30 Aralık 2011 Cuma

Vav..


İnsan Vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini Elif sanır.
İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.
Kulluğun manası Vav'dadır, Elif ulûhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.                                             
O yüzden Lafz-ı ilahi Elifle başlar.

Elif kâinatın anahtarıdır, Vav kâinattır.
Rabbi Vav gibi mütevazı olsun ister kulları.
Musa Dal olmuştur ama Firavunun gözü Elif'te kalmıştır.
İbrahim ateşte Vav'dır, Nemrut bizzat ateşe odun.

...
(Hakan Türkyılmaz'dan)

21 Aralık 2011 Çarşamba

Ezanı hafife alan çocuğa Efendimiz (s.a.v.)'in davranışı..

Anadolu Pedagojisi'nde ödül ve ceza yönteminin doğru olmadığını Adem Güneş hocamız gerek kitaplarında gerekse radyo programlarında çok güzel bir şekilde dile getiriyor. Cezayla ilgili yazmış olduğu yazıda Efendimiz (s.a.v.)'den de güzel bir örnek var. Okuyalım ve örnek alalım..
Ceza korkusu ile Doğru Yapan Çocuk Doğru Çocuk Mudur?
“Suç” denilince hemen aklımıza “cezâ” gelir ve hatta çocuk terbiyesinde, suç işleyen çocuğa nasıl cezâ verileceği, cezâ alan çocuğun nasıl “adam olduğu” ballandıra ballandıra anlatılır.Peki, ama cezâ ile terbiye etmeye çalışmak acaba ne kadar “bizim pedagoji” anlayışımız içinde yer alır, hiç düşündük mü?Ya da soruyu şu şekilde soralım: Suç işleyen çocuğu, cezâ korkusu ile terbiye etmek ne kadar vicdânî ve ne kadar İslâmî bir usûldür?Madem ki, çıkmaza girdiğimiz her meselede Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayatına bakıyor ve O’nu örnek alıyoruz, o hâlde Peygamber Efendimiz’in sünnetlerini bu konuda mercek altına alalım ve bakalım acaba O -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çocuklara hangi cezâ (!) usûllerini uyguluyordu?İşte bu yazımızda, günümüz anne-babalarının “anlık çözüm” olarak her an rahatlıkla kullandıkları cezâ konusunu masaya yatıracağız, bir yandan da tarihin altın sayfalarında kayıtlı bulunan Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in davranışlarını “çocuk ve cezâ” konusunda analiz edeceğiz.
Cezâ ve Çocuk
İsterseniz suç ve cezâ konusunu daha somut/müşahhas bir şekilde ele almak için bir örnekle yola çıkalım.On yaşlarında bir çocuğunuz olduğunu düşünün. Ve çocuğunuzun, evde misafirleriniz olduğu her an sizi misafirlerinize karşı hep mahcup ettiğini hayal edin. Örneğin, siz ne zaman konuşmaya başlasanız, çocuğunuz sizin kullandığınız cümleleri alaya alarak ve eğip bükerek arkadaşlarınızın içinde sizi mahcup ediyor. Ne yaparsınız böylesi bir çocuğa?Örneğimizi biraz daha zorlaştıralım. Siz dînî değerlere hassasiyet gösteren bir âilesiniz ve namaz kılıp ibâdet ediyorsunuz. Ancak çocuğunuz, bu sefer de okunan ezânla dalga geçiyor. Siz namaz kılmak üzere hazırlık yaparken, çocuğunuz da, okunan ezânı hafife alıyor, kelimeleri eğip bükerek tekrar ediyor.Ne yapardınız?“Önce ikaz ederdim, ezân’ın önemini anlatırdım.” dediğinizi duyar gibiyim… Peki, çocuğunuz ısrarla aynı davranışı tekrar ediyorsa ne yaparsınız? Sanırım çocukla bir-iki defa konuşur, eğer hâlâ aynı davranışı tekrar ediyorsa, öfkelenir, kızar ve bir daha yaparsa cezâlandırılacağını haber verirdiniz değil mi? Öyle ya, ezân ile dalga geçen çocuğunuzu yanınıza çağırıp:“–Mâşaâllâh… Aman ne de güzel sesin varmış, al sana bir avuç dolusu para!..” diyecek hâlimiz yok ya!.. Zaten böyle bir şey yapacak olsak, aklımıza ilk gelen şey:“–Çocuğa yumuşak davranırsak, çocuk bugün ezânla dalga geçer, yarın namazla…” diye düşünülür ve kaşlarımızı çatmak zorunda hissederiz kendimizi, değil mi?Peki, böylesi bir hâdise, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında olsaydı, O -sallâllâhu aleyhi ve sellem- nasıl davranırdı?İşte, tıpkı yukarıdaki örneğin bir benzerini, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında da görüyoruz. (Kütüb-i Sitte, 16 cilt, sayfa 597, Bab: “Ezânda tercî”)Bir gün ezân okunurken, bir grup çocuk okunan ezânı hafife alıyor ve müezzinle dalga geçiyordu.Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çocukların bu hâlini gördü. Çocukları yanına çağırdı. Okunan ezânla kimin dalga geçtiğini sordu. Çocuklar içlerinden birini gösterdi. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-  o çocuğa döndü ve çocuğun sesinin ne kadar da güzel olduğunu söyledi ve ardından çocuğa ezân okumasını buyurdu.Çocuk, ezân okumasını bilmiyordu. Mahcup oldu. Utandı.Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çocuğa tebessüm etti ve önce kendisi ezân okudu ve sonra çocuğa dönerek: “Hadi, tekrar et!” buyurdu.  Çocuk duyduğu kadarı ile ezân okudu.Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çocuğa bir kese para verdi.Kendisinin cezâlandırılacağını bekleyen çocuk, böylesi bir mükâfatla karşılaşmanın şokunu üzerinden atmadan,  Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mübârek elini çocuğun alnına koydu ve saçlarını okşadı. Sonra elini çocuğun göğsüne getirdi ve ona:“–Allah seni mübârek kılsın, Allah sana bereket yağdırsın.” diyerek duâ etti. Çocuk, o âna kadar ürküp korktuğu Kâinât’ın Sultan’ı -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı sevgi duymaya başladı.Biraz önce çirkin bir davranışla Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzuruna gelen bu çocuk, saf yüreği ile Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:“–Beni Mekke’ye müezzin olarak tâyin eder misiniz?” diye sordu.Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tebessüm ederek, çocuğun bu isteğini de geri çevirmedi.
Eğer bu olayı pedagoji perspektifinden analiz edecek olursak: Müslümanların mukaddes olarak kabul ettiği bir değeri hafife alan, dalga geçen bir çocuk var. Tıpkı kendi evimizde okunan ezân ile dalga geçen çocuğunuz gibi. Bu suç karşılığında Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- nasıl davranıyor?
1-Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- az önce ezânı hafife alan çocuğa, “Hadi, ezân oku!” diye bir iltifatta bulunuyor. Hâlbuki alışkanlığımız o ki, eğer bir çocuğun bir suçu varsa, çocuğun o suçu bir daha işlememesi için, o davranışı bir daha yapmamasını tembih ederiz. Hâlbuki Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunun aksine; “Hadi, ezân oku!” diye buyuruyor. Belki etraftaki herkes, çocuğun çirkin davranışına dikkat ettiği hâlde, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, çocuğun güzel sesine dikkat ediyor. Böylesi bir davranış, çocuk terbiyesinin en önemli kısmına işaret eder ki, biz buna “Çocuğun kabiliyetlerini görebilme”ya da “pozitif çocuk terbiyesi” diyoruz. Hâlbuki cezâ, çocuğun kabiliyetlerini körelttiği gibi, negatif bir terbiye usûlüdür.
2-Çocuk, ezân okuduktan sonra, ona bir kese içinde para ikram ediyor. Hâlbuki o an karşısında duran çocuk, suçlu bir kişi olmasına rağmen Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu çocuğa bir kese para veriyor ki, böylesi bir muâmele “maddî mükâfat”tır. Suç işlemiş olan bir çocuğa maddî olarak mükâfât vermek, sanırım hiç kimsenin aklına gelmez. Belki de çocuk bu davranışı bir kere daha tekrar eder diye korkarız. Zaten bu anlamsız korkularımız değil mi ki, çocuk terbiyesinde, kaşları çatık bir anne-baba rolü oynamak zorunda olduğumuzu hissettiriyor bize!..
3-Daha sonra, çocuğun saçlarını okşuyor. Saç okşamak da bir mükâfât türüdür. Bu davranış “duygusal mükafat”tır. Az önce ezânla dalga geçen çocuk, hâlâ cezâ almadığı gibi, üçüncü kez mükâfât ile karşılaşıyor.
4-Ardından; “Allah, seni mübârek kılsın, Allah sana bereket yağdırsın” diyerek duâ ediyor. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu davranışı ile de çocuğun vicdânına hitap ediyor ve bir kere daha “duygusal mükâfât”la ona yaklaşıyor. Bu da aynı olay içinde dördüncü mükâfâttır.
5-Daha sonra çocuğu Mekke’ye müezzin olarak tâyin ediyor ki, böylesi bir pâye herkesin gıpta ile bakacağı bir makamdır. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- suç işlemiş bir çocuğa karşı çokça cömert davranıyor ve bunca mükâfâttan sonra, bu defa da en üst perdeden bir “sosyal mükâfât” veriyor.  
İşte size Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir suçlu çocuğa yaklaşım tarzı!.. Efendimiz bu çocuğa ne kaşlarını çatarak, ne parmağını sallayarak, ne de “Bir daha böyle yaparsan sana şöyle şöyle yaparım.” diye tehdit ederek yaklaşıyor… Aksine çocuğun vicdanına giden bütün kanalları kirden temizler gibi, çocuğu mükâfât yağmuruna tutuyor.Kütüb-i Sitte’de rastladığımız bu sahâbî efendimizin adı Ebû Mahzûre -radıyallâhu anh-!.. Efendimizin terbiye usûlünün, onun üzerindeki tesirine bakın ki, o günden sonra bu sahabî efendimiz saçlarını hiç kesmiyor. Yaşlılığına yakın bir dönemde ona:“-Saçların böyle çok çirkin görünüyor, kes artık şu saçlarını Yâ Ebû Mahzûre!..” denildiğinde, o çok hiddetleniyor ve:“-O saçlara kim dokundu siz bilmiyor musunuz?” diye soruyor.İşte size peygamberâne çocuk terbiyesi…Hadis ansiklopedilerini alt-üst edelim, bakalım, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sünnetlerini tek tek ele alalım. Eğer O’nun -sallâllâhu aleyhi ve sellem- suç işleyen çocuklara karşı uyguladığı bir tek cezâ şekline rastlar isek, o usûlü hep birlikte çocuklarımıza uygulayalım…Ama yok!.. Bunca yıldır bu konuda araştırma yapmış birisi olarak söyleyebilirim ki; Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hiçbir çocuğu cezâ ile terbiye ettiğine şahsen ben rastlamadım.Düşünün lütfen!.. Eğer, suç ile mücâdelede “Cezâ” etkili bir yöntem olsaydı, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu çocuğa, en azından kaşlarını çatmaz mıydı?Çatmazdı ve çatmadı da… Çünkü bugünkü pedagojik veriler de mükâfâtın çocuk terbiyesinde çok olumlu bir tesir gücünün olduğunu ortaya koyuyor. Cezâ ile davranış değiştirmeye çalışmak ise, çocuğun dünyasında negatif bir tesir oluşturarak onu yeni yeni yanlışların içine sürüklüyor.Evet, belki hayvanları terbiye etmek için cezâ metotları kullanılabilir, ama insan terbiyesinde “cezâ” kalp kırıcıdır, onur kırıcıdır, izzet ve haysiyete düşmandır.
Adem GÜNEŞ

16 Aralık 2011 Cuma

Sevgi'ye dair bir şiir..

Sevgi...!
Besmeleyle başlanan her günün sabahında;
Çöl yüzüme vurduğum suyun adıdır Sevgi;
Feryâd eden bülbülün figân dolu âhında;
Güle meftûn eylenen huyun adıdır Sevgi...
 
Alnını seccâdeye, koyduğunda beş vakit;
Ruhundan bedenini, soyduğunda beş vakit;
İlâhi'nin emriyle, doyduğunda beş vakit;
Günahlardan kaçtığın, koyun adıdır Sevgi...

Karıncanın telâşla bir gidip bin gelmesi;
Yüreğinde imanla koca dağı delmesi;
Görmeyene ışıktır lâlin dile gelmesi;
Arşlardan daha yüce boyun adıdır sevgi...

Cenneti anaların ayağına serdiren;
Maksûduna sebeptir ermeyeni erdiren;
Günahkâra feyz verip tövbeleri sevdiren;
Makâmında diz çöken soyun adıdır Sevgi....

Bir güvercin yuvası bir örümcek ağında;
Huzura çağırıldı kutlu Hira dağında;
Kâinata güneşti gonca gülşen çağında;
Mirâca nail olan toyun adıdır sevgi....
Ali ALTINLI 

28 Kasım 2011 Pazartesi

Bir dua...Bir şiir...


Ey Rabbim...
Bir beyaz güvercin gördüm, semalarda sana zikreden...
Bir uçan güvercin gördüm, sana benden daha yakın olan...
Bir nurlu güvercin gördüm, senin nurunla zikrediyordu...
Utandım Rabbim, utandım...
Benden daha küçük ve güçsüz bir güvercinin sana olan aşkından utandım.
Oysa ki, ona değil bana verdin tüm güzellikleri...
Ona değil, bana sundun tüm olanakları...
Peki ya ben ne yaptım, aman ya Rabbi...
Ben sana o güvercin kadar bile kulluk edemedim.

Ey Rabbim...
Semaya doğru açtım ellerimi, ya Rab sen affeyle beni...
O küçücük güvercin gibi bende yanıp tutuşayım bir tek senin aşkından...
Ben de, o masum güvercin gibi zikredeyim her daim ismini...
İçimi öyle aşkınla yak ki Rabbim...
Senin için akıttığım gözyaşlarım, sana gözlerimi feda etsin...
Senin uğrunda kör etsin de, dünyadaki o gaflet ve nefislik şeyleri gözlerim görmesin...
Öyle bir uğultu ver ki, hiç bir kötü söz duymasın bu kulaklarım...
Sadece kendi zikrimi hissedeyim de huzura erenlerden olayım...
Dilimi öyle bir lâl et ki, her türlü küfür ve isyandan uzak etsin beni...
Senin ismini ben kalbimle de zikrederim, ya Rabbi...
Yeter ki sen lâl et dilimi...

Ey Rabbim...
İçime öyle bir iman kuvveti ver ki, kalbim her attığında seni hatırlatsın...
Ve kalbim her attığında da ismini zikrettirsin bana...
Öyle bir iman kuvveti ver ki, H.z. Muhammed Mustafa (sav) gibi namaz kılmak nasip olsun.
Her Kuran-I Kerim okurken, gözyaşlarım bir de orada ki mânâlara aksın...
Sen yaradansın ve her şeyi görüp, işitensin...
Benim bu dualarımı da bilirim duyarsın...
Sana en yakın olan yerdeyim ya Rabbi, secde de açtım semaya doğru ellerimi....
Gözyaşlarımla yalvarıyorum, beni de erenlerinden kabul eyle..
Bana da iman kuvveti ver.
Ya Rabbi, hava da uçuşan güvercin gibi beni de aşkınla ödüllendir.
Beni de o mübarek subuti sıfatı görmeyi nail eyle...
AMiN....

24 Kasım 2011 Perşembe

Efendimiz (s.a.v.)'in önünde cennete giren sahabi


Fahr-i Kâinât Efendimiz, bir gece rüyâsında Bilâl (r.a)'ı görmüştü. Sabahleyin müezzini Bilâl'i yanına çağırdı ve ona:

"Bilâl! Dün gece cennette, senin ayakkabılarının tıkırtısını önümde duydum. Hangi ameli yaparak benden önce cennete girdin?" *diye sordu.

Bilâl (ra) da:

"Yâ Rasûlallâh, ne zaman küçük bir günah işlesem arkasından hemen kalkıp iki rekât namaz kılarım. Abdestim bozulduğunda da hemen abdest alırım." dedi.

Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

"-İşte bunun sâyesinde!" buyurdular. (İbn-i Huzeyme, *Sahîh, *Beyrut 1970,II, 213/1209)

22 Kasım 2011 Salı

Çalışan Anne Olmak

Çalışmak için kızımdan ayrılalı yaklaşık üç buçuk sene geçti ve ben bu üç buçuk sene içinde her gün içimde bir sızı hissediyorum ayılırken. Geçen gün yine duygusal anıma denk geldi ve şu satırlar döküldü kağıda:
"Çalışan anne olmak ince bir sızıyla başlar. Her geçen gün daha da artan bir sızıdır. Yavrusunun ruhundaki fırtınaları dindirememektir. Onun sorularına cevap verememektir. Ardınızdan akıtılan göz yaşlarını  dindirememektir. “Ben seninleyken çok mutluyum, lütfen gitme” cümlesi karşısında ezilip bükülmektir. Sonra göz yaşlarına boğulmaktır çaresizlik içinde.. O uyuduktan sonra hıçkırıklarla ağlamaktır.. Ne yapacağını bilememektir.. Yaradan’a sığınmaktır bir yol göstermesi için..
Çalışan anne olmak mecburen yapmaktır bazı şeyleri.. Yavrusunun en çok ihtiyacı olan anne sevgisini başkasından almasını , oyun ihtiyacını da kreşten karşılamasını sağlamaktır. Sabahın nurunda onunla yollara dökülmektir yaz - kış demeden. Yarı uykulu gözlerle onu kreşe bırakmaktır..ya da bir bakıcıya..ya da büyük anneye.. Uyurken bırakılan minik yavrunun gözlerini ilk açtığında sizi görememesidir. İhtiyacı olduğu zamandaki sevgiyi verememektir. İstediği zaman yanında olamamaktır. Sütünü doya doya verememektir. Sütle birlikte sevgi emen yavruyu ondan mahrum bırakmaktır. Ve birçok şeyden mahrum bırakmaktırL
Annelik sevgidir..Şefkattir.. Fedakarlıktır.. Kalbinin, ruhunun, gönlünün, aklının her an yavrusuyla olmasıdır.. Yavrusunun canı yandığında en çok canı yanandır anne. Gözü hep ardında kalmaktır annelik.. Mis gibi aile kokan evde yavrusuyla huzur bulandır anne.. Miniğinin ilk cümlelerine hayretle bakmaktır annelik.. Söylediği her şeyi sabırla dinlemektir.. Onunla doya doya konuşmaktır.. Ona sarılıp uyumaktır.. Kısacası annelik çok şeydir bir evlat için.. Ama en acısı da sabah işe gitmek için evden ayrılırken hissedilen sızının hep devam etmesidir.. Ve her gün hayatı sorgulamaktır “Ne zamana kadar?” diye.."

Yeniden merhaba..

Merhabalar,

Epey zaman olmuş birşeyler yazmayalı. Şöyle bir baktım da tam tamına iki sene olmuş. Bu süre zarfında kızımın bloğuna daha çok zaman ayırdım sanırım:) Artık buraya da bir şeyler ekleme zamanının geldiği düşüncesindeyim. Diğer taraftan buraya taşıdım artık bloğumu. Veee eski bloğumdaki tüm yazılar daha canlı bir şekilde artık burada sizlerle.

Bundan sonraki günlerde yeni yazı ve paylaşımlarımla karşınızda olacağım inşallah..

9 Nisan 2009 Perşembe

Muhsin Yazıcıoğlu'nun Ardından...


Bir ölüm insanları bu kadar mı derinden etkiler? Bir ölüm insana bu kadar mı yakışır? Meleklerin kefenlediği güzel insan; Ölümünün ardından bu kadar yaşlı gözler bırakacağın aklına gelir miydi hiç? Ve o akıtılan gözyaşlarının kaynağının Allah aşkı olduğunu ve buna vesile olabileceğini düşünebilir miydin? Hayattayken çektiğin sıkıntılara sabredip ümit var olan sen öyle hüzünlendirdin ki bizleri. Seni her görüşümüzde, o anlamlı şiirini her dinleyişimizde ve seninle ilgili yazıları her okuyuşumuzda gözlerimiz yaşla doluyor. O yaşlar akarken şehadete doğru koşan insanların ardından ağlamak nasıl oluyorsa işte öyle ağlıyoruz. Rabbimizin sevgili kullarının ardından nasıl ağlıyorsak öyle ağlıyoruz. Peygamber (s.a.v.)’e kavuştuğunu düşündüğümüz kişilerin ardından nasıl ağlıyorsak öyle ağlıyoruz. Kısacası, Allah için ağlamak nasıl oluyorsa senin ardından da öyle ağlıyoruz.

Hani Allah’ın sevgili kulları vardır da yaşarken kimse onların farkında değildir; ancak öldüklerinde ortaya çıkar ne denli Allah’a yakın oldukları. Böyle bir insanı kaybetmek ve Rabbine kavuşmasına şahit olmak ne denli hüzün ve mutluluk gözyaşları akıttıtıyorsa insana, işte senin ardından akıttığımız gözyaşları da bu duygularla akıyor. Gözyaşlarının ardından Allah aşkıyla doluyor kalbimiz ve sanki oradaki bütün kirleri temizliyor..Tıpkı kar tanelerinin senin üzerindekileri temizlediği gibi..

Rabbim de senin günahlarını temizlesin inşallah...
Çektiğin sıkıntıları günahlarına kefaret saysın inşallah...
Ve her kar tanesini bir meleğine verip seni meleklerine kefenletti inşallah...

Makamın cennet olsun inşallah...

O güzel şiirini de paylaşıyorum:

ÜŞÜYORUM

Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır
Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum
Gözlerim parke parke taş duvarlarda
Açılıyor hayal pencerelerim
Hafif bir rüzgar gibi, süzülüyorum
Kekik kokulu koyaklardan aşarak
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor
Bir çeşme başı arıyorum
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum.

Muhsin YAZICIOĞLU

11 Mart 2009 Çarşamba

Gülsimamız Bir Yaşında


28 Şubat 2009 tarihinde biricik kızımız Gülsimamız bir yaşını doldurdu. Teyzemler ve dayımlarla yaptığımız aylık muhabbetimizi de bizim evde yaptık. Hem kızımızın doğum günü anısına güzel bir gün geçirdik hem de göremediğimiz akrabalarımzla hasret giderdik. Ayrıca herkesin evinde yapıp getirdiği pasta börekler de çok lezzetliydi. Biz de ayrıca kızımıza güzel bir pasta yaptırıdk. Açıkçası pastanın görüntüsü herkesin çok hoşuna gitti:) Tam çocuklara göre bir pasta oldu. Bakmak isteyen kızımın bloğunu ziyaret edebilir:) Ayrıca kızım için önemli olan doğum günü ayrıntıları da orada anlatılıyor.

Benim için önemli olan diğer bir husus da babamın yaptığı konuşmaydı. Zaten babam aylık toplantılarımızda her zaman güzel bir konu hakkında sohbet verir, sohbet sonrasında da eski mektuplardan okuyarak insanları maziye götürürdü. O gün de aynı şekilde Gülsima’nın doğumgünü anısına bir konuşma yaptı. Duygu ve düşüncelerini dile getirdi. Daha sonra da askerdeyken halamın benim adıma yazmış olduğu mektubu okudu. Çok sevindim. Hiç görmemiştim o mektbu. Aynı ben de Gülsima gibiyken halam benim ağzımdan babama mektup yazmış ve o zamanlar yaptığım şeyleri dile getirmişti. Çok mutlu oldum:)

Ayrıca güzel bir şiir de yazmış babam aileyle ilgili. Şiirin sonu minik kızımızı da kapsıyor. Şiir şöyle: 
MAZİYE BAKIP BUGÜNÜ YAŞAMAK

Geçen günlerimize baktığımızda,
Ne kadar güzel günler yaşamışız,
Nişan günü alyansı taktığımızda,
Hayatın güzelliğine ilk adımı atmışız.

Sevgi çekirdeğini ekmişiz gönlümüze,
Aşk pınarından sevda suyu taşımışız,
Posta ile gönderdiğimiz o mektuplara,
Geleceğe ait güzel hayaller yazmışız.

Bahar geldiğinde yuva yapan kuşlar gibi,
Bahar günü biz de bir yuva yapmışız,
İstikbale umutla bakan gönül bahçemize,
Mutluluk ağacı dikip sevgi ile sulamışız.

Zaman tünelinden geçerken ağacımızda,
Yapraklar yeşermiş sevgi çiçekleri açmış,
Gül bahçesini andıran küçük yuvamızda,
O güzel hayallerimizle başbaşa kalmışız.

Mutluluk rüzgârları eserken her yanımızda,
Bahçemizin çiçekleri çocuklarımız olmuş,
Aldığımız her nefes, attığımız her adımda,
Çocuklarımızla gülüp, onlarla ağlamışız.

Her daim şükretmişiz yüce Yaradan'a
Verdiği nimetler karşısında aciz kalmışız.
Şimdi bir çiçek daha açmış bu yuvamızda,
Gül sîmasına bakıp ona hayran kalmışız.

Mustafa ERDOĞMUŞ
İşte böyle duygu yüklü bir babam var benim. Rabbim herkese böyle bir baba nasip etsin inşallah. Minik kızımın da doğum gününü kutluyor, geleceğin ona güzel günler getirmesini diliyorum. Rabbim onu bütün kötülüklerden korusun inşallah.

19 Ekim 2008 Pazar

Çitli Ev Hayali


Küçüklüğümden beri hayallerimi ahşap, iki katlı, etrafı çevrili evler süslemiştir. Kalemi elime aldığım çoğu zamanlarda etrafı çitli bir ev resmi çizmek adet haline gelmiştir bende. İlkokuldayken bu evlerin arkasını bir dağ ve önünden akan bir nehirle süslerdim. Nehirin üzerinden geçen tahta köprüyü de eksik etmezdim tabiî kiJ Yıllar sonra üniversite defterlerimin arkasına bile bu evlerden çizerdim ders dinlerken. Amatörce çizilen bu evler sıcacık bir aile yuvasını anımsatır bana. Ekmeğini alın teriyle kazanan bir baba, hoşgörülü bir anne ve onlara sevgi ve saygıyla bağlı çocuklar. Belki de bu şekilde bir dua niyeti bu resimleri çizmeme sebep olmuştur kim bilirJ Böyle bir duayla yola çıktığım hayat arkadaşımın çizdiği çitli ev resimleri ise bu duanın daha da ötesine götürüyor beni. Ayrıntıları müthiş bir beceriyle çizebilen eşimin ellerine sağlık diyorum:)


Tevafuktur ki bu sene dünyaya gelen bebeğimiz aldığımız oda takımının dolabının üzerinde de çitli bir ev dekoru var. Zaten o takımı beğenmeme sebep olan ayrıntılardan biri de o çitli evdi:) Uzmanlar hayallerimizi süsleyen öğelerin resmini çizmemizi önerirler ya, ben de yıllardır fark etmeden çizmişim bu resimleri. Kim bilir gün gelir belki gerçek olur... 

Eklediğim resimler eşime ait. Bebeğimizin dolabındaki çitli ev dekorunun resmini de  ekliyorum:)