalıdır. 

Rabbimiz bizi dünyaya getirirken "akıl" gibi müthiş bir nimet vermiş ve bize yüklediği sorumlulukları yerine getirirken aklımızı kullanmamızı istemiştir. Dinden, imandan, kitaptan, peygamberden ve yaratıcıdan haberi olmayan, herhangi bir ülkenin balta girmemiş ormanlarında yaşayan bir insan düşünün... Bu insanın bile aklını kullanıp Allah'ı bulma gibi bir sorumluluğu varsa, "elhamdülillah müslümanız" diyen bizler de üzerimize düşen fıkhî sorumluluğu yerine getirmek için çalışmalı, okumalı, dinlemeli ve öğrenmeliyiz.

Fıkıh ilmi ibadât (ibadetler), münakehat (aile hayatı), muamelat (sosyal hayat) ve ulubat (dünyevî cezalar) gibi konuları kapsamaktadır. Peki bu konuları nasıl anlamamız lazım?

Şöyle ki... Bir müslüman islama göre temiz olması için ne yapması gerektiğini fıkha başvurur. Namaz esnasında yaptığı hata sonucunda ne yapması gerektiğini fıkha başvurur. Kurban kesmenin bir gelenek görenek mi yoksa ibadet mi olup olmadığını öğrenmek için fıkha başvurur. Bunların yanında nikahla ilgili, boşanmayla ilgili, nafakayla ilgili, süt hısımlığıyla ilgili, kira ile ilgili, faiz ile ilgili, tazminat ile ilgili ve hatta interneti kullanmayla ilgili sosyal hayatta karşılaşılan birçok meselelerde fıkha başvurur. (İnternet Fıkhı konusunu özellikle araştırınız)

Fıkhı bilen bir müslüman hastalıktan dolayı oruç tutmasının mümkün olmadığı bir durumda ne yapması gerektiğini bilir. Fıkhı bilen bir müslüman tesettürünün vücudunun neresini setretmesi gerektiğini bilir ve ona göre giyinir. Fıkhı bilen bir müslüman, nikah akdi dışında yaşanan bir ilişkinin sonucunun kendisini nereye götüreceğini bilir. Fıkhı bilen bir müslüman, ağzından sinirle çıkan bir cümleyle eşinin kendisine uzun süre haram olabileceğini bilir. Fıkhı bilen bir müslüman, kocasının izin vermediği insanlara kapıyı açmaması gerektiğini bilir. Fıkhı bilen bir müslüman, üç günden fazla küs kalınmayacağını bilir. Fıkhı bilen bir müslüman, faizin kesinlikle haram olduğunu bilir. Fıkhı bilen bir müslüman rüşvet almayı ve vermeyi Allah'ın yasakladığını bilir. Fıkhı bilen bir müslüman çocuklarının üzerindeki haklarını bilir.

Kısacası hayatta var olduğumuz müddetçe attığımız her adımı Allah adına atmalı, yaptığımız her işi Allah rızası için yapmalı ve O'nun rızası doğrultusunda yaşamalıyız. O zaman başımıza gelen olumsuz olaylarda üzülmez, aksine sonucundan hayrlar çıkarmaya çalışırız. 
Şu anda içinde bulunduğumuz koronavirüs salgınına da fıkhın beş temel esasları yönünden bakabiliriz. 

Fıkhın beş temel esası şunlardır:
1. Hayatı korumak
2. Aklı korumak
3. Dini korumak 
4. Malı korumak
5. Nesli korumak

Eğer bu esaslar tehlikeye girerse dinimizce haram ve yasak olan şeylere bir süreliğine ruhsat verilir. Koronavirüs kapsamında camilerin kapatılması durumu da işte tam da bu konuyla ilgilidir. İnsanların salgın hastalığa maruz kalmasını önlemek için farz olan cuma namazları kılınmamaktadır. Böyle bir kararın alınması da fıkhın iyi bir şekilde uygulandığı anlamına gelir. Bazı müslüman ülkelerde olduğu gibi camilerde cemaatle namaz kılmaya ruhsat aramak hatta eyleme geçmek islamın iyi bilinmediğini gösterir.

O zaman her müslüman bir ilmihal kitabı karıştırmalı, kulaktan duyma bilgilerle yaşamamalıdır. Velhasıl kelam ibadetlerle ilgili fıkhi bilgileri öğrenmek her müslümanın üzerine farzdır. Bundan daha büyük bir hüküm de yoktur vesselam...

15 Mayıs 2020 Cuma

Koronavirüs Ekseninde Müslümanca Tavır 4

Tezekkür Etmek
Tezekkür, kelime olarak unutulan bir şeyi hatırlama, zikretme, anma anlamlarına gelmektedir. Bu zamana kadar koronavirüs eksenli yazdığım yazılarda kendimizi şöyle bir gözden geçirip bu karantina günlerimizi rahmete çevirecek fırsatların olduğundan bahsetmiştim. Bu konuda geçmiş ümmetlerin ve peygamberlerin yaşantılarını tezekkür etmeye ne dersiniz? Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teâla bizlere bu konulardan dafaatle bahsetmekte, ibret alıp almamak ise bize düşmektedir. Bu anlatılanlardan biri de Yunus peygamberin kıssasıdır. 

Bilindiği üzere Yunus peygamber kavmini yaklaşık 33 yıl Allah’a imana davet etmiş ancak kendisine çok az sayıda kişi (kaynaklara göre 2 kişi) iman etmişti. Bunun üzerine Yunus peygamber başlarına Allah’tan azap geleceğini haber vererek Rabbi’nin izni olmadan kavmini terketmişti. Bindiği gemi yalpalamaya ve dalgalarla mücadele etmeye başlayınca gemideki diğer insanlar aralarında günahkar birinin olduğunu düşünüp onu denizden atmaya karar vermişlerdi. Üç kere kura çekmişler ve her seferinde kura Yunus peygambere çıkmıştı. Yunus peygamber ise bunun ardındaki sırrı anlamış ve denize atılmaya razı olmuştu. 

O, Allah’ın peygamberi, karanlık gecede dalgalarla boğuşurken yüce Yaratıcı yardımına balığı göndermiş ve balığın karnını peygamberine mesken etmişti. Yunus’a zarar vermemesini emretmişti balığa... Yunus peygamber balığın karnında sürekli ama sürekli Allah’ı zikretmişti... “La ilâhe illâ ente subhâneke innî küntü minez’zalimîn” tesbihiyle... Şöyle ifade etmişti kendini; “(Ya Rabbi!) Senden başka ilah yoktur. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Şüphesiz ben (nefsine) zulmedenlerden oldum.” 

Ve Allah onu sıkıntıdan kurtararak selamete kavuşturdu. 

Nasıl ki Allah-u Teâlâ peygamberini bile işlediği bir zelleden dolayı böyle bir imtihana tabi tuttuysa, iman eden biz kullarını da imtihan etmektedir. Bu imtihanda tedbir içinde olmak, tevekkül içinde olmak, taakkul içinde olmak yada tezekkür içinde olmak bize bağlıdır. Yaşadığımız salgın hastalıktan dolayı tedbir alırken diğer taraftan Yunus peygamberin zikri de dilimize pelesenk olabilir. Nitekim Rabbimiz Yunus peygamberi bağışlama sebebini şu şekilde ifade ediyor Kur’an-ı Kerim’de:

“Eğer o çok tesbih edenlerden olmasaydı, insanların tekrar dirilecekleri güne kadar elbet onun karnında kalırdı.” (Saffat Sûresi 143-144)

Demek ki bu tesbih Allah indinde ne kadar değerli ki felah bulmaya vesile oluyor. Biz mü’minlere de Yunus peygamberin izinden şu müjdeyi veriyor Rabbimiz: 

“Nihayet (biz) de onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte, mü’minleri böyle kurtarırız.” (Enbiya Sûresi 88)

Yani sıkıntılardan kurtulmaya vesile bir tesbih var karşımızda...Yunus peygamberden yadigar kalan bu güzel tesbihi biz de dilimize dolayalım. Her gün 100 tane 1000 tane çekemeyebiliriz. Ama 5 tane çekelim, her gün çekelim. Ne diyor peygamberimiz: 

“İbadetlerin Allah Teâlâ katında en sevimlisi, onların en ziyade devamlı olanıdır, velev ki az olsun” 

Nureddin Yıldız hoca bu duadan bahsederken, “Çaresizliğimizi Allah’a beyan ettiğimiz bir duadır. Mikroba karşı elimizi dezenfekte ettiğimiz gibi bu duayla da rûhumuzu ve maneviyatımızı dezenfekte ediyoruz.”

O halde, ruhumuzu ve maneviyatımızı bu zikirle dezenfekte etmeye ne dersiniz? Tamam diyorsanız, haydi bismillah...

1 Mayıs 2020 Cuma

Koronavirüs Ekseninde Müslümanca Tavır 3

Teakkul Etmek

Bu seneki Ramazan ayının koronavirüs salgınıyla birleşmesinden dolayı bir sakinlik hâkim her yerde. Belki de tam da olması gerektiği gibi bir Ramazan geçiriyoruz. Şatafatlı ve gösterişli iftar sofralarından uzağız... Evimize davet ettiğimiz akrabalarımız için kılı kırk yararcasına hazırlamaya çalıştığımız ve belki de bu hazırlık esnasında namazlarımızı kaçırdığımız iftarlarımızdan uzağız... Özde manevi havayı soluma niyeti olsa da sonucu çevresinde kurulan alışveriş standlarını gezmeye dayalı camii ziyaretlerinden uzağız... Ramazan için çekilen televizyon programlarına katılıp yakınlarımıza selam göndermekten uzağız... Teravih namazlarında ses yaptığı için şaplak attığımız çocuklardan uzağız... Oruç babaya dilediğimiz dileklerin asıl sahibine arz edilmesi gerektiği düşüncesine yaklaşalım artık ve ne olur kendimize gelelim... Akledelim birşeyleri...

Her evden Allah'ın ayetlerinin yankılandığı Ramazan ayında artık kendi kendimize okur olduk mukabelelerimizi. Ve keşke bu Ramazan'da o ayetleri sanki bize iniyormuş gibi irdeleyerek okuyabilsek... Rabbimizin bize ne dediğini anlayarak okuyabilsek... Birkaç hatim yapıyorsak bunlardan birini de Türkçe meâlini okumaya ayırabilsek... Yada bir sûreyi eğrisiyle doğrusuyla öğrenmeye çalışsak... Bunun yanında salgına karşı Rabbimizin  "Muhafaza Ayetleri"ni Efendimiz (sav)'in musibet zamanında okunmasını tavsiye ettiği duaları da okusak... Ve bunların yanında Efendimiz (sav)'in hayatını da okusak veya dinlesek. 

Şu karantina günlerinde çok güzel programlar yayınlanıyor sosyal medyada. YouTube'da Siyer Tv'de yayınlanan "Herkes İçin Siyerprogramını tavsiye ederim. Bekir Develi'nin sunumu, Muhammed Emin Yıldırım Hoca'nın anlatımıyla otuz gün boyunca Peygamberimiz (sav)'in hayatı yayınlanıyor. Muhammed Emin Hoca, eskilerin bir musibetle karşılaştıklarında ya Buharî Şerif yada Şifa-i Şerif okuttuklarından ve Peygamberimiz (sav)'in anıldığı yere bereket yağdığından bahsetti. Bu söylemlerin hepimize örnek olacak nitelikte olduğunu umuyorum.

Haydi biz de okuyalım o zaman...
Başlayalım Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...
Ve devam edelim Rasulullah ile...

11 Nisan 2020 Cumartesi

Koronavirüs Ekseninde Müslümanca Tavır 2

Tefekkür Etmek

Koronavirüs salgını dünyamızı tehdit etmeye devam ediyor. Birçok ülkede tedbirler alındı ve bu doğrultudaki uygulamalar devam etmekte… Biz Müslümanların bu konuda yapacağımız ilk şeyin bireysel tedbir almak ve devletin koyduğu kurallara uymak olduğunu buradaki yazımda belirtmiştim.

İkinci olarak yapmamız gereken şey ise tefekkür etmektir. Yani başımıza gelenlerin ilahi boyutunu düşünmek, geçmiş ümmetlerin yaşadıklarından ders çıkarmak, yaşadığımız bu olayda bizim de hata payımızın olup olmadığını farkına varmak, yanlışlarımızı görüp düzeltmek, şimdiye kadar yapmak isteyip de yapamadığımız müspet işleri yapmak tefekkür etmenin başlangıcı olabilir.

Bu salgın durumla karşılaştığımız ilk günler Allah’ın sabrının taştığı son noktada olduğumuzu ve ilahi bir azapla karşılaştığımızı düşünmüştüm. Ancak bazı ayetleri okuyunca, geçmiş tarihlerde yaşanılanlara bakınca ve bazı değerli kişilerin sohbetlerini dinleyince hâşâ Allah adına konuşmuş gibi hissedip kendimden utandım. Çünkü Müslüman bir insan her daim Allah’ın merhametinden ümidini kesmemeli ve yaşadığı her olumsuz durumu rahmete çevirebilmelidir.

Prof. Dr. Mehmet Görmez hoca “Coronavirüs Özelinde Musibetleri Okuma Usûlü” başlıklı videosunda bu konuya çok güzel açıklık getirmiş. Sohbetinin hepsini dinlemenizi tavsiye ederim. Ben burada bir kısmını aktarmak istiyorum. Şöyle diyor Görmez hoca:

“İlahi vahyi bir bütün olarak ele aldığımızda, insanı, vahyi ve kainatı birlikte ele aldığımızda bu tür musibetler birer ilahi adet değil, birer ilahi ayettir. Bazen öfkeyle iddia edildiği gibi bu tür hadiseler ilahi bir azap değildir. Fatır Sûresi 45. Ayette bakınız Rabbimiz ne buyuruyor:

“Şayet Allah insanları yapıp ettikleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı yerin üstünde tek bir canlı bırakmazdı.”

Fussilet Sûresi 46. ayette Rabbimiz açıkça şöyle buyuruyor:

“Allah kullarına zulmedecek değildir.” (Fussilet Sûresi 46)
Birilerinin zaman zaman haddi aşarak iddia ettiği gibi bu bir kıyamet de değildir. Çünkü kıyametin bilgisi hiçbir zaman hiçbir peygambere dahi verilmemiştir.

Kur’an’a göre başımıza gelen bu musibet tam da bir ayettir. Ayetin sözlük manası işarettir. Her mü’min bu işaretten farklı bir ibret çıkaracaktır. Allah’ın “İbret alın ey akıl sahipleri!” emri tam da bu konulara yöneliktir. Nitekim yüce Kur’an tarihte yaşanan en büyük musibet olan Nuh’un tufanını dahi bir musibet olarak değil, bir ayet olarak adlandırmıştır. “Ve böylece biz onu ibret için bir ayet yaptık.” (Ankebut Sûresi 15)

Bu musibet bir ilahi ayet olarak okunduğunda;

Bazıları bunun sebebini insanlığın dünyayı hoyratça kullanmasına bağlayacaktır haklı olarak. Bazıları dünyanın artık insanı taşıyamaz hale geldiğinden söz edecektir ve bunu sebep olarak gösterecektir haklı olarak. Kimileri bunu yıllardır Arakan'da, Doğu Türkistan'da, Suriye'de, Yemen'de yaşanan insanlık trajedilerine bağlayacaktır. Kimileri ise ülkelerin sınırlarını kapatmalarını gariban Suriyeli muhacirlere kapılarını kapatmalarına bağlayacaktır yine haklı olarak. Bazıları mazlum Suriyeliler üzerinden yürüyen küresel çatışmalara bağlayacaktır. Bazıları da Akdeniz'in sahillerine vuran çocuk cesetlerinde arayacaktır bütün bunların sebeplerini. Bazı insanlar bu haz ve hız çağında insanın kendini, evini, kalbini, ruhunu, Rabbini unutmasına bağlayacaktır haklı olarak. Kendimizi evimize kapatmamızın sebebini eşimizi, ailemizi, çocuklarımızı çok ihmal etmemize bağlayacaktır. Bazı mü'minler Kabe'nin, Mescid-İ Nebevi'nin, Mescid-İ Aksâ'nın, camilerin, cumaların kapılarını yüzümüze kapatmalarını onları ihmal etmemize hatta bu büyük Mukaddes'e mekanları yad ellere terk etmemize bağlayacaktır. Kimi mü'minler de umreye, hacdan hacca, cumadan cumaya günahlarımızı affettirmenin mümkün olmadığına bağlayacaktır. Kimileri bunu Afrika'daki yıllardır açlıktan ölen çocukların o duymakta zorlandığımız âhına bağlayacaklardır. Bazıları içine kapandığımız karantinayı on yıldır Gazze'nin muhasarasına bağlayacaktır. Kimileri de Allah'ın rızkı olarak verdiği helal ve temiz gıdaları terk etmekte arayacaktır.

Eğer biz bunları doğru okursak ve bütün bu başımıza gelenleri "ayet" olarak değerlendirirsek bütün bu anlamlar doğru olacaktır. Ve bu zengin anlamlar haritası insanlığı kendisi üzerinde yeniden düşündürecek ve yaşadığımız bu musibeti rahmete dönüştürecektir.

Böyle okunduğunda her insan kendisiyle yüzleşecektir. İnsan dünyayla ilişkisini yeniden gözden geçirecektir. İnsan eşiyle, dostuyla, ailesiyle ilişkilerine çeki düzen verecektir.

Namütenahi zengin anlamlar dünyasını terk edip bu tür musibetleri belli bir kişiye, belli bir olaya, belli bir topluma bağlamak, ilahi azap ve kıyametle izah etmek sonsuz ayetleri okuyamama manasına gelir. Ve bizi ibretten koparır, ibarelere mahkum eder.”


şeklinde ifade etmiş Mehmet Görmez hoca. Rabbim tüm bu yaşanılanları ayet olarak görüp kendimize ibret çıkarabilmeyi ve rıza-ı ilahi doğrultusunda hayat sürmeyi cümlemize nasip etsin.

4 Nisan 2020 Cumartesi

Koronavirüs Ekseninde Müslümanca Tavır - 1

Tedbirli Olmak

Yaklaşık üç ay önce ortaya çıkmış, gözümüzle bile göremediğimiz küçücük bir mahlukla mücadele halinde dünya. Öyle bir duruma gelindi ki hiçbir şey eskisi gibi değil artık. Okullar kapandı, sınırlar kapandı, camiler kapandı, AVM'ler, sinemalar, tiyatrolar, eğlence yerleri kapandı. Velhasıl herkes evine kapandı. Hayat durma noktasına geldi ve birçok tedbir alındı. Alınan bu kadar tedbir ne içindi peki? Cevabı çok basit... Hayatta kalabilmek için... Devlet, en aslî vazifesi olan milletinin yaşamını güvende tutma görevini yapmak için bu kadar önlem ve tedbir almışken bizim yapmamız gereken de bunlara itaat etmektir. Bahsi geçen önlemler ve uyulması gereken kurallar her gün tv kanallarında defalarca hatırlatılıyor. Burada onları tekrarlamama gerek yok. Benim burada altını çizmek istediğim nokta bir müslümanın böyle mücbir durumlarda nasıl davranması gerektiğini hatırlatmaktır. Eğer biz Allah'a inanan ve O'nun emirlerini yerine getirmek için çalışan müslümanlarsak, bu konuda da hassasiyet gösterdiğimiz taktirde alacağımız önlemler ibadet hükmüne bile geçebilir Allah'ın izniyle.

Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisinde şöyle buyuruyor: "Allah'a isyanı emretmedikçe emire itaat etmek müslüman kişiye haktır. Allah'a isyanla emredene itaat yoktur."

Bugün yaşadığımız olayda bu hadisten anlamamız gereken şey, devlete ve aynı zamanda sağlık otoritelerine itaat etmektir. Bedenimizi bize emanet olarak veren Rabbimiz onun hesabını da muhakkak soracaktır. Bu sebeple bu konuda sağlık otoritelerinin emrinin dinin emri gibi olduğunu söylüyor hocalarımız. Gün geçtikçe ve alınan tedbirler arttıkça insanlar daha fazla dikkat eder oldular. Ancak ilk günlerde maalesef bu hassasiyet yoktu. Biz sadece kendimizi düşündüğümüz için değil, çevremizi de düşünerek hareket etmeliyiz. Şu anda bize söylenen şey, önemli bir durum olmadıkça evlerimizden çıkmamamız gerektiğidir. Vakanın ilk günlerinde yaptığımız gibi "ne olacak canım" diyerek eski hayatımızı sürdürmeye devam etmeseydik, sahiller boşalmış diyerek keyfi piknikler yapmasaydık, uzun alışverişlerimizi kısaltsaydık, akraba ziyaretlerimizi erteleseydik belki bu kadar yayılmasına sebep olmayacaktık. Allah aşkına bazı insanların parka gitmelerini engellemek için bankların sökülmesi mi gerekiyordu? Bu kadar mı düşüncesiz insanlar olduk biz? 

Açıkça bahsetmek gerekirse tedbirsiz davranmaya devam edersek nereden geldiği bilinmeyen bir virüse "merhaba" demek zorunda kalabiliriz. Hatta sadece tanışmakla kalmaz, eşimize, çocuklarımıza ve yakınımızdakilere de tanıştırabiliriz. Ve sonra ne olur sizce? Ya 
iyileşiriz yada ölürüz. Ancak ölmek çözüm değil ki... Böyle bir salgın hastalıktan şehit olarak ölmek de mümkün, tedbirsiz davranarak ölmesine sebep olduklarımızın hesabını vermek de... Ahirete inanan müslümanlar olarak bir yavrumuzun vücudunu virüsle tanıştırdığımız için Allah'ın bize hesap sormayacağını mı sanıyoruz? Bize emanet olarak verdiğini söylediği kendi canımızın hesabını veremeden virüsü bulaştırdığımız yavrumuzun canının hesabını nasıl vereceğiz peki? 

Peygamberimiz (sav), "Şayet bir yere veba (bulaşıcı hastalık) olduğunu işitirseniz oraya gitmeyin. Sizin bulunduğunuz bir  yerde meydana gelmiş ise oradan da ayrılıp çıkmayın." diyor. Yabancı basın bile Efendimiz (sav)'in temizlik ve salgın hastalıklarla ilgili tavsiyelerini koronavirüs ekseninde haberlerine taşıyorsa, mensubu olduğumuz İslam dinine uyup Müslümanca tavır sergilemek en çok bize yakışır. Bu sebeple şu anda yapmamız gereken evde kalıp tedbir almak ve durumu düşünüp tefekkür etmektir. Nitekim Peygamberimiz (sav) eşi Hz. Aişe (ra)'nin rivayet ettiği bir hadisinde tâun hastalığından bahsederek şöyle buyurmaktadır: 

"Tâun hastalığı, Allah Teâla'nın dilediği kimseleri kendisiyle cezalandırdığı bir çeşit azaptı. Allah onu mü'minler için rahmet kıldı. Bu sebeple tâuna yakalanmış bir kul, başına gelene sabrederek ve ecrini Allah'tan bekleyerek bulunduğu yerde ikâmete devam eder ve başına ancak Allah ne takdir etmişse onun geleceğini bilirse, kendisine şehit sevabı verilir."
(Buhârî, Tıb 31; Ayrıca bk. Buhârî, Enbiyâ 54; Kader 15; Müslim, Selâm 92-95)

Tâun yani vebâ hastalığı zamanında kitle halinde ölümlere sebep olan bulaşıcı bir hastalıktı. Günümüzde yaşadığımız koronavirüs salgınını bu şekilde değerlendirebilir hadisten kendimize ders çıkarabiliriz.

7 Haziran 2018 Perşembe

Seher Vaktinde Yapılan Nefis Muhasebesi

Sabahın ilk ışıkları parlamadan önce sabah namazını edâ etmişti. Ardından tesbihata başlamış, dilindeki tahlil, tahmid ve tekbirler dışarıda ötüşen (zikreden) kuşların sesleriyle birleşmişti. “Ne de güzel zikrediyorlar Rablerini... Hem de her gün aynı vakitte... Nankör olan biz insanlara nazaran kulluk görevlerini yerine getiriyorlar” diye düşündü ve Rabbinin kitabında onlar için şöyle dediğini hatırladı:

“Görmez misin ki göklerde ve yerde olanlar, havada kanatlarını açarak hareketsiz gibi duran kuşlar Allah’ı tesbih ederler. Hepsi duasını ve tesbihini bilmekte, Allah da onların bütün yaptıklarını bilmektedir.”
(Nur Süresi, 41)

Bu ayetle birlikte nefis muhasebesi içerisine girmişti. Hatalarını, günahlarını, kalp kırmalarını, öfkelenmelerini düşündü. Ve samimiyetle Allah’a tövbe etti “Estağfirullah” tesbihini yüzlerce kez söyleyerek... Allah’ın affedici olduğunu biliyordu ama kendinin affedilmeye layık bir kul olduğunu düşünmüyordu. Affedilme duasıyla tekrarladı o tesbihi. Ardından diğer tesbihe geçti. Rabbinin büyüklüğünü ve O’ndan başka ilah olmadığını düşündü ve “La ilahe illallah” dedi 100 defa. Bu kelimeleri söylerken Allah’tan başka ilah olmadığına gerçekten iman edip etmediğini sorguladı. Tabiki Rabbinin gerçek ilah olduğuna inanıyordu ama Rabbine bağlı olmadığı kadar başka şeylere olan bağlılığını hatırladı. Kaybetmekten korktuğu malını, mülkünü ve mevkisini düşündü önce. Para kazanma hırsının ne kadar fazla olduğu aklına geldi. Parasından dolayı insanlar tarafından kendine verilen değeri ve gururlanıp koltuklarının kabardığı anı düşündü. Para kaybedip insanların gözündeki değerinin düşmesine, Rabbi katındaki değerinin düşmesinden daha çok üzüleceğini düşündü ve gözyaşlarına boğuldu. Bir taraftan tesbihini çekiyor diğer taraftan da hatalarını düşünmeye devam ediyordu. Sonra çocukları geldi aklına... Çocuklarına verdiği değeri ve harcadığı emeği Rabbi için harcıyor muydu acaba? Ve sevgili peygamberinin “Sizden biriniz beni çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olamaz.” hadisine mazhar olmuş muydu? 

Sorularının cevaplarının “hayır” olması hatalarını farkettirmişti. Ve bunları kendisine farkettiren Rabbine hamdetti O’nu azametiyle tesbih ederek. Rabbinin en sevdiği tesbih olan “Subhanallahi ve bihamdihi subhanallahil azîm” sözlerini tekrarladı 100 defa. Bu tesbihi günde 100 defa söyleyenin deniz köpüğü kadar günahı olsa bile affedileceğini müjdeliyordu sevgili peygamberi. Bunu hatırladığı esnada en Sevgili’ye selam göndermek istedi 100 defa “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed” diyerek. O en Sevgili hakkında düşünecek o kadar çok şeyi vardı ki... Her şeyin En iyisiydi O. En iyi evlat, en iyi torun, en iyi yeğen, en iyi eş, en iyi baba, en iyi arkadaş ve en iyi kuldu. O’nun gibi olmak için dua etti Rabbine. O’nun gibi güzel ahlaklı olmayı, sabırlı olmayı, tevekkül sahibi olmayı, kalbini sadece Allah sevgisiyle doldurmayı, insanlara karşı kırıcı olmamayı, çocuklarına ve anne babasına “of” bile dememeyi, sekinet sahibi olmayı, cömert olmayı, İslamı dünyanın dört bir tarafına duyurabilmeyi o kadar isterdi ki... Bunun için de dua etti Rabbine, kabul olmasını ümit ederek.

Ümitle bir kez daha sığındı ve güvendi yaradanına. O’nun kendine yettiğini ve ne güzel bir vekil olduğunu tekrarladı 100 defa “Hasbünallahi ve ni’mel vekîl” diyerek. Ateşe atılmak üzere olan İbrahim peygamberin bu tesbihi söylediğini hatırladı. Kendisi için birşey yapmasını isteyip istemediğini soran Cebrail’e bu tesbihle cevap verdiğini ve sonunda ateşin onu yakmadığını hatırladı. İbrahim peygamber gibi ateşe atılmasa da hayatın zorluklarıyla karşılaşan herkesin bu tesbihle rahatlayabileceğini düşündü.


Son olarak “La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azîm” tesbihini söyledi 100 kere. Tüm zorluklara, sıkıntılara, buhranlara hatta rahatlığına karşı Rabbine tevekkül etmesi gerektiğini biliyordu. “Senden ne geliyorsa kabulümdür Rabbim” diyebilmek ve bu felsefeyle yaşayabilmek ağır geliyordu nefsine. Tesbihi tekrarlarken bunları düşündü ve herşeyin sahibi Yaradanın ona da  saadet-i ebediyeye gidecek bir kapı açması için dua etti.

27 Nisan 2018 Cuma

Yoldaki İşaretler - Seyyid Kutub

Yoldaki İşaretler
Seyyid Kutub

Örnek Bir Kur'an Nesli

Allah Rasûlü'nden (sav) Ömer bin Hattab'ın elinde Tevrat'dan bir sahife görünce kızar. Şöyle buyurdu: "Allah'a yemin olsun, eğer Musa aranızda yaşıyor olsaydı, ona, bana uymasından başka birşey caiz olmazdı."

Allah Rasûlü'nden amacı ilk oluşum devresindeki bu nesli, beslendiği kaynağa bağlamaktı. Kendilerini ihlasla sadece O'na vermelerini, yollarının sdece O'nun yöntemi üzerine olmasını sağlamaktı. Ömer bin Hattab (a)'a kızması, onun başka bir kaynaktan beslendiğini görmesindeydi. 

Allah Rasûlü'nden Kur'an-ı Kerim'e dayanan İlahi bir yöntemden başka bir kaynağın etkisinden uzak, kalbi temiz, aklı temiz, anlayışı temiz, bilinci temiz bir nesil yetiştirmek istiyordu.

O nesil, işte yalnızca bu kaynaktan beslendi. Tarihte tek olması, bu yüzdendir. Sonra kaynaklar çoğaldı, karıştı... Sonraki nesillerin beslendiği kaynağa, Grek felsefesi ve mantığı, İran mitolojisi ve düşüncesi, Yahudi İsrailiyatı, Hristiyan ilahiyatı ve diğer çökmüş medeniyet ve kültürlerin kalıntıları karıştı. Bütün bunlar, aynı şekilde, Kur'an-ı Kerim'in tefsirine, kelam ilmine, fıkıh ve usule de bulaştı. O nesilden sonraki nesiller, işte bu bulanık kaynaktan yetiştiler. Ve o nesil kesinlikle bir daha gelmedi.

Şüphesiz, bütün nesillerle o seçkin örnek nesil arasındaki belirgin farkın yemek ve en büyük etken, onlarda sadece ilk kaynağın bulunmasıydı.

***

Onlar, yani ilk nesil, Kur'an'ı kültür ve bilgilerini geliştirmek, zevk almak, yararlanmak için okumuyorlardı. Onlardan her biri Kur'n'ı salt kültürel bir tat almak, incir çekirdeğini doldurmayan ilmî ve fıkhî konularda bilgilerine birşeyler ilave etmek için de okumuyorlardı. Onlar Kur'an'ın kendisine ve içinde bulunduğu topluma Allah (cc)'ın ne buyurduğunu, kendisinin ve toplumun yaşadığı hayat hakkında ne dediğini öğrenmek için yaklaşıyorlardı.

***

Yine onlardan hiçbiri bir oturuşta fazla Kur'an okumazdı. Çünkü okuduğu kadar, görev ve yükümlülüklerinin omuzuna bindiğinin farkındaydı. İbni Mesudunu (ra)'dan rivayet edilen hadisten anlıyoruz ki, onlar ezberleyip onunla amel edinceye kadar on ayetle yetinirlerdi. 

İşte bilinç... Uygulamak için okuma, bilgilenme bilinci... Onlara Kur'an'ın bilgi ve haz ufukları açılıyordu. Eğer salt araştırma niyetiyle bu işe yönelmiş olsalardı, bu kapılar onlara açılmazdı. İşleri yürüyor, sorumluluklarının yükü hafifliyordu. Kur'an kişiliklerini yoğuruyordu.

***

Kur'an hazinelerini kendisine şu ruhla yönelenlere açar: Amel etme niyetiyle bilgilenme ve okuma ruhu. O, entellektüel bir haz alma, bir edebiyat ve fen kitabı, kıssa ve tarih kitabı olarak gelmemiştir. Ki o, bunların hepsini içermektedir. O, ancak, bir yaşama biçimi, katıksız, İlahi bir yöntem olarak gelmiştir. Allah bu yöntem uyarınca, Kur'an-ı Kerim'i bölüm bölüm indirmiştir. Bazısı bazısını takip eder: "Kur'an'ı, insanlara ağır ağır okuman için, bölüm bölüm ve gerektikçe indirdik." (İsra 106)

***

Bugün biz, İslamın daha önce tanık olduğu türden bir cahiliyenin, belki de daha da sapkın bir cahiliyenin içindeyiz. Çevremizde her ne varsa cahilidir: insanların anlayışları, inançları, adetleri, gelenekleri, kültürel kaynakları, sanatları, edebiyatları, yasaları... Hatta çoğumuzun İslami kültür, İslami kaynak, İslami felsefe, İslami düşünce diye bildiği şeyler... Bunlar da bu cahiliyenin ürünüdür.

***

İslamın daha önce yetiştirip çıkardığı türden yeni nesil, artık içimizden çıkmıyor.

***

O ilk dönem insanlarının beslendiği arı kaynağa, hiçbir şeyin karışmadığı, hiçbir şüphenin bulunmadığı arı kaynağa dönmek zorundayız.
***
Ona yöneldiğimizde salt araştırma ve yararlanma amacıyla değil, uygulamak ve amel etmek için okuma amacıyla yönelmeliyiz. Bizden ne olmamızı, niçin olmamızı istediğini öğrenmek için ona yöneleceğiz. Bu yolda yürürken Kur'an'ın o muhteşem güzelliği, o şaheser kıssaları, oradaki kıyamet sahneleriyle karşılaşacağız.... Bizim amacımız şunları öğrenmektir: Kur'an bizden ne yapmamızı istiyor? Sahip olmamızı istediği bütüncül (külli) anlayış nedir? Allah Hakkı'nda ne tür bir düşünceye sahip olmamızı istiyor? Ahlakımızın, yaşam tarzımızın, günlük yaşama düzenimizin nasıl olmasını istiyor?

***

Bizim amacı öz bu toplumu değiştirmek için önce kendimizi değiştirmektir. İlk yükümlülüğümüz bu toplumun gerçeğini değiştirmektir. Yükümlülüğümüz bu cahili varlığı temelden değiştirmek...

***

Seçkin örnek neslin çıktığı gibi, bizim de cahiliyeden çıkabilmemiz, kurtulabilmemiz için girmemiz gereken yolun yapısını konumumuzun gereğini kavramamız çok yararlı olacaktır.

Kur'anî Yöntemin Yapısı

Allah Rasulü (sav) gönderildiğinde, Arap yarımadasında ahlaki durum çeşitli açılardan en aşağı seviyedeydi. Bununla birlikte toplumda bedevilere ait biz faziletler de vardı.
***



***

İslam Yöntemi, hipotezlerle uğraşan bir teori değildir. O, gerçekle ilgilenen bir yöntemdir. Öyleyse öncelikle la ilahe illallah akidesini kabul eden, egemenliğin yalnızca Allah'a ait olduğuna inanan ve bunu O'ndan başkasına vermeyi reddeden, bu ilkeye dayanmayan hüküm ve kanunları elinin tersiyle iten müslüman bir toplumun kurulması şarttır.

Bu toplum fiili olarak oluştuğunda pratik bir hayat kimliği kazanır; dolayısıyla düzenlenmeye, hukuki bir görünüm kazanmaya ihtiyaç hisseder. İşte o Zaman bu din, sistem ve yasalara temelden teslim olan, diğer sistem ve yasaları da temelden reddeden bir toplumun içinde sistemini yerleştirmeye, kanunlarını koymaya başlar.

***

Şeriata ait ayrıntılara girmeden önce ilke olarak, öncelikle kalplerin ihlasla Allah'a bağlanması, yalnızca O'na ibadet ettiğini ilan etmesi, sadece O'nun şeriatını kabul edip, diğerlerini bütünüyle reddetmesi gerekir.

İstek ve Arzu'lar, ihlasla Allah'a ibadet etmekten, O'ndan başkasının egemenliğinden kurtulmak fikrinden doğmalıdır; sunulan düzenin diğer düzenlerden bir takım konularda üstün olmasından değil.

***

Teorik bir şekilde değil de, canlı pratik bir kimlik kazanan akideden meydana gelen yapının tamamlanması için Kur'an "bölüm bölüm" ve "ağır ağır" indirilmiştir.

Bu dinin da davetçileTi, bu dinin kendisinin Rabbani olduğu gibi yönteminin de Rabbani olduğunu bilmeleri gerekir...

Yine bilmeliler ki, bu din, itikadi anlayışı; buna bağlı olarak pratik hayatı değiştirmeye geldiği gibi; itikadi anlayışı ve pratik hayatı değiştiren yöntemi de değiştirmeye gelmiştir. Ümmeti kuracak bir akideyi yerleştirmek için gelmiştir...

Açıkladığımız şekilde çalışma yöntemini öğrendikten sonra, bu yöntemin "asıl" olduğunu bilelim. O, bir aşamaya, bir çevreye, bir müslüman cemaate ait yöntem değildir. Bu din, her vakit, ancak bu yöntemle oluşumunu gerçekleştirir.

***

Müslüman Toplumun Doğuşu ve Özellikleri

O, islama teslim olmayı; kulların Rabbine teslim olmasını, onları kula kulluktan kurtarıp, Allah'a kul olmasını, hayatın her kesitinde insanları kulların egemenliğinden, onların koyduğu şeritlerden, değerlerden, geleneklerden kurtarıp, sadece O'nun egemenliğine, O'nun şeriatine boyun eğmesini amaç edinir.
...
İnsanlar, büyümeleri, gelişmeleri sağlıklı ve hasta olmaları, yaşam ve ölümleriyle ilgili Allah (cc)'ın koyduğu kanunlara uymaya mahkumdurlar. Aynı şekilde, toplumsal yaşamlarında, kendi iradeleriyle yaptıkları hareketlerin sonuçlarına katlanmak durumundadırlar.
...
Hayatın her kesitinde Allah'ın şeriatını hakim kılmalıdırlar.

***

İlk dönemden sonra, İslami teorik temelin yani akidenin, dinamik organik bir toplumda temsil edilmeye nasibi olmamıştır.
...
Yeni toplumu Allah Rasulü'nün (as) ve ondan sonraki bütün İslami yönetimlerin eksenine yerleştirmek yani insanları tek olan Allah'ın uluhiyetine, rubûbiyetine, varlığına, egemenliğine, otoritesine, şeriatine döndürmek için izlenecek yol Allah'tan başka ilahın bulunmadığına, Muhammed'in (sav) Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet eden herkesin velayetini cahili dinamik toplumdan, yani içinden geldiği toplumdan, bu toplumun yönetiminden alıp İslami yönetime sahip olan yeni eylemci, organik İslami topluma teslim etmek olmalıdır.

İnsanın islama girdiği ilk andan, yani Allah'tan başka ilah bulunmadığına, Muhammed'in (sav), Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet ettiğini söylediği andan itibaren bu teslimiyetin gerçekleşmesi gerekir. Çünkü müslüman toplumun varlığı ancak bununla sağlanır.

***

Arap, İranlı, Suriyeli, Mısırlı, Faslı, Türk, Çinli, Hindli, Bizanslı, Yunanlı, Endonezyalı, Afrikalı ve diğer ulus ve milletlere ait bir çok insan İslam toplumunda bir araya gelmiştir. Birlikte bir dayanışma ve ahenk içinde, İslam toplumunu, İslam uygarlığını kurmak için hepsi özelliklerini ortaya koymuştur. Bu büyük uygarlık, hiçbir zaman "Arap Uygarlığı" olmadı. Daima "İslam Uygarlığı" olarak kaldı. Hiçbir dönemde ulusal bir uygarlık olmadı. Daima akidevî idi.

***

Onların benzerleri hakkında Allah'ın şöyle dediği kişilerdir:

"De ki: Size amel bakımından en çok ziyanda bulunanları haber verelim mi? Dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlar. Unlar Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü onlar değer vermeyeceğiz. İşte onların cezası, inkarlarına, peygamberlerimizi ve ayetlerimizi alaya almalarına karşılık olarak cehennemdir." (Kehf, 103-106)

Allah Yolunda Cihad

İslamın amacı kesinlikle kendi akidesini zorla benimsetmek değildir. Bununla beraber İslam soyut bir akide de değildir. Dediğimiz gibi İslam, insanın kula kulluktan kurtuluşunun genel bir ilanıdır. Önce insanın insana egemenliği temeline, insanın insana ibadet etmesi temeline dayanan düzen ve hükümetleri yok etmeyi amaç edinir.

***

Ebû Bekir, Ömer, Osman, Bizans ve İranlıların Arap yarımadasına olan düşmanlıklarından emin olsalardı, İslamı yeryüzünün diğer bölgelerine ulaştırmaktan vazgeçip yerlerinde otururlar mıydı acaba?
...
O, ancak kendisiyle insanlar arasında engel bulunmadığı Zaman dille, tebliğle cihad eder, özgürce onlara seslenir. Ve onlar bu durumda bütün etkilerden uzaktırlar. İşte bu noktada "dinde zorlama yoktur". Ama maddi engel ve etkiler varsa, insanın kalbine ve aklına seslenebilenk için öncelikle bunların yok edilmesi gerekir.
...
Eğer cihaddan amaç, bir bütün olarak, uygun araçlara, fiili yapıya karşı çıkan insanın kurtuluşunu hedefleyen bir ilan ise o zaman cihad, davet için zorunluluktur.
...
Allah müslümanlara Mekke'de ve Medine'ye yapılan hicretin ilk döneminde savaştan uzak durmalarını emretti. Ve onlara şöyle emredildi: "(Savaştan) elinizi çekin. Namaz kılın. Zekat verin." (Nisa 77)

İslam Bizatihi Uygarlıktır

Ailenin toplumun temeli olduğu ve ailenin temeli, iki eş arasında "iş bölümü" ilkesine dayandığında, yeni neslin yetiştirilmesi, ailenin en önemli görevlerinden biri kabul edildiğinde bu toplum uygar olur. İslami düzende bu tür bir aile, önceki bölümde işaret ettiğimiz insani değer ve ahlakın doğup geliştiği çevre olur. Yetişen nesilde bu apaçık görülür. Aile kurumunun dışında başka bir kurumda bunun gelişmesi imkansızdır. İfade ettikleri gibi, özgür cinsel ilişkiler sonu meydana gelen gayri meşru nesil toplumun temeli olunca, iki cins arasındaki ilişkiler, ailedeki görev ve iş bölümü ilkesine değil de, heva, heves ve arzulara dayanırsa; kadının görevi süslenmek, azdırmak, fitne çıkarmak olursa; kadın yeni nesli yetiştirmekle ilgili görevini ihmal ederse, şöyle ya da böyle otelde, gemide, uçakta işçi olursa; gücünü insan sanayisine değil de, maddi üretimin insan sanayisinden sözüm ona daha pahalı, daha değerli, daha şerefli olmasından dolayı, maddi üretim ve araç sanayisine harcarsa, işte o zaman bu toplum insani ölçü ile uygarlık alanında geri kalmış ya da İslami terminoloji ile cahiliye toplumu olmuş olur.

...

Çağdaş cahili toplumlarda ahlak kavramı, insanı hayvan özelliğinden ayırarak dar bir anlamda ele alınmaktadır. Bu tür toplumlarda gayrı meşru cinsel ilişkiler ahlaki rezalet alarak değerlendirilmez. Ahlak kavramı neredeyse ekonomik ve -bazen de devlet çıkarı söz konusu olduğunda- politik işlere münhasır kılınmıştır.

Örneğin Christina Keller ile İngiliz bakan Brofuma arasındaki rezalet, İngiliz toplumuna göre cinsel yönden değil, Christina Keller'in bir Rus Deniz ateşkesisin kız arkadaşı olmasındandır. Bakanın bu kızla olan ilişkisi, devlet sırrının açığa çıkma tehlikesini de beraberinde getiriyordu... Rusya'ya kaçan İngiliz be Amerikan casus ve görevlilerin yaptıkları rezaletler de gayri meşru cinsel ilişkilerden dolayı değil, devlet sırlarının ifşa edilmesi tehlikesi nedeniyle ayıp sayılmıştır.

...

Bir neslin hayvani özelliklerden uzaklaşıp insani olanlarla bezenmesi ancak emniyet ve duygusal istikrarın hakim olduğu, dış etkilerle sarsılmayan, iş bölümü Temel'ine dayanan aile kurumuyla gerçekleşebilir.

***

"Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşıyorsunuz? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size haber verenden sakını , davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum." (Şuara, 128-135)

...

"Yeryüzünün süslenip bezendiği ve yerin sahiplerinin bütün bunlara malik olduklarını sandıkları anda gece veya gündüz buyruğumuz o yere gelmiş ve sanki dünde yerinde yokmuş gibi orayı hiçbir şey bitmemizle çevirmişizdir." (Yunus, 24)

...

"Dedim ki, Rabbinizden bağışlanma dileyin, doğrusu O çok bağışlayandır. Size gökten bol bol yağmur indirsin, sizi mal ve oğullarla desteklesin, sizin için bahçeler var etsin, ırmaklar akıtsın." (Nuh, 10-12)

***

Bu toplumdaki her bireyin konumu ve görevi hareket sırasında belirlenir. Bireylerle görevleri arasında uyumun sağlanmasıyla bu toplumun organik oluşumu tamamlanır. 

(Ben bu cümleden herkesin karakterine ve meziyetine göre tebliğ etme metodunu kullanmasının daha iyi olacağını anladım. Yani kimisi hitabetiyle, kimi öğreticiliğiyle, kimi yazısıyla, kimi aktif olarak koşuşturmasıyla vs. Siz nasıl anladınız?

***

İslam Düşüncesi ve Kültür

Allah'ın şeriatı insan hayatının düzenlenmesi için Allah'ın teşri ettiği herşeydir. Bu, itikad ilkelerinde, ahlak ilkelerinde, davranış ilkelerinde, bilgi ilkelerinde tezahür eder. İtikad ve düşüncede, bu düşüncenin bütün dinamiklerinde ulûhiyetin gerçekliğinde, görünen ve görünmeyen yönleriyle evrenin gerçekliğinde, yine görünen ve görünmeyen yönleriyle hayatın gerçekliğinde, insanın gerçekliğinde, bütün gerçeklikler arasındaki ilişkilerde, insanın onlarla olan alış verişinde tezahür eder.

***

Müslüman akideyle, varlığa dair genel düşünceyle, ibadetle, ahlak ve davranışla, değer ve ölçülerle, politik, ekonomik, sosyal düzenin ilke ve kurallarıyla, insan hayatının temellerinin ve insan tarihinin yorumuyla ilgili hususları ve Rabbani kaynağın dışındaki bir kaynaktan alma hakkına sahip değildir. Bunları da ancak dinine, takvasına, itikadına güvendiği bir müslümandan alabilir. 

Kimya, fen, biyoloji, astronomi, tıp, sanat, ziraat, sadece yönetim sanatı açısından yönetim, bilimsel çalışma ve savaş yöntemleri vb. alanlarla ilgili bilgileri hem müslüman hem de müslüman olmayandan alabilir. Müslüman toplumun kuruluş temellerinden biri de, bütün bu alanlarda yeterli sayıda elemanın yetiştirilmesini farzı kifaye olarak görmesidir. Bazı kişilerin bu konuda uzmanlaşması gerekir.

...


Felsefi yönelişlerin, insan tarihinin yorumuyla ilgili yönelişlerin, genel yorumlar içermeyen gözlem ve değerlendirmelerin dışındaki psikolojik akımların, ahlak konularının, karşılaştırmalı dinler araştırmaları yapan akımların, gözlem, istatistik ve