"Babama Doğum günü Armağanı" başlıklı yazıma cevap olarak babamdan aldığım bir mail beni çok ama çok sevindirdi. Bu mail aynı zamanda evlenme yıl dönümü hediyesi niteliği taşıyordu benim için. Mailini okurken o kadar hüzünlendim ki göz yaşlarıma hakim olamadım. Çünkü bu yazılanlara layık olduğumu düşünmüyordum. Aslında bloğuma koymak istemiyordum bu yazıyı kendime ait övgü dolu sözler olduğu için ama babam rica etti. O sebeple babamın benimle paylaştığı yazıyı ben de sizinle paylaşmak istiyorum.
(Gül resmi de babamdan geldi)
Sevgili Gül Kızım Fethiye
Sen güllere layık bir evlat olduğun için, sana peygamberimizin en çok sevdiği “gül” ismi ile hitap ediyorum. Rabbimize şükürler olsun ki “gül” ve “nur” gibi iki güzel kız evladı ile, “billur” gibi bir erkek evladını bizlere nasip etti. Sevgili peygamberimiz “İki kızı veya iki kız kardeşi olup da, maişetlerini güzelce sağlayan kimse ile cennette beraber olurum” buyurmaktadır. Bir baba için acaba bundan daha güzel bir müjde olabilir mi? Bunun için bende, bir baba olarak bu müjdeye layık olabilmek dileği ile Yüce Rabbime dua ediyorum.
16 Mart doğum günüm dolayısı ile bendenize göndermiş olduğun, bir baba için dünyadaki bütün çiçeklerden daha kıymetli “doğum günü hediyesi” olan güzel ve veciz yazın, fakir ve günahkâr babanı ziyadesi ile duygulandırmış ve onurlandırmıştır. Layık olmadığım halde beni örnek bir baba sınıfına koyup övgüler sıralayan tarifi imkânsız bu güzel doğum günü hediyen için sana teşekkür ediyor gözlerinden öpüyorum. Bir babanın sağlığında evladından böyle güzel şehadette bulunmasını duyması ve bu duyguları dile getiren böyle güzel yazılara mazhar olması, herhalde dünyadaki en güzel onur belgelerinden biri olsa gerek. Hamd olsun sizler bunu bana yaşattınız. Gönderdiğin bu onur ve gurur belgesini, ömrüm olduğu müddetçe İnşallah yüreğimin bir köşesinde muhafaza edeceğim.
Ben sizlerin iyi bir evlat ve her şeyden önce Allah indinde hayırlı bir insan olabilmeniz için elimden gelen gayreti göstermeye çalıştım. Şükürler olsun ki, Rabbim de bu güne kadar beni hiç mahcup etmedi ve en sıkıldığımız anlarda bile Rabbimin yardımı tecelli etti ve bariz bir şekilde karşımıza çıktı ve onun yolunda atacağımız adımlarımızı hep kolaylaştırdı. Kendi öz vatanımızda kat sayı zulmü ile eğitim özgürlükleri kısıtlanıp yurt dışında eğitim görme zorunda bırakılan İmam Hatipliler olarak, gerek senin ve gerekse kardeşinin Kıbrıs’ta yaşadıkları bu yardımlara apaçık bir örnek değil midir ?
Biz onun yolunda olduğumuz müddetçe bundan sonrada, karşılaşacağımız zorluklar karşısında, İnşallah Rabbimin Rahmeti ve merhameti yine tecelli eder ve yardımlarını bizden esirgemez. Elhamdülillah bu mefkûreye olan inancımız tamdır.
Sevgili Kızım,
Her baba bir evladını nasıl seviyor ise ben de seni öyle seviyorum ama ben seni, saf ve temiz duygularınla, samimiyetinle, halis niyetlerinle, ihlâsınla, riyadan uzak oluşunla, hanımefendiliğinle, yardım severliğinle, saygılı ve ölçülü hallerinle, çocukların sevgili ablası oluşunla, çevrende oluşturduğun sevgi çemberi ile, kitaplara olan aşkınla, Rabbime olan teslimiyetinle daha çok seviyor ve karıncayı bile incitmekten sakınan o nazik davranışlarınla seninle her zaman gurur duyuyorum.
Hatırlarsın, dört yıllık bir mücadelenin sonunda, inancınızdan taviz vermeden arkadaşlarınla birlikte sürdürmüş olduğun Kıbrıs’taki üniversite eğitimini bitirip 2004 yılında İstanbul’a döndüğünde, seni hava alanında karşılamış ve burada ortasında beyaz bir gül ve etrafında beyaz papatyaların olduğu güzel bir çiçek buketini sana vermiştim. Daha sonra da “ kızım bu buketin ortasındaki gül sensin, etrafındaki beyaz papatyalar da senin temiz ve saf duyguların” demiştim. Evet, bu gün çevremizi kaplayan ayrık otlarının artmaya devam ettiği bir dönemde, senin “gül” olarak kalmayı başarabilmenden ve etrafındaki beyaz çiçeklerin de her geçen gün çoğaldığını görmekten bir baba olarak gurur duymaktayım.
Şimdi aradan dört yıl geçti ve bugün 22 Nisan 2008 tarihine geldik. Bu dört yıl içinde senin hayatında önemli değişiklikler oldu. Bu yıllar içinde bir işe girip çalışmaya başladın, evlendin ve eşinle birlikte yeni bir yuva kurdunuz. Kurmuş olduğunuz bu yeni yuvanızda, tıpkı yıllar önce benim yuvamda açan gülün bir benzerini Rabbim size de nasip etti ve sizin yuvanızda da bir gül açtı, nur topu gül yüzlü bir evladınız dünyaya geldi ve artık sizde bir anne ve baba oldunuz. Bu nimetlerden dolayı Rabbimize ne kadar şükretsek azdır değil mi?
Gülü çok sevdiğin için dünyaya gelen gül yüzlü kızının ve biricik torunumun ismini “Gülsima” koydun. Yüce Rabbim gül yüzlüme sağlıklı ve uzun ömürler versin. Onu saliha evlatlardan eylesin. İnşallah oda senin gibi güzel bir evlat olur ve senin beni sevindirip, mutlu ettiğin gibi, oda seni sevindirir ve mutlu eder. Şimdi senin bir gülün, benim ise iki gülüm oldu. Bu yüzden şimdi daha çok mutluyum. Çünkü bugüne kadar mutlu bir babaydım, bundan sonra da inşallah mutlu bir dede olacağım...
Sevgili Fetişim,
Tabi şimdi hatırlamazsın, sen Gülsima kadar küçücük bir bebek iken, seni önce Allah’a emanet etmiş, daha sonra da annenin şefkatli kucağına terk edip vatani görev için çok uzaklara, Şırnak şehrine, oradan da hudut boylarına gitmek zorunda kalmıştım. O zamanlar buradan annene yazdığım hasret dolu mektuplarımda sana olan özlemimi dile getirirken minik gülüme hep “Fetişim” diye hitap ederdim. Şimdi o günlere doğru kısa bir seyahat yapıp senin minik halini hatırladım ve yazımın bu paragrafında sana yine Fetişim diye hitap etmek istedim. Evet, güzel Fetişim, senin o güzel ve mana yüklü yazılarının yanında benim bu yazılarımın çok yavan kaldığını ve senin kadar duygularımı güzel dile getirip seni layığı ile tarif edemediğimi biliyorum. Ama ben seni tam olarak tarif edemesem de şüphesiz ki Rabbim seni çok iyi biliyor.
Hiç birimiz mükemmel değiliz. Yaratılışımızın bir gereği istesek de zaten mükemmel olamayız. Ama her şeyden önce bizler insanız, tabi ki bir takım hatalarımız, kusurlarımız ve zafiyetlerimiz vardır. Ben sizlerin hayatı en iyi bir şekilde öğrenebilmeniz, hayatın dikenli yollarında rahat yürüyebilmeniz ve daha başarılı olabilmeniz için, sizlere bazı uyarı ve ikazlarda bulunurken sözlerimle dozajı aştığım ve insan olarak sizleri üzdüğüm anlar tabiki olmuştur. Ancak bu durumlarda sizlerin üzüldüğünü anladığım an inanın ki çok pişmanlık duymuşumdur.
Unutmayın ki sizlere söylediğim o sözler ve gösterdiğim gayretler sizlerin daha iyi bir insan ve daha iyi bir evlat olmanız için idi. Umarım bunları zamanla daha iyi anlayacaksınız. Çıktığınız veya çıkmakta olduğunuz hayat merdivenlerinin basamaklarına bir baktığınızda, sinirli görünen aslında yufka bir yüreğe sahip olan babanın, sizler için göstermiş olduğu gayretin ve emeğin izlerine sanırım rastlayacaksın. Gülün dikeninin var olduğunu kabul eder ve buna hiç itiraz etmeyiz. Ama güle baktığımızda dikenini hiç görmez ve hep onun çiçeğine bakarız değil mi ? Zaten önemli olan da bir nesneye bakıldığında ondaki eksiklikleri görmeyip, onda var olan güzellikleri görmek değil midir? İşte şu fani dünyada da, bir insandaki güzellikleri görüp, kusurları ve hataları görmemek insan için en büyük bir meziyet olsa gerek. Böyle olabilir isek o zaman, dostluklarımız çoğalır ve dünyanın en mutlu insanlarından biri de biz oluruz.
Sevgili Kızım,
Bu gün birisi çıkıp da, evladındaki güzelliklere imrenen acaba bir baba var mı? Diye soracak olsa, Rabbim şahit ki, ben hiç tereddüt etmeden hemen ortaya çıkar ve sende var olan o ihlâs ve saflığa her zaman hayran olduğumu ve bu güzel hasletlerine gıpta ettiğimi söyler ve bundan da haklı olarak gurur duyarım. Eğer senin güzel bir insan ve güzel bir evlat olarak yetişmende bir baba olarak, bir nebze de olsa katkım olmuş ise, bundan dolayı mutluluk duyar ve Rabbime şükrederim.
Biliyorsun bu gün 22 Nisan, sizin için önemli bir günün yıl dönümü. Bir yıl önce eşin ve sen anne baba yuvasından uçup yeni yuvanıza gelmiştiniz. Evliliğinizin bu birinci yılında size bir demet çiçek göndermeyi arzu ederdim ama, sonunda solacak ve kaderleri çöp kutusuna atılmak olan bu çiçeklerden daha güzel olacağı düşüncesi ile senin bana gönderdiğin güzel “doğum günü hediyesi “ gibi, bende senin ile ilgili duygularımı ifade eden bu naciz yazılarımı “evlilik yıl dönümü hediyesi” olarak gül kızıma göndermeği uygun gördüm.
Bu duygu ve düşüncelerimle evliliğinizin bu birinci yıl dönümünde, sıcak yuvanızda, eşin ve gül yüzlü yavrunuz ile birlikte, sağlık ve mutluluk içinde daha nice evlilik yıl dönümleri diliyorum. Rabbim sizlere iki cihan saadeti ve mutluluğu nasip etsin ve sizi her türlü kötülüklerden korusun.
Bu fakir ve günahkâr babanı dualarınızdan eksik etmemeniz temennisi ile selamlarımı iletiyor ve sizleri çok seviyorum.
Yazdığım aşağıdaki şiirimi bu anlamlı gününde Gül Kızıma ithaf ediyorum.
Bir tohum ekip toprağa,
Çiçek açtığını görmek ne güzeldir.
Su verdiğin bir ağacın,
Meyvesini görmek ne güzeldir.
Yuva yapan bir kuşun,
Yavrusunu görmek ne güzeldir.
Kanatlanıp uçan bir yavrunun,
Uçuşunu görmek ne güzeldir.
Yağmurun ıslattığı toprağın
Kokusunu duymak ne güzeldir,
Bahçeye ekilen bir sebzenin,
Hormonsuzunu yemek ne güzeldir.
Dünyaya gelen bir çocuğun,
Yürüdüğünü görmek ne güzeldir.
Rabbini tanıyan bir insanın,
Teslimiyetini görmek ne güzeldir.
Derslerinde başarılı olan öğrencinin,
Karnesini görmek ne güzeldir,
Evlenme zamanı gelen evladın,
Mürüvvetini görmek ne güzeldir.
Babasından razı olan bir salihanın,
Sevgisini görmek ne güzeldir.
Evladı hayırlı olan bir babanın,
Mutluluğunu görmek ne güzeldir.
Herkesin uyuduğu seher vaktinde,
Kalkıp kıyama durmak ne güzeldir.
Karanlıkların örttüğü sessiz gecede,
Eğilip secdeye varmak ne güzeldir.
Allah (c.c) a emanet olun…
22 Nisan 2008 Salı
Mustafa ERDOĞMUŞ
22 Nisan 2008 Salı
24 Mart 2008 Pazartesi
Dede Seni Unutmayacağız
2003 yılı dedemin vefatı sebebiyle çok hüzünlüydü benim için. 24 Mart tarihinde dedem vefat edeli beş sene oldu. O zamanlar eğitimim dolayısıyla Kıbrıs'da bulunduğum için bu acı haberi üç ay sonra öğrenmiştim. O zamanki duygularımı şöyle kaleme almıştım:
Hani bir anda insanın yüreğini kaplayan hisler vardır, çok içten gelir, acılı bir haber duyacakmış gibi zannedersiniz ama bir türlü düşünmek istemezsiniz. İşte o zamanlardan biriydi 2003 yılının ikinci dönemi benim için.
Dersler yönünden çok yoğun olduğum zamanlarda içimi acıyla kemiren hislerin başka sebeplere dayanacağını nereden bilebilirdim ki. Sadece derslerin vermiş olduğu sıkıntılar diye düşünüyordum. Arada sırada dalıp gidiyordum başka yerlere. Ardımda bıraktıklarım geliyordu aklıma. Annem, babam, kardeşlerim, babannem ve dualarını her zaman yanımda hissettiğim canım DEDEM.
Son kez Kıbrıs'a giderken yine iyi dileklerini sıralamış ve bana sarılarak ağlamıştı canım dedeciğim. O anda içimden bazı düşünceler geçmişti istemeden. Acaba son kez mi görüyordum dedemi? Acaba bir daha görebilecek miydim? Sadece basit birer his olarak düşündüm bunları ve bir daha aklıma dahi getirmemeye çalıştım. Ne yazık ki ben düşünmesem de en yoğun olduğum anlarda beynimin bir yerinden çıkıp bütün benliğime yayılıyor ve bir anda beni mahfediyordu bu hisler. Ancak günler geçtikçe bu düşünceler kaybolup gitti. Çünkü ailemle her telefonla konuştuğumda annem ya da babam dedemin ve babannemin iyi olduğu haberlerini veriyorlardı. Bu arada dedemi aramak için teşebbüste bulunsam her defasında gizli bir El tarafından geri çektiriliyordum. Hatta bir kandil gecesinde babannemi aradığımda telefona çıkan halam iyi olduklarını ve onlarla konuşmama gerek olmadığını söyledi.
Sınavlar bitmiş eve dönme zamanımız yaklaşmıştı. Son sınavlardan sonra hem biraz stres atmak hem de gezmek için bir kaç gün Kıbrıs'da kaldık. Ama ne yaparsak yapalım hiç birşey bana zevk vermiyordu. İçimde anlam veremediğim bir acı gizliydi sanki. Nihayet dönme zamanımız geldi çattı. Eskisi gibi sevinçli değildim eve döneceğim için. Ardımda bıraktıklarımı bulamama korkusu vardı belki de. Uçaktan indik ve çıkış kapısına doğru ilerledik. Annem, babam ve kardeşim bekliyorlardı. Arkadaşlarla vedalaşıp ayrıldıktan sonra yola koyulduk. Halim, hatırım sorulduktan sonra arabada uzun bir sessizlik oldu. Sessizliği ilk ben bozdum ve nasıl olduklarını, oralarda bir değişiklik olup olmadığını sordum. Annem sanki bu soruyu bekliyormuş gibi "Evet var, değişiklikler oldu. Acılı olaylar yaşadık" dedi. İçimde fırtınalar kopmuştu. "Ne oldu?" diye sordum. Ve annem acılı haberi vermişti. DEDEMİ KAYBETMİŞİZ... Ve ben üç ay sonra öğreniyordum. Yıkıldım...Şok oldum... Hıçkırıklara boğuldum bir anda. Babam da sessizliği bozarak ağlamaya başlamıştı. İşte aylar öncesinde içimi kemiren acılı hisler ortaya çıkmış, iki sene önce amcamın vefatıyla sarsılan ailemiz bir kere daha yasa boğulmuştu.
Saat gecenin 3.00'üne geliyordu. Eve uğramadan direk babannemlere gittik. Onu görür görmez boynuna sarıldım ve hıçkırıklarıma hakim olamadım. O da ağlıyordu. Zihnim allak bullak olmuştu. Ne ummuştum, ne bulmuştum ya da ne bulamamaıştım. Evet dedemi bulamamaıştım bu sefer. Artık o yoktu... Her gidişimde beni yaşlı gözlerle karşılayan, her zaman iyiliğimi isteyen, Kıbrıs'da iken her zaman beni telefonla arayan ama ağlamaktan konuşamayan, en zor anlarımda dualarını yanımda hissettiğim dedem yoktu artık. Çok uzun bir yolculuğa çıkmıştı artık, bir daha geri dönmemek üzere. Bir kalp ameliyatı sonrası kimseye yük olmadan sakin bir şekilde bu dünyadan göçüp giden dedeciğim giderken en önemli şeylerini götürmüştü yanında. Namazlarını... Okuduğu Kur'an'ı ve Efendimiz (s.a.v.)'in sünnetini... Teheccüd namazını kılmayı hiç aksatmayan dedem duha ve evvabin namazlaını kılmaktan hiç taviz vermezdi. Büyük bir tefekürle çektiği tespihler canım dedemin kabrinin nurlanmasına vesile olur inşallah.
Yıllardır kesmediği sakalını bir ameliyat uğruna kaybetmiş ve bu yüzden aynaya bile bakamamış. Gözü gibi baktığı bahçesi şimdi çok sessiz ve sakin. Güller bile eskisi gibi gülmüyor artık, fesleğenler hüzün dolu, ortancalar kurumak üzere. Yetim kaldılar onlar da. Yemek yerken oturduğu sandalyesi yok artık. Elinden bırakmadığı kitapları raflara kaldırılmış, gözlüğü ve saati de sehpanın üzerinde değil. İçme suları da azaldı evde. Çünkü her namaz vakti camiden bir şişe su doldurup getiren dedem yok artık. Milli Gazete de gelmiyor artık eve. Gazeteden dolup taşan vestiyerin üzeri şimdi bomboş, tıpkı hayat gibi..
Torunlarının yazdığı bahçenin duvarında gördüğüm "DEDE SENİ UNUTMAYACAĞIZ" yazısı öyle hüzünlendirdi ki beni her bahçeye çıkışta boğazım düğümleniyor, dudaklarımı ısırıyorum ve gözyaşlarımı içime akıtıyorum. Kimsenin beni ağlarken görmesini istemiyorum her zaman yaptığım gibi. Özellikle kendini yeni yeni toparlamaya çalışan, iki yıl önce de evlat acısıyla yanan babannemin üzülmesini istemiyorum.
Şimdi herşey normale dönmeye başladı. Çocuklar eskisi gibi neşeli bir şekilde oynuyorlar. Her ne kadar acılar da olsa hayat devam ediyor.
O artık gitti ve yapacak bir şey yok. Elimden gelen tek şey onun için her gün Yasin-i Şerif okuyabilmek. Ömrüm yettiği müddetçe inşallah bu mubarek sureyi okuyup bağışlayacağım dedeciğime. Zaten o da ancak böyle bir hediye beklerdi benden. Şimdilik ondan bana kalan tek hatıra kitapları ve ismim. Nereden duyup bana bu ismi verdiğini bilmiyorum ama ismimi daha çok seviyorum artık. Doğduğum zaman beni kucağına alıp kulağıma ezan okumuş ve ismimi koymuş. Bu sene Kıbrıs'dan geldiğimde ona soracaktım niçin adımı Fethiye koyduğunu ama nasip olamadı.
Allah'ım; Dedemin günahlarını affeyle, onu kabir azabından koru, kendine layık olan kullar mertebesine al, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in şefaatine nail eyle ve ona cennetini nasip eyle..Amin
Hani bir anda insanın yüreğini kaplayan hisler vardır, çok içten gelir, acılı bir haber duyacakmış gibi zannedersiniz ama bir türlü düşünmek istemezsiniz. İşte o zamanlardan biriydi 2003 yılının ikinci dönemi benim için.
Dersler yönünden çok yoğun olduğum zamanlarda içimi acıyla kemiren hislerin başka sebeplere dayanacağını nereden bilebilirdim ki. Sadece derslerin vermiş olduğu sıkıntılar diye düşünüyordum. Arada sırada dalıp gidiyordum başka yerlere. Ardımda bıraktıklarım geliyordu aklıma. Annem, babam, kardeşlerim, babannem ve dualarını her zaman yanımda hissettiğim canım DEDEM.
Son kez Kıbrıs'a giderken yine iyi dileklerini sıralamış ve bana sarılarak ağlamıştı canım dedeciğim. O anda içimden bazı düşünceler geçmişti istemeden. Acaba son kez mi görüyordum dedemi? Acaba bir daha görebilecek miydim? Sadece basit birer his olarak düşündüm bunları ve bir daha aklıma dahi getirmemeye çalıştım. Ne yazık ki ben düşünmesem de en yoğun olduğum anlarda beynimin bir yerinden çıkıp bütün benliğime yayılıyor ve bir anda beni mahfediyordu bu hisler. Ancak günler geçtikçe bu düşünceler kaybolup gitti. Çünkü ailemle her telefonla konuştuğumda annem ya da babam dedemin ve babannemin iyi olduğu haberlerini veriyorlardı. Bu arada dedemi aramak için teşebbüste bulunsam her defasında gizli bir El tarafından geri çektiriliyordum. Hatta bir kandil gecesinde babannemi aradığımda telefona çıkan halam iyi olduklarını ve onlarla konuşmama gerek olmadığını söyledi.
Sınavlar bitmiş eve dönme zamanımız yaklaşmıştı. Son sınavlardan sonra hem biraz stres atmak hem de gezmek için bir kaç gün Kıbrıs'da kaldık. Ama ne yaparsak yapalım hiç birşey bana zevk vermiyordu. İçimde anlam veremediğim bir acı gizliydi sanki. Nihayet dönme zamanımız geldi çattı. Eskisi gibi sevinçli değildim eve döneceğim için. Ardımda bıraktıklarımı bulamama korkusu vardı belki de. Uçaktan indik ve çıkış kapısına doğru ilerledik. Annem, babam ve kardeşim bekliyorlardı. Arkadaşlarla vedalaşıp ayrıldıktan sonra yola koyulduk. Halim, hatırım sorulduktan sonra arabada uzun bir sessizlik oldu. Sessizliği ilk ben bozdum ve nasıl olduklarını, oralarda bir değişiklik olup olmadığını sordum. Annem sanki bu soruyu bekliyormuş gibi "Evet var, değişiklikler oldu. Acılı olaylar yaşadık" dedi. İçimde fırtınalar kopmuştu. "Ne oldu?" diye sordum. Ve annem acılı haberi vermişti. DEDEMİ KAYBETMİŞİZ... Ve ben üç ay sonra öğreniyordum. Yıkıldım...Şok oldum... Hıçkırıklara boğuldum bir anda. Babam da sessizliği bozarak ağlamaya başlamıştı. İşte aylar öncesinde içimi kemiren acılı hisler ortaya çıkmış, iki sene önce amcamın vefatıyla sarsılan ailemiz bir kere daha yasa boğulmuştu.
Saat gecenin 3.00'üne geliyordu. Eve uğramadan direk babannemlere gittik. Onu görür görmez boynuna sarıldım ve hıçkırıklarıma hakim olamadım. O da ağlıyordu. Zihnim allak bullak olmuştu. Ne ummuştum, ne bulmuştum ya da ne bulamamaıştım. Evet dedemi bulamamaıştım bu sefer. Artık o yoktu... Her gidişimde beni yaşlı gözlerle karşılayan, her zaman iyiliğimi isteyen, Kıbrıs'da iken her zaman beni telefonla arayan ama ağlamaktan konuşamayan, en zor anlarımda dualarını yanımda hissettiğim dedem yoktu artık. Çok uzun bir yolculuğa çıkmıştı artık, bir daha geri dönmemek üzere. Bir kalp ameliyatı sonrası kimseye yük olmadan sakin bir şekilde bu dünyadan göçüp giden dedeciğim giderken en önemli şeylerini götürmüştü yanında. Namazlarını... Okuduğu Kur'an'ı ve Efendimiz (s.a.v.)'in sünnetini... Teheccüd namazını kılmayı hiç aksatmayan dedem duha ve evvabin namazlaını kılmaktan hiç taviz vermezdi. Büyük bir tefekürle çektiği tespihler canım dedemin kabrinin nurlanmasına vesile olur inşallah.
Yıllardır kesmediği sakalını bir ameliyat uğruna kaybetmiş ve bu yüzden aynaya bile bakamamış. Gözü gibi baktığı bahçesi şimdi çok sessiz ve sakin. Güller bile eskisi gibi gülmüyor artık, fesleğenler hüzün dolu, ortancalar kurumak üzere. Yetim kaldılar onlar da. Yemek yerken oturduğu sandalyesi yok artık. Elinden bırakmadığı kitapları raflara kaldırılmış, gözlüğü ve saati de sehpanın üzerinde değil. İçme suları da azaldı evde. Çünkü her namaz vakti camiden bir şişe su doldurup getiren dedem yok artık. Milli Gazete de gelmiyor artık eve. Gazeteden dolup taşan vestiyerin üzeri şimdi bomboş, tıpkı hayat gibi..
Torunlarının yazdığı bahçenin duvarında gördüğüm "DEDE SENİ UNUTMAYACAĞIZ" yazısı öyle hüzünlendirdi ki beni her bahçeye çıkışta boğazım düğümleniyor, dudaklarımı ısırıyorum ve gözyaşlarımı içime akıtıyorum. Kimsenin beni ağlarken görmesini istemiyorum her zaman yaptığım gibi. Özellikle kendini yeni yeni toparlamaya çalışan, iki yıl önce de evlat acısıyla yanan babannemin üzülmesini istemiyorum.
Şimdi herşey normale dönmeye başladı. Çocuklar eskisi gibi neşeli bir şekilde oynuyorlar. Her ne kadar acılar da olsa hayat devam ediyor.
O artık gitti ve yapacak bir şey yok. Elimden gelen tek şey onun için her gün Yasin-i Şerif okuyabilmek. Ömrüm yettiği müddetçe inşallah bu mubarek sureyi okuyup bağışlayacağım dedeciğime. Zaten o da ancak böyle bir hediye beklerdi benden. Şimdilik ondan bana kalan tek hatıra kitapları ve ismim. Nereden duyup bana bu ismi verdiğini bilmiyorum ama ismimi daha çok seviyorum artık. Doğduğum zaman beni kucağına alıp kulağıma ezan okumuş ve ismimi koymuş. Bu sene Kıbrıs'dan geldiğimde ona soracaktım niçin adımı Fethiye koyduğunu ama nasip olamadı.
Allah'ım; Dedemin günahlarını affeyle, onu kabir azabından koru, kendine layık olan kullar mertebesine al, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in şefaatine nail eyle ve ona cennetini nasip eyle..Amin
16 Mart 2008 Pazar
Babama Doğumgünü Armağanım
17 Mart 2005 yılında babam için yazdığım aşağıdaki yazımı bugün doğumgünü olan babama armağan ediyorum. Canım babacığım, doğum günün kutlu olsun...
“Biz kimin kuluyuz kızım?
“Allah’ın”
“Peki Allah kaç?”
“Bir”
“Kimin ümmetindeniz?”
“Peygamberin”
“Peygamberimizin adı ne?”
“Hz. Muhammed”
“Annesinin adı ne?”, “Babasının adı ne?”, “Dedesinin adı ne?, ....
Böylece devam eden benzer sorular dört yaşındaki küçücük beynime öyle işlenmişti ki onun tarafından yirmi dört yaşına geldiğim şu anda bile onların etkisini hissedebiliyorum hâlâ. Hayatta en fazla önem verdiğim manevi değerlerin tohumlarını ekmişti kalbime ta yirmi yıl evvelinden..Yavaş yavaş, özenle, sevgiyle enjekte etmişti onları bana..Yıllar önce sesimi çektiği kasetteki küçük Fethiye’nin Peygamberimiz Hz. Muhammed Mekke’de doğdu, Medine’de vefat etti, islâmı yaymak için hicret etti vb. tarzı cevaplarını yıllar sonra duyunca şu anda derinden hissettiğim peygamber sevgisinin ne zamandan beri bende var olduğunu daha iyi idrak edebiliyorum ve O’nu bana sevdiren şahsiyete olan sevgim her geçen gün daha da artıyor, onun için ettiğim hayır dualara her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor.
Kim bu önemli şahsiyet acaba? Çok sevdiğim, sevgi tomurcuklarını yüreğime eken ve büyümesini sağlayan şahsiyet kim acaba? Herkes için önem taşıyan ama benim için çok önem taşıyan şahsiyet BABAMdan başkası değil tabiîki..
Benim için çok değerli canım babacığıma olan sonsuz sevgimin belki çok azını hissettirebilmişimdir şimdiye kadar. Böyle olmama rağmen beni sevip koruyan bir baba o. Bir anda patlamasına rağmen hemencecik sönüveren ve önceki duygusunu anında bastırabilen bir baba o. İnsanlar tarafından sinirli olarak algılansa da yumuşacık bir kalp taşıyan, içindeki duygu selini gerektiğinde gözlerine de yansıtabilen, yeri geldiğinde iki damla gözyaşını eksiltmeyecek kadar duygusal olan bir baba o. Yuvasına bağlı bir baba o. Ailesinden ayrı kalmanın hasretini derinden hissedebilen bir baba o. Sadece ailesine değil çevresine de aynı hassasiyeti gösteren bir baba benim babam. Yıllar sonra onun çevremizdeki insanların hayatlarında olumlu katkısının bulunduğunu öğrenince ona olan sevgim bir kat daha artıyor ve onun ne kadar merhamet dolu bir kalp taşıdığını bir kere daha idrak edebiliyorum hamdolsun.
İnsanların en zor zamanlarında yardımına koşan canım babamın kardeşleri söz konusu olduğunda, onlara abiden çok bir baba şefkatiyle yaklaşması ve onlara gerçekten bir babalık örneği sergilemesi beni çok etkilemiştir. Onun hayatta istediği tek şey muhabbet içerisinde bir arada bulunan, iyi ve kötü günlerde birbirine destek çıkan, birbirinin iyi ve kötü huylarını arkasından değil de yüzüne söyleyip doğru davranışlar sergilenmesini sağlayan bir aile ortamı oluşturmak. Her ne kadar bazen yanlış anlaşılsa da aslında hiçbir zaman kimsenin kötülüğünü istemez.
Dün akşam eve giderken babamla Güllüoğlu’ndan aldığımız şobiyet beni yirmi yıl öncesine götürdü. Yıllar önce babamın işten gelirken küçük kızı seviyor diye aldığı şobiyetin tadını hissettim dün akşam ve o günlerin hatıraları canlandı gözlerimde...Bir yere giderken beni şefkatle kucağına alması, yolda giderken bana reklam tabelalarını gösterip ne olduğunu sorması, otobüste kucağına oturtup kulağımı ısırması, evde annem yemek yedirirken bana oyunlar yapması, çıkaramadığım çekirdekleri benim için çıkarıp onlardan şekil yapması, yakındaki pastaneden bana panda dondurma alması, evin önüne gelen salıncaklara bindirmesi ve bunlar gibi bir sürü anılar canlandı gözlerimde.
Görüldüğü üzere ailesini yani bizleri tam anlamıyla kollayıp gözeten bir baba benim babam. Biz yokken bizim için yazdığı duygu yüklü şiirler, özel günlerimizde bizimle ilgili hislerini döktüğü kâğıtlar bile yeter bunu anlamaya. Babam benim için çok değerli. Onun hakkındaki düşüncelerim bu kadarla kısıtlı değil ama bazı hisleri yazıya dökebilmek her zaman kolay olmuyor.
Babamı çok seviyor ve ona çok güveniyorum. Onun yanımda olması, bana destek çıkması, kızım diye sevmesi, şefkatle okşaması, sevgiyle kucaklaması çok özel şeyler benim için. Onun için ettiğim hayır dualar Rabbim bana ömür verdiği sürece devam edecek inşallah.
Ondan öğrendiğim o kadar çok şey var ki.. Öncelikle güzel ahlak sahibi olmayı, yardımsever olmayı, dürüst olmayı, helal kazancın gerekliliğini, haramdan korunmayı, sevgiyi, şefkati, değerlere bağlılığı, çalışkanlığı ve birçok şeyi. Şunu da şimdi şimdi daha iyi anlıyorum ki Rabbim babamı gerçekten çok seviyor. Onu en zor durumunda bile zorda bırakmadı, ailesinin yanında onu mahçup etmedi ve insanların gözünde onu hep değerli bir varlık kıldı. Insanların gözünde değer kazanmak belki o kadar önemli değil ama söylemek istediğim şey, babamın insanlara karşı gösterdiği yardımseverliğin karşılığını Yaradan tarafından görmüş olmasıdır.
Rabbim! Onu bütün kötülüklerden koru, hak ettiği mutluluğu nasip et! Maneviyatını daha da güçlendirerek katında en güzel mertebelere ulaştır ve iki cihanda mutlu kılarak saadet-i ebediye kapısından huzur içinde girmesini nasip et! Amin..
17 Mart 2005
16 Şubat 2008 Cumartesi
Kimseyi Üzmeyin, Herkesi Hoş Tutun
Yıllar önce okuduğum bir gazeteden kestiğim aşağıdaki yazı beni çok etkilemişti. Halis niyetli bir garibin Allah katında ne dereceye yükseldiğini gösteren müthiş bir kıssa Ebulleys-i Semerkandî’nin anlatımı ve Eşrefoğlu Rûmi’nin aktarımıyla şöyle başlıyor:
Efendim yıllar ama uzun yıllar evvel Bağdatlı hacı adayları Dicle kenarında buluşurlar. Ortalık ana baba günüdür. Ağlayanlar, gülenler, el öpenler, el öptürenler, halleşenler, helalleşenler. Nitekim vedalaşır, yola koyulurlar. Kervanda zengin bir tüccar vardır ki maiyeti ordu gibidir. Rahvan devesinin üzerindeki muhteşem mahmulüne kurulur, postlar, yastıklar arasına oturur. Peşinde aşçılar, seyisler, yamaklar… Elinin altında kütür kütür meyveler, serin sular… Her molada çadırını kurarlar. Uyurken başını bekler, yelpaze sallarlar.
Kaç konak giderler bilinmez ama molanın birinde, saf görünüşlü bir garip dikkatini çeker. Tüccar sesine abartılı bir ton oturtarak “Ooo” der, “Sen de mi?” Muhatabı kısık, kırık bir sesle “Niyetlendik bir kere” der, “Yüce Mevlâm nasip ederse”.
- Eee yola çıktığına göre kemerini altınlarla doldurmuşundur artık.
- Allah ne güzel vekildir. O herkesin rızkını verir.
- Amenna! Ama parasız da olmaz ki.
- Eh, olduğu kadar.
Yol uzun ve meşakkatlidir. Zengin sıkıldıkça garibe sataşır, onu makaraya sarar. Adamları kurulmuş zemberek gibidir, her şeye gülmeye hazırdırlar. Kahkahadan kırılır, eğlendiklerini sanırlar. Beriki mahzûn bile olmaz. Kasıklarını tuta tuta gülenleri melûl melûl seyreder, hatta içinden “Allah iyiliğinizi versin” der, “Hep böyle neşeli kalın e mi?”
Her ne kadar “ömür biter, yol bitmez” deseler de yol biter, Mekke’ye gelirler. “Filan zaman filanca yerde buluşmak üzere” der ayrılırlar. Artık herkes başının çaresine bakar, üçer beşer dağılıp kalabalığa karışırlar. Aradan haftalar geçer. Belirlenen yer ve günde buluşurlar. Şimdi münevver Medine’yi ziyaret etmeli, sonra Bağdat’a dönmelidirler. Zengin tüccar yorgun ve bitkindir ama saf garibi görünce neşelenir. Alaylı bir tonla laf atar:
- Nasıl vazifelerini yaptın mı bari?
- Yapmaya çalıştık işte.
- Eee artık hacı oldun desene.
- Eğer Allah kabul ederse.
- İyi ama senin beratın nerede?
- Ne beratı?
- Bilmiyor musun Beyt-i Şerif’i ziyaret edenlere cehennemden âzâd olduğuna dair vesika verdiler. (Yanındakilere bir göz kırpar) Desene sen fırsatı kaçırdın. (Göğsünden herhangi bir kâğıt çıkartarak gösterir) Bak benimki burada.
- Ama ben bilmiyordum ki.
- Bilmiyorsun ama sormuyorsun da.
- Peki ben ne yapacağım şimdi?
- Otur derdine yan.
Tüccarın adamları şamata yaparlar. “Neyse canım üzülme” derler, “Nasıl olsa yolu öğrendin, seneye yine gelirsin.” Ardından kahkahalar patlar.
Garibim yıkılır. Ansızın kalkar, döner geriye. “Dur, gitme” diyenleri duymaz bile. Hacılar çekilmiş, kutlu mescid sakinlemiştir. Kâbe’nin yanı başına çöker ve iki gözü iki çeşme ağlayarak “Ya Rabbi” der, “biliyorum berâta layık değilim. Ama sen her şeye kadirsin!” Öylesine samimi yalvarır ve öyle içten ağlar ki anlatılamaz. Bu teessür ile bayılır gider. Kendine geldiğinde elinde dünyadakilere benzemeyen bir kâğıt vardır. Kardan beyazdır ve ipekleri andırır. Üstelik hiç duymadığı kadar güzel kokar. Üzerinde yeşil nurdan yazılar parlar ki, bakılmaya doyulmaz. Garibim sevinç içindedir. Koşa koşa kafileye yetişir. Dalkavukları tüccara kaş göz eder. “Bak seninki geliyor!” derler. Tüccar mal bulmuş gibi yoluna çıkar. “Nasıl beratını alabildin mi bari?” der.
Ama beratı görünce donar kalır. Nurdan harfleri heceleye heceleye okur. Bir anda beti benzi atar, rengi solar. Tam düşmek üzereyken onu yakalar, yere yatırırlar. Adamcağız çok pişmandır. “Vah bana” der, “Vah ki ne vah! malımı mülkümü her şeyimi versem şu harflerin noktasını alamam. Şimdi bu gurur beni mahvetmez mi?”
Garibim hâlâ saf, hâlâ samimidir. Hatta beratı ona verir. “İstiyorsanız sizde kalsın” der, “öldüğümde kabrime koyun yeter!”
Tüccar bu emaneti bağrına basar. Bağdat’a vardıklarında berat için nefis bir sanduka yaptırır ve evinin en mutena köşesini ona ayırır. Bakar bakar ağlar, o talihsiz günlerine yanar. Olacak bu ya onun Bağdat dışında olduğu günlerden birinde garip vefat eder. Tüccar bunu nacak dönüşünde öğrenir. Hemen sandukaya koşar, kilidi elceğizi ile açar ama berat yoktur. İşi çözmek için arkadaşının kabrine koşar. Tam toprağı eşelemeye başlamıştır ki omuzuna bir el dokunur. Döner, nur yüzlü bir zât ile karşılaşır. Manevi sırlara haiz olduğu yüzünden okunan meçhul veli “Hiç zahmet etme” buyurur, “onu beratından ayırmadılar”.
31 Ocak 2008 Perşembe
Dolunay 622
Medine sokaklarında büyük bir kalabalık heyecanlı bir bekleyiş içerisindeydi. Büyüğünden küçüğüne bütün gözler ufuktaki tek noktaya kilitlenmişti sanki. Yanındaki sadık dostuyla birlikte En Sevgili (s.a.v.)’yi beklemekteydi herkes. Allah’ın sevgilisinin mübarek topraklara adım atacağı anı görmek ve O’nu kucaklamak için sabırsızlanıyorlardı.
Ve o an.. Beklenen sevgili göründü ufukta. Medine nura gark oldu adeta. Yer ve gök dahi selam durmuşlardı O’nun karşısında. Kendilerini uğruna feda ettikleri zat artık aralarındaydı. Ve hep bir ağızdan şu sözcükler döküldü:
Dolunay doğdu üzerimize Veda tepelerinden,
Şükür gerekti bize Allah'a davetinden...
Ey bize içimizden gönderilen elçi!
Sen itaat edilmesi gereken bir davet ile geldin,
Ey davetçilerin en hayırlısı hoş geldin!...
Hicretin ilk anlarıydı bu yaşananlar. Güzeller güzeli Efendimiz (s.a.v.), ülkesi olan Mekke’yi ardında bırakıp Medine’ye hicret etmişti Rabbinin emriyle. Hicret, bir nevi hayatını O’nun yoluna adama hareketinin adıydı. Hayatta sahip olunan her şeyi geride bırakıp sadece O'nun rızasına hayatını feda etmekti HİCRET. Acaba biz ne kadar idrak edebiliyorduk hicreti. Hicret sadece bir yer değiştirmeden ibaret değildi muhakkak..
Bu yazıyı yazmaya başladığımda acaba bizim hayatımızda da hicret mefhumu var mıdır diye düşünürken yazarlarımızdan üstad Hekimoğlu İsmail’in hicretle ilgili yazdığı bir yazı çıktı karşıma. Üstad yazısında hicreti insanın kendi hayatında iyiliklere doğru yaptığı hareketlerin bütünü olarak tanımlıyor ve hicretle ilgili şu misalleri veriyordu:
“Alak Sûresi "oku" diye başlar. Nasıl okuyacağımızı da hemen açıklar: "Oku, seni yaratan Rabbinin adıyla..."
Ne okursak okuyalım, Allah adına okumak lazım. Allah'ın yarattıklarını öğrenmek için okumak, dalaletten hakka HİCRETTİR.
Çocuğumuza Kur'an öğretmeye başlamak bir HİCRETTİR.
Bir hanım tesettürün şartlarına riayet etmiyorsa, karar verip tesettürün şartlarını tam yerine getirmesi HİCRETTİR."
Bu ifadeler beni biraz umutlandırmıştı hicret noktasında.
Demek ki bir bayan olarak hicret etmek için çok uzak diyarlara gitmemize gerek yoktu. Rabbimiz için yaptıklarımız hicretten bir pay alabilmemize vesile olabilirdi. Çocuklarımızı dini terbiye altında yetiştirmek ve tesettüre tam anlamıyla riayet etmek de küçük bir hicretti demek ki.
Tesettürün şartlarını yerine getirmek deyince yine eski hatıralarımız canlandı gözümün önünde. Sırf O’nun rızası doğrultusunda eğitim alabilmek için gittiğimiz Kuzey Kıbrıs topraklarında yaşadığımız ibret dolu anılar geldi hatırıma.
Gelelim bloğuma koyduğum ismin ilk çıkış noktasına. Bu isim de benim için küçük bir hicreti simgeliyordu sanki. Bu ismi Kıbrıs'da ilk olarak bir internet sitesinden aldığım e-mail adresimde kullanmıştım. O zamanlar internet ortamıyla yeni tanışmıştık. Hayatımda önem taşıyan bir şeyi ya da bir kişiyi simgeleyen orijinal bir isim bulmaya çalışıyordum ki “dolunay 622” geldi aklıma birden. Efendimiz (s.a.v.) ve O’nun hicret tarihini simgeliyordu bu isim. Şimdi düşünüyorum da belki bizim oraya gitmemiz de bir nevi küçük bir hicretti. Umarım Rabbim katında da böyledir.
Orada yaşadığımız mucizeleri başka bir yazımda paylaşacağım sizlerle inşallah. Rabbim bundan sonraki hayatımızda da hicreti tam anlamıyla idrak eden ve hayatını hicret yoluna adayan kullarından eylesin bizleri inşallah. Nitekim üstad Hekimoğlu İsmail hicretle ilgili yazısını şöyle bitiriyordu: “Hicret zordur; fakat cennet de ucuz değildir.”
31 Aralık 2007 Pazartesi
Mutluluğun Sırrı Kanaatkar Olmakta
Vücudumuzda kapladığı yer olarak küçük olmasına rağmen benliğimizde işgal ettiği alanın anlatamayacağımız kadar geniş olduğu bir parçamızdan söz etmek istiyorum. Varlığımızın ona bağlı olduğu, her saniye kasılıp gevşemesiyle bizlere hayat veren, duygularımızı onunla hissedip yansıttığımız, hüzünlendiğimizde onunla ağladığımız, sevinçli anlarımızda onunla güldüğümüz, yaralandığımızda acısını tüm bedenimizle hissettiğimiz çok değerli bir parçamızdan.....Mana aleminde “gönül” olarak adlandırdığımız “kalbimizden” bahsedeceğim sizlere.
Kalbimiz...Yaşamımızın her saniyesini, her dakikasını onun hayat vermesine borçlu değil miyiz sizce? Sadece bizlere hayat vermekle kalmıyor, canımıza can katıyor mutluluk anımızda. Bir annenin yavrusunu sevmesinde, bir çocuğun gülümsemesinde, iki samimi dostun kucaklaşmasında, duygulanma esnasında akıtılan iki damla göz yaşında ve bunlar gibi insana mutluluk veren duyguların asıl kaynağında o küçücük parçayı hissetmiyor muyuz? Duygusuz olan insanların kalbi yoktur derler, aslında vardır var olmasına ama bunu kendilerine bile yansıtamamışlar ve hakiki mutluluğa erişememişlerdir henüz. Bu yüzden gerçek mutluluğu yakalamak insanların kendileriyle barışık olmalarından ileri gelir bence. Kendileriyle barışık olanlar başkalarıyla da barışık olacaklar, başkalarıyla barışık olanlar ise onlar için de bir şeyler yapmak isteyecekler ve böylece “gönülden” dileyerek onlar için fedakarlıkta bulunanlar gerçek mutluluğa giden yolda hem bir adım daha atmış olacaklar hem de bir gün yaptıklarının karşılığını kendilerine hediye olarak veren kainatın sahibinden alacaklardır farkında olmasalar da. Kendilerine bahşedilen nimetlerin yaptıklarının karşılığında verilen hediye olduklarını anlamaları için “hırs” denilen duyguyu terk edip “kanaat” adındaki duyguyu tüm benliklerine yerleştirmiş olmaları gerekir öncelikle.
Hani hep deriz ya “filanca işte başarılı olmak için çok çabalıyorum, kendimi parçalıyorum ama sonuçta hep olumsuzluklar beni buluyor, ne kadar şanssızım ben!!!”. Aslında hiç kimse şanssız değildir, olumsuzlukların altında yatan gerçekleri görebilseydik bütün bunlardan kurtulmuş olurduk halbuki. Gerçek olan şudur ki ya hırs denilen hastalığın pençesine tutulmuşuzdur ya da yeterince kanaat edip şükretmesini bilmiyoruzdur. Halbuki hırs yapıp kendimizi yiyip bitireceğimize kanaat sahibi olsak daha iyi olmaz mı??
Okuduğum bir kitapta “Dünya hırs sahiplerinin sırtında, kanaat sahiplerinin ayakları altındadır” diyordu. Hırs gerçekten insanı yıpratan, yük altında bırakan bir özelliktir. Sürekli istemek, başarının sadece kendinde olmasını arzu etmek, sonuçta ise elde edilene razı olmayıp daha iyisini daha üstününü dilemektir hırs. Bu durum insanın kendini yıpratmasından başka bir sonuç vermez, hatta başkasını geçmek uğruna verilen çaba istemeden daha aşağı seviyeye düşürebilir insanı. Örneğin bir insan düşünelim ki üstün bir vasıfta arkadaşından daha üstün olmak istiyor, fakat ne kadar çabalasa da bu vasıftan mahrum kalıyor. Eğer bu insan duygu hissinden de biraz mahrumsa ne yapacaktır sizce?? Özelliklerine sahip olamadığı arkadaşını içten içe kıskanacak, onun olumsuz özelliklerinin konuşulduğu ortamlar hoşuna gitmeye başlayacak ve kendisi de sessiz kalmayıp bir şeyler ilave ederek hoş olmayan “dedikodu” denilen durumların oluşmasına sebep olacak ve “hırs” denilen hastalığın pençesine yakalanarak “şükürsüzlük “ kuyusuna yavaş yavaş düşmeye başlayacaktır.
İşte böyle insanlar hayatta kendilerini yıpratmaktan başka bir şey yapamazlar. Daha iyisini isteme arzusu, başkasından üstün olma tutkusu hayatlarını alt üst eder. Halbuki ellerinden geleni yaptıktan sonra elde ettiklerine kanaat etseler hem daha huzurlu hem de başarıya bir adım daha atmış hissedecekler kendilerini. Ulaşamadıklarını başarısızlık diye algılayamayacaklar belki de...Edison ampulü bulmak için 9999 deney yaptığı zaman meraklılardan biri sormuş: "Üstad, on bininci deneyin de başarısızlıkla sonuçlanırsa bu işten vazgeçer misin?”, Edison’un cevabı ilgi çekici olmuş: “Ben 9999 kere başarısız olmadım, sadece ampule gitmeyen bu kadar yol buldum. Herkesten bu kadar ileriyim ve sonunda mutlaka bulacağım”.
Ve buldu Edison. Ulaştığı her sonucu başarı olarak kabul ederek EN başarıya ulaşmaya adadı kendini. Sabretti, verilene razı oldu ve EN başarıya ulaştı. Bu yüzden “kanaat” duygusu, başarı ve mutlulukta en önemli adımlardan biridir. Kanaatkarlık, başarıyı istemek, ona ulaşmak için çalışmak ve sonuçta elde edilene razı olup şükretmek ve huzurlu olmaktır. Kanaatkar insanlar bilirler ki hayatta kendilerine verilen olumlu ya da olumsuz şeylerin ardında bir hayır vardır, “Her işlerinizde hayır vardır” sözü boşuna söylenmemiştir. Bunu idrak eden insanlar başlarına gelen olumsuzluğun sonucunda kendilerini gülümseten bir olayla karşılaşacaklarını bilirler. Şiddetli fırtınanın sonunda kendilerine rahmet olarak gönderilen yağmuru, yağmurun ardındaki gök kuşağını, gök kuşağının içindeki rengarenk dünyayı fark etmişlerdir çünkü. Durum böyle olunca kalplerindeki mutluluğu dışarı yansıtmaya, her verilene razı olmaya, kanaatkar olmaya, her şeye ümitle bakmaya ve çevrelerine faydalı olmaya başlarlar. Ve böylece kendilerine verilenden dolayı edilen gizli teşekkür, yaptıkları iyilikler, kader çizgilerinin olumlu yönde değişmesine neden olur. Kainatın sahibinin sevgilisi ne güzel söylemiş: “Anne-babaya yapılan iyilik insanın ömrünü uzatır”. Demek bizleri bu günlere getiren ailemize yaptığımız her iyilik ömür sayfamızın çoğalmasına neden oluyormuş biz farkında olmadan...
Tek yapmamız gereken kanaatkar olup hep iyiyi doğruyu düşünüp şükretmek. Biz böyle olduğumuz müddetçe evrenin sahibi tarafından bize verilen daha iyi olacaktır şüphesiz. Zekasının üstün olmadığından şikayet edenin zekası hiçbir zaman üstün olmayacak, ya da güzelliğinden yakınan kişi daha güzel olmayacak, aksine güzelliği azalacaktır. Halbuki kainatın sahibine kendilerine verdiği muhteşem zekadan ve güzellikten dolayı gururlanmadan teşekkür edenin zekası daha üstün olacak ve güzelliği arttırılacaktır mutlaka. İşte bütün gerçek burada gizli...Şükür....Kanaat....Başarı...Mutluluk :)
28 Temmuz 2003
25 Aralık 2007 Salı
Hüzünlü Bir Gün..
Bloğuma eklediğim bu ilk yazımın bu başlıkla başlayacağını hiç düşünemezdim. Hayatta insanın düşünemeyeceği, aklının ucundan dahi geçiremeyeceği olaylar başına gelebiliyor bazen. Bloğu oluşturmama karar vermemde vesile olan arkadaşım Kübrayla bir gün öncesinde e-mail yoluyla görüşmüştük. Muhabbetimiz güzeldi çok şükür, ancak bir gün sonrasında aldığım acı haberle sarsıldım. Rabbimin neleri bir anda değiştirebileceğini bir kere daha idrak ettim, o anda içimden geçen duyguları şöyle aktarmıştım kağıda..
17 Aralık 2007..
Buruk başlayan bir gündü benim için. Sanallaşan dünyamızda sanal ortamda aldığım bir haberle hüzne boğuldum. Mailin başlığı “İnna Lillahi ve inna ileyhi raciun” ayetiyle başlıyordu. Hayırdır inşallah diyerek sıkıntılı bir şekilde açtım maili. En yakın arkadaşımızın babasının vefat haberi kilitlemişti beni ekrana. Vücudumdaki her bir zerre farklı bir hal aldı sanki. Etraftaki bütün sesler kesilmiş sadece ekranda yazan yazıya odaklanmıştım. Daha dün mail yoluyla muhabbet ettiğim arkadaşımın babası dün gece bir kalp krizi sonucu Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. Canım Kübracım benim.. Ortaokul, lise ve üniversite günlerimiz birlikte geçmişti.Yaşadığımız günler, onun o sevimli, etrafa neşe saçan muhabbetleri gözümün önüne geldi birden. 7 sene imam hatip lisesinin ardından yaşadığımız başörtü problemi üniversite eğitimini almamız için bizi Kıbrıs’a kadar götürmüştü. Kıbrıs’a gitmek için ailelerimizin bir araya geldiği gün dün gibi canlandı gözümde. 11 kişi olarak gittiğimiz arkadaşlarımızla birlikte çekilen sıkıntıların üstesinden gelmek için harcadığımız dakikalar, yağmurlu günlerde kilometrelerce yürüdüğümüz yollar, sorunu olan arkadaşlarımızın problemlerine birlikte ürettiğimiz çözümler, birlikte hazırladığımız sahur sofraları, edilen ikramlar ve dönüşümüzde yapılan nişan, düğün merasimleri gibi bir çok önemli olaylar hayatta birlikte paylaştığımız ortak anılarımızdı.
Mezun olduktan iki sene sonra canımız ev arkadaşımız Asumanımız’ın güzeller güzeli iyilik timsali annesinin vefat haberi bizi nasıl şoke uğrattıysa, Kübramız’ın babasının haberi de o denli üzüntüye boğdu hepimizi. O anda hayatın gerçekten ne kadar boş olduğunu fark ettim. Ateş düştüğü yeri yaksa da kardeş sevgisiyle birbirimize bağlandığımız arkadaşlarımızın acı haberleri bizi bir kere daha yakıyordu. O an, kalp kırmanın, sebepsiz yere üzülmenin, dünyalık sıkıntılarının ne kadar anlamsız ve boş olduğunu düşündüm. Çünkü bir gün gelecekti ki hepimiz aynı yere gidecektik.
Arkadaşımızın acısını paylaşma adına akşam evlerinde ziyaret ettik. Karşı taraf olarak onların hüznünü nasıl paylaşacağımı, neyi nasıl diyeceğimi bilemiyordum. Ama maşallah annesi de kendisi de çok metanetliydi. Bizi kapıya kadar uğurlayıp hal hatırımızı bile sordular. Rablerine olan bağlılık ve sonsuz hayata inanış bu metanetin sebebiydi muhakkak. Başka hiç bir şey aniden vefat eden amcamızın acısını dindiremezdi zaten. Feryat figan etmek onu geri getirmeyecekti, aksine o anda okunan Allah kelamı Kur’an-ı Kerim kabrini nurlandıracaktı şüphesiz. Üstat Necip Fazıl ne güzel söylemişti:
“Ölüm güzel şeydir budur perde arkası haber,
Ölüm güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?”
Rabbim ebedi aleme giden teyze ve amcamızın günahlarını affetsin ve Efendimiz’e komşu eylesin, geride kalan ailesine de sabır ve tevekkül ihsan etsin inşallah.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




