14 Haziran 2023 Çarşamba

Şahit Olduklarım ve Ben

 


Bir gün yüzü olmayan bir insana şahit oldum. Yüzsüz diyorlar sanırım bu kişilere… Hatalarının hayasını geçtiğini anladığım için konuşma gereği bile duymadım. 


Bir zaman sonra gururlu bir insanla karşılaştım. Etrafındaki insanları bir nokta gibi gören, dünyanın sadece kendi etrafında döndüğünü zanneden, sadece kendi söylemlerinin doğru olduğuna inanan biri… Böyle bir kişinin yanında sessiz kalmanın en doğru şey olduğunu düşündüm.


Başka bir gün ise, arkadaşının yüzüne çok iyi davrandığı halde arkadan bir düşman edasıyla konuşan birini tanıdım. Diyecek bir şey bulamadım. 


Gün geldi, doğup büyüdüğü toprakları küçümseyecek kadar burnunun havalarda olduğu, sonradan görme zenginler tanıdım. Estetikli burunlarını ön plana koyarak çektikleri fotoğraflarına bakakaldım sadece…


En acı olan ise bir babaya olan şahitliğimdi… İşini halletmek için o anda yalan söylemesi gerekirken söylemeyen çocuğuna ateş püsküren bir baba… Sonra çocuğuna baktım… İçinde biriktirdiği öfkenin kaynağını farkettim. Onu anlamaya çalıştım…


Başka bir gün bir hocaya şahit oldum. Şahit olduklarımı söylemek bile içimden gelmiyor. Amacı Allah’ın dinini dünyaya yaymak olan biri hakkında konuşmak bana düşmez dedim kendi kendime…


Dünya bu şekilde dönüp giderken çok güzel insanlarla da karşılaştım elhamdülillah. Mesela, ağzı dualı yaşlılar, verdiği borcu helal eden zenginler, haline şükreden, kalbini sadece Allah’a dayayan fakirler, yedirmeyi seven kerim kişiler, her hafta düzenli hasta ziyareti yapan aileler, sıla-ı rahimi önemseyen babalar, kendisinin olmasa bile başkasının mutluluğundan mutlu olan kardeşler, ütü yaparken bile hadis ezberi yapan mü’mineler, sabah namazında okuyabilmek için Yasin sûresini ezberlemeye çalışan saliha hanımlar, kendinden küçükleri arayıp hal hatır soran nene ve dedeler, komşusu açken tok yatamayanlar, faize hiç bulaşmayanlar, başkasının hidayeti için çırpınanlar…


Bu son yazdıklarımdan sonra içim rahatladı. Bir oh çektim. Sonra da dönüp şöyle bir kendime baktım. İyileştirmem gereken huylarım varken etrafla çok ilgilenmemem gerektiğini farkettim. Bu farkındalığımı sürdürebilirim inşallah…


Foto: pixabay.com

11 Haziran 2023 Pazar

Put Kırmaya Var mısınız?


Peygamber Efendimiz (sav) Mekke’yi fethettiği zaman Kabe’nin içinde ve dışında olan putları kırarak Kabe’yi putlardan temizlemişti. Mekke dışında bulunan üç büyük putu kırmaları için de üç büyük sahabiyi görevlendirmişti. (Halit b. Velid’i Uzza putunu, Amr b. As’ı Suva putunu, ensardan olan Said b. Zeyd’i  Medineliler’in büyük putu olan Menat putunu kırdı.)

Onlar bu putları kırarlarken “la ilahe illallah”a gönülden iman ediyorlardı. “La ilahe” ile “kalbimizde artık put yok” sözünü ikrar ederken,  “illallah” ile “yalnızca Allah vardır” cümlesini iliklerine kadar hissediyorlardı. O sebeple “la ilahe illallah” cümlesi zikirlerin en efdaliydi Rasulullah (sav)’ın söylemiyle… Bu sözü söyleyene cennet garantisi vardı. Ama Ebû Cehil ve diğerleri bunu kolaylıkla söyleyemiyorlardı. Çünkü söyleyen kişi bu sözün hakkını vermeliydi, hayatını değiştirmeliydi, putları tamamen reddederek iman etmeliydi.


Biz ise “la ilahe illallah” zikirlerinin çatısı altında doğduk elhamdulillah. Anne karnındayken belki duyduk o sesi... Doğduktan sonra kulağımıza o ses söylendi. Namazlarda tekrarladık defalarca… Ama anlamını tam kavrayabildik mi acaba? Yani biz kendi içimizdeki putları kırabildik mi? Yoksa daha fazla put mu ürettik kendimize?


İsmet Özel, Üç Zor Mesele isimli kitabında şöyle diyor:


“Modern zamanda ateizmin gerçek yüzünü putperestlik şeklinde görmek mümkün olmuştur. İnsanlar artık aya, güneşe, Lât ve Menât putuna tapmıyorlar ama devlet adamlarına, piyasaya, makinalara, teşkilatlara, teorilere tapıyorlar.”


Biraz dikkat edersek ne kadar çok şeyi putlaştırdığımızı, Allah’a kul-köle olmamız gereken yerde nelere kul-köle olduğumuzu bulabiliriz.


Nefsimize şöyle bir soralım: Hayatta en fazla önem verdiğimiz şey nedir?


Kimimiz para diyecektir, kimimiz makam-mevki, şan-şöhret… Bir diğeri bilgi diyecektir, öbürü akademik kariyer… Biri fiziki güzellik diyecektir, diğeri soy-sopa, ana-baba ve çocuğa bağlılık…. Biri hayatını “el ne der” anlayışıyla yaşamak diyecektir, diğeri “sadece ben”…


Bu saydıklarım ve sayamadıklarım eğer Allah’ın rızasının önüne geçiyorsa maalesef putlarımız oluşmaya başlamış demektir. Yani para, şan-şöhret, güzelliğe bağlılık, el ne der anlayışı vs. şeyler put olmuştur. Düşünebiliyor musunuz çocuğumuzu ve ana babamızı putlaştırdığımızı? Bunlar dışında, temizliğe adadığımız evimiz, uğruna kendimizi kaybettiğimiz futbol, “her şeyin doğrusunu o bilir” diye yücelttiğimiz devlet adamları ve bağlandığımız ideolojiler de put olmuştur.


Burada bize düşen putlardan nefsimizi arındırmak olmalıdır. Belki de, Efendimiz (sav)’in putları kırarken söylediği “Hak geldi, batıl zail oldu. Batıl zail olmaya mahkumdur. (İsra, 81)” ayetini orjinalinden günde birkaç defa tekrarlamak kalbimizdeki putları kırmamızı kolaylaştırır. Ne diyeyim, denemekte fayda var…


Foto: istock.com 


26 Mayıs 2023 Cuma

İsrafı Kur’an ve Sünnetle İlişkilendirmeyi Unuttuk mu?

 


Allahu Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de:


“Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz. Çünkü O, israf edenleri sevmez.” (A’raf, 31) buyurmuştur. 


Peygamber Efendimiz (sav) de bir hadis-i şerifinde:


“Bir nehrin kenarında abdest alsanız bile suyu israf etmeyiniz.” buyurmuştur.


Eskiden beri büyüklerimiz bize boş yanan lambaları söndürmemizi, suyu boşa harcamamızı, erken yatıp erken kalkmamızı öğütleyip dururlar. Bu öğütlerin ardında aslında su, elektrik ve zaman israfının önüne geçmek vardır. Ancak biz insanlar bu öğütleri hep parayla yada otoriteyle ilişkilendirdik. Yani fazla fatura ödememek için suyu az harcadık, bir büyüğümüz bir şey demesin diye lambaları söndürdük yada iş verenin gözüne girmek için tasarruf ettik.


Bir akraba ziyaretine gitmiştik. Tuvalet musluğunun boşuna aktığını görünce ev sahibine söyledim. “Ha, önemli değil. O suya para vermiyoruz zaten” dedi. O zaman anladım ki “Para verilmeyen yerde israf helalmiş (!)”. 


Başka bir yerde, bir Kur’an toplantısı vardı. Sonunda yemek verildi. Mutfağı toplayan ablalar hiç ellenilmeyen tabaklardaki yiyecekleri çöpe döktüler. Bunu yapan kişiler de kendilerini “titiz” ilan eden kişilerdi. O zaman anladım ki “On kişinin doyacağı yemeği çöpe dökmek temiz olmakla doğru orantılıymış (!).


Başka bir gün kovayla banyo yapan birinin yadırgandığını gördüm. Zamane şartlarında duşu akıtarak banyo yapmak varken eski usül kovalara ne hacet değil mi?


Başka bir yerde ucuzluk vardı. Sırf bu sebeple ihtiyacım ve tarzım olmayan kıyafetten almıştım. Hatta bir-iki sefer giyindim ve birine verdim. Halbuki o aldığımı kendim için değil hediye etmek için alsaydım çok daha makbule geçerdi.


Çok ilginç olan şu bilgiyi de sonradan öğrendim. Tabakta yemek bırakmak ilericilik, tabağını temizlemek de gericilikmiş. O zaman anladım ki, bu sebeple filmlerde yemekler hep tabakta bırakılıyor ve böylece insanlar üzerinde algı oluşturulmak isteniyormuş. Halbuki küçüklüğümde bir teyzeden şöyle duymuştum: “Tabaktaki her pirinç tanesi ‘la ilahe illallah’ der. O sebeple tabakta pirinç bırakmamak gerek!” 


Çelişkiler… çelişkiler…


Bu sayılanların bazen israf olduğunu farketmiyoruz yada boş veriyoruz. Halbuki abdest alırken musluktan akıttığımız incecik suyla da abdest oluyor. Ketıl kullanarak ısıttığımız su ocakta da aynı zamanda ısınıyor. Bir yeri silmek için bir parça havlu kağıt da yeterli olabiliyor. Çöpe gidecek yemekle sokak hayvanları doyabiliyor. Tabağımızı sünnetlemek ise Peygamber (sav)’den geliyor.


Şu ayet bizi kendimize getirmeli:


“Çünkü saçıp savuranlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür.” (İsra, 27)


İsrafı parayla yada otoriteyle ilişkilendirmek yerine Kur’an ve sünnetle ilişkilendirirsek daha doğru bir iş yapmış oluruz. Belki o zaman boş yere akıtmadığımız sudan dolayı sevap hanemiz kabaracak, kim bilir… 


Foto: pixabay.com 




21 Mayıs 2023 Pazar

Para Para Para


“Gariptir insanoğlu neler yaratmış 

Yarattığı her bugün dünü aratmış 

Aklı ile herşeyin sırrını bulmuş 

Kendi yarattığı putun kölesi olmuş 


Para, para, para 

Varlığı bir dert yokluğu yara”


Bu şarkıyı bilmeyenimiz yoktur. Ama sözlerine bu denli dikkat ettik mi bilmiyorum. Nitekim dilimizden çıkan sözler aklı, akıl kalbi, kalp de ruhu etkilemeye başlıyor ve artık o sözler hayat felsefemiz oluyor. Bazen putumuz oluyor. Ve bugün bizim dilimizde hep aynı şey konuşuluyor. Para para para…


  • Üniversitede bölüm seçerken para getiren meslek hangisiyse öncelikle onu düşünmüyor muyuz? 
  • Para için çalışmıyor muyuz?
  • Bir yerlere gelip mevkimizi yükseltmek ve çok para kazanmak için sosyal çevremizi genişletip o sebeple arkadaşlık yapmıyor muyuz? 
  • Zengin bir eşe sahip olmak, eğitimli olmaktan daha önemli değil mi?
  • Para kazanmak için çocuklarımızı ve kendimizi sosyal medyaya kurban etmiyor muyuz?
  • Yaşlılıklarında anne babamızla ilgilendiğimiz zaman kendilerinden gelecek az miktar emekli maaşının sözünü etmiyor muyuz? Hatta bu sebeple kardeşlerimizle aramızı bozmuyor muyuz?


Tabii, para olmazsa olmaz diyenler çıkacaktır. Ben de buna katılıyorum. Geçinmek için, ihtiyaçlarımızı karşılamak için, eğlenmek için, gezmek için vs her şey için paraya ihtiyacımız var. Ancak para, hayatımızda araç olmaktan çıkıp amaç olmaya başlayınca, değerlerimizin önüne geçince ve bizi biz olmaktan çıkarınca işte orada işler değişiyor.


Mesela bir anne kızı için “Zengin bir kocaya vardın mı okumasan da olur” diyebiliyor. Yada bir baba oğluna para kazanmak için her şeyin meşru olabileceğini, yeri gelince yalana, rüşvete, faize kısacası harama başvurabileceğini yaşantısıyla gösterebiliyor.


Bir gün maddi durumu çok iyi biriyle karşılaşmıştım. Yanındaki bir öğretmene yaptığı ezici davranışı kendisi farketmese de çevredekiler farketmişlerdi. O zaman anlamıştım çoğu ailenin çocuklarına  “öğretmenlikte para yok yavrum, öğretmen olma” lafını neden dediklerini. Çünkü yeri gelince eğitim değil, para konuşuyordu.


Tanıştığım başka birinin de maddi durumu çok iyi değildi. Geçirdiği bir operasyon sonucu yanında kimse yoktu. Birçok kardeşi olmasına rağmen… Maddi durumu iyi olan başka birinin geçirdiği bir operasyonda ise ziyarete gelenler hastaneyi doldurmuşlardı. O zaman da anladım ki “Saygın biri olmanın formülü de paradan geçiyormuş.”


Başka biri ise sonradan sahip olduğu maddiyatı diğerlerinin yanında sergilemekten ve sosyal medyada paylaşmaktan hiç haya etmiyordu.


Eğer paranız çoksa, kendinizi geliştirmek, karakterinize değer katmak, konuşma üslûbunuzu düzeltmek, havalarda olan burnunuzu yere indirmek gibi özellikler ikinci, üçüncü hatta sonlarda kalabiliyor maalesef.


Diğer yandan parayla yapılan iyi şeyler de olmuyor değil.  Mesela çocuk elbiseleri satan bir sosyal medya hesabı kazancının tamamını hayr işinde kullandığını açıklamıştı. Başka bir hanım da mahalledeki yaşlıların temizlik ve yemek ihtiyacını karşılamaya adamıştı kendini. Depremzedelere yapılan yardımlara ise hepimiz şahit olduk. Emekli maaşının hepsini gönderen yaşlılar, hayvanlarını satıp gönderen çiftçiler, yıllar içinde çocukları için yaptığı yatırımın tamamını gönderen anne babalar, kumbarasındakileri  gönderen çocuklar, hac-umre parasını gönderen iyi insanlar. Böyle güzel insanların da olması biraz olsun bizi kendimize getiriyor, özümüzü hatırlatıyor.


Osmanlı zamanında da sadaka taşları olurmuş. İnsanlar ihtiyacı olan parayı alırlar, kalanını ihtiyaç sahibi kardeşine bırakırlarmış. Diğer yandan Ramazan ayında bakkallardaki veresiye defterini gizliden ödeyen hayr sahibi insanlar varmış. O zamandan bu zamana devam eden güzel hayr faaliyetleri de var çok şükür. İşte paranın amaç olmaktan çıktığı yer burası… O amaca ulaşabiliriz inşallah…

9 Mayıs 2023 Salı

Eziklik Psikolojisiyle Vardığımız Nokta



Osmanlı’nın yıkılmasının ardından islamdan uzaklaştırma planlarının uygulanması ve batı kaynaklı düşünce sistemlerinin empoze edilmesiyle muhafazakar kesim ikinci sınıf vatandaş konumuna getirilmişti. Batılı fikirler, batılı giyim-kuşam, Avrupaî hayat tarzı öyle şatafatlı gösterildi ki onlar gibi olmayanlar, dinini  yaşayanlar ötekileştirildi. Manevi değerlerine sahip çıkan bir grup var olmasına rağmen, diğer grupta eziklik psikolojisi baş göstermeye ve batı özentili bireyler ortaya çıkmaya başladı. 

Bu eziklik psikolojisi toplumda da kendini göstermeye başladı. Muhafazakar kesim, kendilerini küçük gören, onların düşüncelerine saygı duymayan, hatta bunu açıkça dile getiren bir kısım sanatçı ve şarkıcıların icra ettikleri sanata hayran oldu. Onların filmlerini dört gözle bekler, şarkılarını hep bir ağızdan söyler, hatta aynılarını icra eder oldu. Sesimiz duyulacakmış, gözümüz başka bir göze değecekmiş, tesettürümüz açılacakmış, namazımız geçecekmiş, düşünemez oldu.


Son yirmi senede devlet otoritesinde değişimler oldu ve artık ikinci sınıf vatandaş olma konumundan çıkıldı. İyice bir rahatlama yaşandı. Başörtüden dolayı eğitimde engel kalmadı, devlet dairelerine girilmeye başlandı. Ama maalesef rahatlamanın etkisiyle önceden içinde bulunulan eziklik psikolojisi fikirleri de darmadağın etti. Dini değerler sorgulanmaya, “niçin”ler artmaya başladı. Ayetler kendilerine göre yorumlanmaya, hadisler “sahih midir?” diye sorgulanmaya başlandı. Yaşanıldığı gibi inanmanın yolları aranır oldu. Kısacası din kılıfına uyduruldu. 


Gün gelir de yine okuma hakkımız elimizden alınırsa, ibadetlerimize engel olunursa, hiç yüzüne bakmadığımız Kur’an-ı Kerim’i toprak altına gömmek zorunda kalırsak, camiler yıkılıp yerine tuvalet inşa edilirse, ezan Türkçe olursa, ayaklı mahkemeler kurulup infaz uygulanırsa o zaman bazı şeylerin farkına varırız. Şu anda rahatlığın etkisiyle hiçbir şeyin farkında değiliz. 


Aslında küçükken ezberlediğimiz “amentü”yü yani “imanın şartları”nı yeniden gözden geçirmeye ihtiyacımız var. Özellikle gençlerin çok ihtiyacı var. Bu ihtiyacı karşılamaya ön ayak olabiliriz inşallah.


Foto: google.com






14 Nisan 2023 Cuma

Boş Sözleri Çöpe Atma Zamanı

 


Ne kadar çok konuşuyoruz değil mi? Sürekli birilerine, bir yerlere laf yetiştirmeye çalışıyoruz. Sayıyoruz, sövüyoruz, kınıyoruz, kırıyoruz, dalga geçiyoruz, ahkam kesiyoruz, yadırgıyoruz. İşin kötü yanı bir şeyleri yanlış yaptığımızın farkına bile varmıyoruz. Zaten dönüp şöyle bir kendimize baksak başkalarına söylenecek hiçbir sözümüz olmadığını görürüz. 


Allahu Teâla kurtuluşa eren ve Firdevs cennetine girecek olan mü’minlerin özelliklerini sayarken “Onlar boş sözden uzak dururlar.” diyor Mü’minun Sûresi 3. ayette. Eğer ağzımızdan çıkacak sözler kurtuluşumuza engelse yazık ki ne yazık bize…


Toplum olarak ve bireysel olarak sükûnete ihtiyacımız var. Biraz kendimize yönelmeye, hatalarımızı görmeye, pişman olmaya, yaralarımızı tedavi etmeye, tövbe etmeye ve affedilmeye ihtiyacımız var. İçinde bulunduğumuz Ramazan ayının şu son on günü güzel bir fırsat… Çöpe atalım tüm boş sözleri ve ağzımızı mağfiret dualarıyla dolduralım. Bize kapılarını sonuna kadar açmış Rabbimiz bizi bekliyor. Affedilmeyi istememizi, O’na yalvarmamızı, göz yaşı akıtmamızı bekliyor. Ve belki de üzerimizdeki afetleri def etmek için bu vesilelere sarılmamızı bekliyor. Haydi O’nun kapısını çalmaya…


Foto: pixabay.com 

17 Şubat 2023 Cuma

Miraç Gecesi Belaların Def’ine Kapı Açabilir

 


Miraç olayının öncesinde Peygamberimiz (sav) hayatının en zor dönemlerinden geçmişti. Peş peşe eşini ve amcasını kaybetmiş, o yılı “hüzün yılı” olarak adlandırmıştı. Bu olayın ardından, islamı yayma noktasında belki bir “umut” olur neticesinde gittiği Taif’te taşlanmıştı. Dönüşünde ellerini açarak ve acziyetini belirterek Rabbine yalvarmıştı. Sonrasında, Rabbi O’nu miraç gibi büyük bir mucizeyle katına almıştı. Mesafeleri aşmış, göklere yükselmiş, yaradanıyla görüşmüş ve birçok hediyelere mazhar olmuştu.


Beş vakit namaz, verilen hediyelerden biriydi. Diğer hediye ise, Allah’a şirk koşmayanların cennete gireceği müjdesiydi. Bir başka hediye, Bakara sûresinin Âmenarrasûlü denilen son ayetleriydi.


Biz de ülke ve dünya olarak zor dönemlerden geçtik, geçiyoruz. Savaşlar, depremler, afetler, terör hadiseleri, parçalanan aileler, vs. birçok eve ateş düşürdü. Bu hadiseler tarihin her döneminde belki daha acı bir şekilde yaşandı ve bitti. Bu zamanlar da gelip geçecek. Biz Müslümanlar olarak yaşadığımız anın kıymetini bilmeli, rahmet günlerini iyi değerlendirmeliyiz.


Miraç gecesiyle birlikte kendimize dönelim. Allah’ın rahmet kapılarının açılacağına inanalım.


Bize bu gece hediye edilen namazla Allah’a yalvaralım. Sıkıntıda olan kardeşlerimizin maddi-manevi sıkıntılarının giderilmesi, zorluklarının kolaylaşması, sağlıklarına kavuşmaları ve vefat edenlerin ilahi lütuflara mazhar olmaları için dua dua yalvaralım Rabbimize… Efendimiz (sav)’in ruhaniyetiyle bağ kurarak “salavat” getirelim. Günahlarımızdan arınalım tövbe-istiğfar getirerek… Estağfirullah, Ya Tevvab, Ya Afüv  tespihlerini çekelim yüzlerce kez… Kardeşlerimize olan sadakalarımızı çoğaltalım. Verilen sadakaların malımızı eksiltmeyeceğini bilakis çoğaltacağını unutmayalım.


Tövbe istiğfarlarla ve vereceğimiz sadakalarla belalar def olacaktır inşallah.


Ve gece sonunda miraçta hediye edilen Âmenarrasûlü’yü okumadan yatmayalım. Bunu her gün alışkanlık haline getirelim. 


Ayette geçen duanın sanki sıkıntılarımıza derman niteliğinde olduğunu hatırlayalım… Şöyle ki:


“Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi cezalandırma! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Üstesinden gelemeyeceğimiz şeyleri boynumuza borç kılma! Bizi bağışla, ayıplarımızı ört ve bize rahmetinle muamele buyur! Sen bizim sahibimiz ve yardımcımızsın; artık inkârcı topluluğa karşı bize yardım et!”


Foto: behance.net

6 Şubat 2023 Pazartesi

Ne idik, Ne olduk? 4 - Sıla-ı Rahim Nerede Kaldı?


Bu aralar hangi ortama girsem aynı muhabbet yapılıyor: “Hiç görüşemiyoruz”


Kardeşimin nikahında, nikah şahidi olan bir bey şöyle bir konuşma yapmıştı: “Biz geleneklerimize, örf ve adetlerimize birbirimize bağlı bir milletiz. Ve bu bağlılıktan dolayı bizde aile kavramı sadece karı-kocadan oluşan çekirdek aileyle sınırlı değildir. Biz anamızla, babamızla, dedemizle, ninemizle, bacımızla, kardeşimizle bir aileyiz.”


Geniş bir aileye sahip olan biri olarak bu açıklamalar hoşuma gitmişti. Nitekim öyle bir zamana geldik ki bir telefona bile muhtaç bıraktık büyüklerimizi.


Cuma günleri hanımlarla bir yerde toplanıp Kur’an okuyoruz. O günü sabırsızlıkla bekleyen yaşlı bir teyze var. Kadıncağız yalnız yaşıyor ve anlattığına göre çocuklarına hasret kalmış. Bir gün toplanamayacağımızı söylemek için telefonla aramıştım teyzeyi. Birkaç dakika sonra da program değişti ve “toplanacağız teyze, gelirsin” diye tekrar aradım. Kadıncağız gelince küçük kızıma harçlık verdi “sen aradın ya çok sevindim” dedi.


Bizler belki ev işi, çocukların okul telaşı, vs derken bazı şeyleri unutur olduk. Yaşadığımız pandemi süreci de insanları birbirinden koparmaya başladı. Bu da belki üst aklın üzerimizde oynadığı bir oyundu, bilemeyiz. Birileri bizi yönetip korku psikolojisine hapsetti ve birbirimizden kopardı maalesef. Bazıları hastalık korkusundan dolayı birbiriyle görüşmemeye başladı. Görüşmek isteyenler de karşı tarafın hassasiyetinden dolayı uzak kalmaya başladı. Böyle olunca oyunda üzerimize düşen görevi bir güzel oynadık.

Pandemi de belki uzaklaşmak için bahane oldu. Zaten sanal ortamdan beslenmeye başlayan bizler misafir kabul etme, hasta ziyaretine gitme, düğünlere iştirak etme, cenaze taziyesinde bulunma, asker uğurlamasına katılma, arayıp hal hatır sorma, vs gibi aslî görevlerimizi unutur olduk. 


İslamın kimyasıyla oynanmaya başlanmıştı demiştim bu yazı dizimin ilkinde. Misafirliğe giden ne yiyip içtiğine bakarsa, akraba arasında yapılan bir hata karşısında özür dilemek yerine ateşe körükle gidilirse, laf atışmalar çoğalırsa, bozulan aile hayatını düzeltmeye çalışan büyükler bulunmazsa, küçük büyüğüne saygı duymaz, büyük de küçüğüne sevgi göstermezse, çocuklar karşılarında örnek alacakları abi-abla-kuzen göremezlerse, sürekli eleştirilere muhatap olurlarsa, hediyeleşme ahlakı bozulursa, herkes önceliği sadece kendine verirse, bencillik artarsa, samimiyet azalırsa, dedikodu çoğalırsa islamın kimyası bozulmaya başlar. Kimyasal bağların birbirinden kopması gibi insanlar arasındaki bağlar da kopar. Ortada sıla-ı rahimden eser kalmaz. Sadece kendi nefsini tatmin etmeye çalışan ve sonrasında da rızık ve sağlık endişeyle ortada dolaşan insancıklar oluşur. 


Halbuki islamın özüne insek, Peygamber Efendimiz (sav)’in şu sözlerine kulak versek bu kadar açıklamaya bile gerek olmadığını görürüz. Şöyle buyuruyor Allah Rasûlü (sav): 


“Rızkının geniş ve ömrünün uzun olmasını isteyen sıla-i rahimde bulunsun, akrabâ ve dostlarını ziyâret etsin, onlara iyilikte bulunsun.” (Buhârî, Edeb, 12)


“Karşılık bekleyerek sıla-i rahim yapan, akrabâyı ziyâret eden bunu lâyıkıyla yapmış sayılmaz. Asıl erdemli kimse, kendisine gelinmese de ziyâret ve ilişkiyi devâm ettirendir.” (Buhârî, Edeb, 15)


Hepimiz bir yerden başlayalım vesselam…


Foto: istockphoto.com 

30 Ocak 2023 Pazartesi

Ne idik, Ne olduk? 3 - Uyuyan Canavar Uyandı



Geçen gün bir kitaba rastladım internette: “Sosyal Medya Canavarı Olmak İster misin?” adında… Bu kitap zannedersem sosyal medyayı daha iyi nasıl kullanacağımıza dair olmalı. Ancak konuya diğer taraftan bakarsak sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri içimizden bir canavar ortaya çıktı. Bu canavar belki içimizde hep vardı ama hareket halinde değildi, kendini dizginliyor ve gösterecek ortam bulamıyordu. Ama nasıl ki bizler sosyal medyayı elimizde istediğimiz gibi oynatır olduk. Uyuyan canavarı uyandırdık. Küfrün en âlâsı ve edepsizliğin en aşırısı orada maalesef. Yapılan sokak röportajlarında insanın duymaktan çekindiği soruları soran kişiler, ona cevap olarak ağzına geleni söyleyen tipler, pervasızca her halini sergileyen aileler, çocuklarını para kazanma uğruna videolara harcayan anne-babalar, vs. Bu videolara sözüm ona tepki gösteren karşı taraf ise içindeki canavarı ortaya çıkartarak ağıza alınmayan yorumlar yapıyor. Video çeken kişinin ne haysiyeti, ne kişiliği, ne dini ne de imanı kalıyor. Özellikle dindar geçinen kişilerin dini koruma adına yaptıkları yorumları görünce “biz ne zaman bu duruma geldik?” demekten kendimi alamıyorum. İslam sevgiyle, sevdirmeyle ve güzel uyarılarla olur. Yerden yere vurunca ele bir şey geçmez. 


Diğer yandan televizyonda gösterilen programlar da işin başka bir boyutu… Dedikodu, kavga, gürültü, ifşa, vs her şey var maalesef. Mesela, yemek ve ikramla ilgili bir program yapılıyor. Yemeğe ve ev sahibine yapılmadık hakaret kalmıyor. Oysa ki biz sevmediğimiz yemeğe bile yapanın gönlü kırılmasın diye “eline sağlık” diyen bir anlayışa sahibiz. Bir başka programda ise misafirliğe gidilen bir evde evin her odası didik didik incelenip sürekli eleştiriler yapılıyor. Programın formatı bu olunca katılımcılar insan olmaktan çıkıp başka bir hâle dönüşüyorlar. Bunları izleyerek de reytingleri artıran izleyiciler aynı davranış tarzını kendi hayatlarına taşıyorlar. Gittiği yerdeki kişileri eleştiriyor, bir şeyleri beğenmezlik yapıyor, akıl veriyor, vs. “Ben doğruları söylüyorum” lafının arkasına da bir güzel sığınıyorlar. Hiç kusura bakmasınlar da doğru sözlü olmak her doğruyu her yerde söylemek değildir. Ayrıca eleştiriyle hakareti birbirine karıştırmamak gerekir.


Eskiden dergahlarda “Edep Ya Hû” yazan levhalar olurmuş. ”Bana edep lütfeyle Ya Rabbi” anlamında duaymış bu. Edebin her şeyden önce geldiği bir zamandan edepsizliği daha fazla nasıl sergileyebiliriz sorusuna cevap arayan zamana geldik. Aslımızda ne olmamız gerektiğini unutunca içimizden canavar ve şeytan çıktı maalesef. Mevlana nasıl güzel söylemiş:


“Eğer şeytanın başını ezmek istersen, gözünü aç ve gör; şeytanı kahreden edeptir. İnsanoğlunda edep bulunmazsa, o gerçekte insan değildir...”


Eğer şeytanlaşmaya doğru gidiyorsak en güzel surette yaratılan bizler aşağıların aşağısına düşeriz hafizanallah… O zaman sonumuz nice olur bilmiyorum!



Foto: istock.com

26 Ocak 2023 Perşembe

Ne idik, Ne olduk? 2 - Doğumgünü “Şey”si

 


Marlo Morgan’ın Avustralya’daki bir kabilede yaşayan Aborijinler’i anlattığı kitabını zevkle okumuştum. Not aldığım çok bölüm oldu. Bunlardan dikkatimi çeken bölümlerden biri doğum günü meselesiydi. Onların hayatını araştırmaya giden Amerikalı gazeteci kendilerinin doğumgünü kutladığından bahsedince sebebini soruyorlardı Aborjinler. Yeni bir yaşa girince her yıl artan mum sayısından, pasta ve armağanlardan söz ediyordu gazeteci. Onlar ise “İnsan yaşlandığı için neden böyle bir kutlama yapar ki?” diye şaşırıyorlardı. Gazeteci onlara “Siz neyi kutlarsınız?” diye sorduğunda ise “Biz daha mükemmel olmayı kutlarız. Bizler eğer geçen yıla oranla daha iyi ve daha bilge  olmuşsak bunu kutlarız. Bunu da ancak kişinin kendisi bilebilir.” diye cevap veriyorlardı. 


Benim çok hoşuma gitmişti bu durum. Daha mükemmel bir insan olduğunu kutlamak… Güzel gerçekten. Peki biz neyi kutluyoruz? Tabiki Avrupa kültüründen bize bulaşmış olan doğum günlerini. Hem de en şatafatlısından…


Bana göre doğum günü kutlamak kişiye verilen değerin eylem halidir. Zaten ben de bu işe çocuklarıma değer verdiğimi hissettirmek için başlamıştım. Ama sonrasında iş çığırından çıktı maalesef. Düşünmem gereken ayrıntıları başta düşünemediğim için kendime kızıyorum doğrusu. Mesela eve gelen misafirlerin hediye derdine düştüklerini düşünememiştim. Yavrularım bu gelen hediyeleri büyük bir hevesle açarken, eve gelen diğer misafir çocuğun içinde kırılmalar olabileceğini düşünememiştim. Kendi el emeğim olsun diye yapmak istediğim pastaya harcadığım zaman kadar maneviyatı geliştirme konusunda zaman harcamadığımı düşünememiştim. Çocuklarım “iyiki doğdun” müziği eşliğinde eğlenirken Avrupa    kültürünü hayatımıza bir güzel soktuğumuzu düşünememiştim.


Halbuki tek amacım çocuklarımı mutlu etmekti. Ama amaç şaştı maalesef. Çocuklarım yine doğum günlerini büyük bir hevesle bekliyorlar ama ben hâlâ düşünemediğim şeylere yanıyorum. Aborijinler gibi bilgeliği kutlayacağımız bir günümüz olsaydı ne güzel olurdu aslında…


Acaba nasıl olurdu? Ya da başka ne olabilir sizce?


Yani doğum günü yerine bizim kültürümüze uygun, çocuklarımızı sevindireceğimiz ve onlara özel olduklarını hissettirebileceğimiz nasıl bir gün olabilir? 



Foto: Pixabay