10 Aralık 2023 Pazar

Dedesinin “Ruhunun Ruhu” Bize Ne Anlatıyor?

 


Rim… Ne güzel bir isim bir kız için…

Ölüm… Ne korkunç bir gerçek bir çocuk için…

Dede… Ne güzel bir varlık bir torun için…


Sevgi… Ne güzel bir duygu varlıklar için…


Cennet… Ne güzel bir yer mü’minler için…


İs*rail… Ne kötü bir kavim insanlık için…


Bu kadar güzelliklerin yanında kötülüğü baş tâcı edinmiş bir kavim tarafından yok edildi güzeller güzeli Rim…



Daha düne kadar böyle bir güzellikten haberimiz yoktu, ta ki cennet yolculuğuna çıkana kadar…Onun ışıltılı gözleri, mutluluk saçan gülüşü, hayat dolu yaşamı sönüverdi birden bire…

Rim… Dedesinin ruhunun ruhu… Dedesinin can paresi… Dedesinin doğum günü armağanı… Ve dedesinin cennet kokulu meleği…


Onu ilk olarak dedesinin kucağında cansız yatan bedeniyle tanıdık. Yanağındaki minik yarası melek suratına bu kadar mı yakışırdı? Buz gibi tenini, göz bebeğinin içini doya doya öpüyor, saçlarını son kez tarıyordu dedesi “ruhumun ruhu” dediği torununu. Minik kulağında kalan küpesini ondan bu dünyada kalan tek şey olarak alıp iliştirmişti kıyafetinin bir kenarına. Ruhu’ndan gelen bir süs olarak…


Rim… Dünyalar güzeli kız çocuğu… İs*rail’in kıydığı binlerce çocuktan sadece biri… Ölürken kalplerimizi dirilten, gözlerimizi yaşartan, bizi bizden alan, insan olduğumuzu hatırlatan şehitler meleği… Dünyalar üstü bir yerde, cennette dirilirken bizim ölen kalplerimizi kendine getirdi sanki. “Bu dünya geçici bir dünya” dedi sanki… “Amansız bir dünya için değil, benim ayak bastığım yer için çalışın… Birbirinizi yemeyi bırakıp dünyada bizlere neler yapıldığına bir bakın. Açın gözlerinizi…Daha neyi bekliyorsunuz? Size hesap soracağımızı bilmiyor musunuz?” dedi sanki.

Dedesiyle birlikte aynı tarih olan doğum günü 23 Aralık tarihini de Dünya Çocuk Şehitleri Günü olarak ilan edilmesini dünyaya armağan etti sanki… Biz de onun armağanını başımızın tâcı olarak kabul ediyoruz.


Bunu bize armağan ederken de, “Siz büyüklere zor gelen ölümü biz çocukların nasıl kaldırdığını düşünün… Bedenlerimizin bu dünyaya ait olmadığını akledin… Kana bulanmış vücudumuzun misler gibi koktuğunu bilin… Peygamberimiz (sav)’in sözüyle şehit bedenlerimizin asla çürümeyeceğini ve şehitlik makamının ne yüce bir makam olduğunu da unutmayın… Unutmayın ki ona göre dünyada yaşayın…” demiş olabilir. Anlayabilene…






4 Aralık 2023 Pazartesi

Filistin İçin Ne Yapabilirim? 3 - Sosyal Medyaya Yüklenelim

 



Bir önceki yazımda Filistinli kardeşlerimiz için yapılan eylemlere katılmanın en azından safımızı belli etmek olacağından bahsetmiştim. Sokakta olmanın yanında sosyal mecralarda da etkili olabiliriz. Bazen atacağımız bir twit, yapacağımız bir yorum, paylaşacağımız bir fotoğraf veya video ses getirebilir. Nitekim geçen haftalarda Elon Musk’ın bir twite yapmış olduğu yorum onu İ*srail’in ayağına götürdü.

Bildiğiniz üzere Elon Musk’ın kurduğu X platformu (eski adıyla twitter) dünyaya haberlerin yayıldığı en hızlı kaynaklardan biri…Savaşın açık yüzünü, bombardımanın ne derece güçlü olduğunu, küçücük çocukların üzerine doğrultulan namluları, bombalanan hastaneleri, doktorların çaresizliğini, çocukların perişanlığını, vs. bu platform sayesinde görüyoruz. Tabii şöyle bir şey söz konusu ki X’in sahibi olduğu Elon Musk bu görüntülerin yayınlanmasına izin vermezse hiçbir şey göremeyiz. 


Geçen haftalarda Filistin’e mecburi bir ziyaret gerçekleştirdi biliyorsunuz. Sebebi de şuydu: Bir kullanıcı X (twitter) platformunda şöyle bir paylaşımda bulunmuş:


“Yahudiler beyazlara karşı nefreti teşvik ediyor.”


Musk da bu paylaşıma “Gerçeği söyledin” yorumunu yapmıştı. Bunun üzerine Musk antisemitist olmakla yani Yahudilere karşı önyargılı olmakla suçlandı. Dünyanın büyük şirketlerinden Apple ve Disney X (twitter)’den reklamlarını çekeceğini ilan etti. İ*srail’in kadim dostu Amerika da tepkisini gösterdi. Beyaz Saray’dan açıklama gecikmedi ve Elon Musk, Yahudi karşıtlığını teşvik etmekle suçlandı. (Ersin Çelik’in yazısında belirtiliyor. Aşağıdaki bağlantıdan okuyabilirsiniz.)*


Hakan Bayrakçı’nın ifadesiyle şöyle söyleyeyim:


“Amerikada ticaret yapan birinin İ*srail’in yada Yahudilerin aleyhine bir kelime dahi konuşma ihtimali yoktur.”** Eğer yaparsa o kişiyi bitirirler. İşte Musk da bir yorumu sebebiyle tıpış tıpış İ*srail’e gidip açıklama yapmak zorunda kaldı.


Olaylar medyada sıkça yer aldı… Bu adamlar herkesi avuçlarının içine alabileceklerini sanıyorlar. Eğer Elon Musk önümüzdeki günlerde Gazze’deki savaş görüntülerine sansür koyup (X platformunda), yayınlanmasına izin vermezse, o zaman oralarda neler yaşandığını hiçbirimiz öğrenemeyiz. Bu sebeple Gazze’yle ilgili, boykotla ilgili, yaşanılanlarla ilgili sosyal medya paylaşımlarımızı azaltmayalım. Gündemde tutalım, unutmayalım, unutturmayalım. (Bu arada mühendislerimize de çok iş düşüyor. Yerli platformlarımızı nitelikli bir şekilde güncellememiz lazım. Bir zamanlar kullandığımız BİP bir whatsapp kadar kaliteli duruma gelmeli. Böylece başkalarına ihtiyaç duymak zorunda kalmayız.)


Diğer yandan Elon Musk İ*srail’de savaş alanını dolaştı. Boş bebek beşiğini ziyaret etti ve şöyle bir açıklama yaptı yada yapmak zorunda bırakıldı:


“Gazze’yle ilgili üç şey var… Yani sivilleri öldürmekte ısrar edenleri öldürmekten başka seçenek yok. Fikirlerini değiştirmeyecekler. İkincisi de eğitimi değiştirmek ki yeni nesil katiller yetişmesin…”


Sayın Musk! 

Her ne kadar sen bu sözleri İ*srail’in gönlünü kazanmak ve kariyerinden olmamak için söylemiş olsan da biz farklı anladık. Evet doğru söylüyorsun… Sivilleri, kadınları, bebekleri öldürmekte ısrar edenleri, rehinelere olmadık işkence yapanları öldürmekten başka çare yok! Eğitim sistemi de öyle bir değişmeli ki, Hak’tan geldiğine dayanak gösterilerek inanılan yalan bilgilerle dünyayı cehenneme çevirecek bir insan milleti oluşmamalı… Çok haklısın!



* https://www.yenisafak.com/yazarlar/ersin-celik/elon-musk-teslim-olurken-bip-hamle-yapar-mi-4578195


** https://youtu.be/p-qOLOgjp2Q?si=tQnaE8uu7neYMWCo

2 Aralık 2023 Cumartesi

Filistin için ne yapabilirim? 2 - Eylemlere Katılım

 


Eylemler, protestolar, mitingler, yürüyüşler, elele vermeler gibi birçok gösteriler yapılıyor… Hepsi de haksızlığa karşı boyun eğmediğimizi göstermek için… Özellikle Filistinli kardeşlerimiz için şu aralar dünyanın dört bir tarafında eylemler yapılmakta… Şöyle bir baktım da Avrupa’dan Afrika’ya ve Orta Asya’ya kadar birçok ülke insanı “insanlık” için bir araya gelmiş. İspanya’dan Almanya’ya, İngiltere’den İskoçya’ya, İsviçre’den İsveç’e, Norveç’ten Sırbistan’a, İtalya’dan Fransa’ya, Polonya’dan Yunanistan’a, Hollanda’dan Japonya’ya, Güney Afrika’dan Avustralya’ya, Venezuela’dan Kolombiya’ya, Brezilya’dan Amerika’ya kadar…


Diğer taraftan Irak’tan İran’a, Fas’tan Lübnan’a, Pakistan’dan Endonezya’ya, Ürdün’den Tunus’a, Cenevre’ye ve bizim ülkemize kadar Müslüman ülkeler de ayaklanmış durumda…


Filistinli bir muhabir bu gösterilere katılan zenci birine soruyor:

“Neden Filistinliler’i destekliyorsun?” Adam cevap veriyor:

“Çünkü ben bir insanım. Arkama yaslanıp televizyondan bu soykırımı izleyeceğimi mi sanıyorsun? Bunun Yahudilikle ve Müslüman olmakla ilgisi yok. Ben Hristiyanım ama ben bir insanım. Bu protestolar onlar özgür olana kadar bitmeyecek.” *


Diğer taraftan İngiltere’de sanatçılar oturmuş, sırtlarına da Filistin kefiyelerini alarak eylem yapıyorlar…**


Diğer yandan bir Holywood sanatçısı açlık grevi yaptığını duyuruyor, bir diğeri konserinde Filistin bayrağı açıyor, bir başkası coşkulu konuşmalar yapıyor… Bu arada ünlüler bunu kariyerlerini kaybetme ihtimalini düşünerek de yapıyorlar. Nitekim bir kısmının sözleşmesi fesh ediliyor. Bir kısmı çalıştığı ajanstan kovuluyor, diğeri oynadığı diziden çıkartılıyor, bir diğerinin konserleri iptal ediliyor vs. Ama yine de onlar insanlık için bunu yapmaktan vazgeçmiyorlar…


Bizim ülkemizdeki sanatçıların çoğu ise sessizliğe gömülmüş durumda. Sanırım hâlâ bu durumun bir soykırım olduğunun farkında değiller… 


İnsanımızın bir kısmı ise “Eylem yapacağız da ne olacak?” diyerek konuşmalarına devam ediyor. Din, dil, ırk farkı gözetmeden dünyadaki birçok insan Filistin için bir araya geldiği halde, bir zamanlar BİZE AİT olan topraklarda yaşayan kardeşlerimiz için bizim kılımızı bile kımıldatmayışımızın sebebi NEDEN? Biz neyi, ne zaman kaybettik bilmiyorum.


Eylem yapacağız da ne mi olacak? Sesimizi duyuracağız dünyaya… Kardeşlerimizin yanında olduğumuzu göstereceğiz… Onların bizden istediği şeyi yapacağız… Bilmeyenlere olayların iç yüzünü öğreteceğiz… Küçük de olsa cihat emrini uygulayacağız… Tekbir getireceğiz… Slogan atacağız… Sesimiz kısılana kadar bağıracağız… Belki de bir kalbin islama ısınmasını sağlayacağız…*** Kısacası safımızı belli edeceğiz… Hz. İbrahim’in ateşine su taşıyan karınca misali… 



* https://www.instagram.com/reel/CzLUhzStMlL/?igshid=N2ViNmM2MDRjNw==


** https://x.com/turker_aknc/status/1729225430346158317?s=46&t=ckVPei4QC-owAy7rUXIJEQ


*** https://www.instagram.com/reel/Cz5c6IPrRKo/?igshid=N2ViNmM2MDRjNw==


Foto: marksist.net

23 Kasım 2023 Perşembe

Filistin için ne yapabilirim? - B*ykot B*ykot B*ykot




Bu aralar herkesin kafasında aynı soru dolaşıyor. Filistin için ne yapabilirim?


Şurada yazdığım diğer yazımda b*ykotun öneminden bahsetmiştim. Ama bazılarımız tarafından bu durumun ciddiyeti hâlâ anlaşılmış değil… Şimdi açık açık anlatalım… Milyonlarca insan olarak, eli kanlı ülkelerin ürününü almamaya karar verdik diyelim. Sonra ne olur? O ürünün satışlarında epey düşüşler yaşanır. Kâr elde edemezler. Ürünün satılması için fiyatta indirim yaparlar. (Müslümanlar nasıl olsa alır diyerek). Bu da işe yaramazsa önemli ve saygıdeğer insanlara reklam yaptırırlar. Yine işe yaramazsa ürünün üretildiği fabrikalarda kapanma olur. Üretim azalır ve eli kanlılar para kaybetmeye başlarlar. Korktukları başlarına gelir.


Yıllar önce Danone markasının yoğurtlarında çocukların zihinsel gelişimini etkileyen maddeler olduğu tespit edilmişti. Raporu bizzat görmüştüm. Bunun üzerine Danone ürünlerinin satışı azalmış ve fiyatı epey ucuzlamıştı. Sonrasında, o zamanlar sabah programı sunan Ayşe Özgün’e çok güzel bir reklam çektirdiler. Ayşe hanım Danone fabrikalarını gezerek ürünün temizliği, kalitesi, güvenilirliği, vs ile ilgili güzel cümleler kuruyordu. Ayşe hanımı seven kesim buna kanmış olabilir. Şu anda yıl olmuş 2023… Belki bu rapor unutuldu. Ama ben nerede Danone ismini görsem kaçmak istiyorum. (Aklıma gelmişken, A101’deki tam yağlı Birşah sütlerinin üretim fabrikası da Danoneymiş. Yarım yağlılar farklı…)


Hindistan bir zamanlar İngiltere sömürgesinde olan bir ülkeydi. Bağımsızlığını nasıl kazandı dersiniz? İngiliz ürünlerini almayı b*ykot ederek ve kendi ürünleriyle yetinmeyi öğrenerek… Liderleri Gandhi’nin onları buna nasıl yönlendirdiğini okuyabilirsiniz. 


Amerika’daki belediye otobüslerinde ise siyah-beyaz ayırımı oluyordu. Siyahiler beyazlara yer vermek zorundaydı. Roza Park adında bir kadın, bir gün bu durumu b*oykot ederek yerine oturmak isteyen beyaza tepki gösterdi ve kalkmadı. Bu durum işlerin değişmesine sebep oldu. Siyahi vatandaşlar bir sene boyunca belediye otobüsünü kullanmadılar. Sonunda otobüslerdeki bu haksızlık ortadan kalktı.


2006 yılında Danimarka’da Peygamber Efendimiz (sav) ile ilgili yaşanan karikatür krizinden sonra Müslüman ülkeler b*ykot kararı almış ve firmalar maddi kayıplar yaşamıştı.


B*ykot bir yerde nefsimize “dur” diyebilmektir. Fatma Bayram hoca bunun b*ykot değil cihat olduğunu hatta farz olduğunu söylüyor. (habercim19.com)


Bu durum bazıları için kolay olmasa gerek. Alışkanlıklardan vazgeçmek zordur. Ama Müslüman kardeşlerimiz için, ülkemizin kazanması için denemeye ve bunu yaşam tarzımız haline getirmeye değmez mi? 


  • Mc Donalds hamburgeri yemezsek, CocaCola içmezsek ölmeyiz.
  • Ariel, Omo, İpana, Colgate kullanmazsak ölmeyiz.
  • Ellerimize Nivea, Vazelin sürmezsek ölmeyiz.


Ama bunları kullanırsak insanlar ölüyor, bebekler ölüyor. Öyle bir ölüyorlar ki buradan kurtulmanın rahatlığıyla… bombasız bir sabaha uyanmanın muştusuyla… birbirlerine tekrar kavuşacak olmanın verdiği güvenle ve şehadet huzuruyla ölüyorlar. Ve hiçbir gözün görmediği güzellikte olan bir dünyaya uyanmaya gidiyorlar.

3 Kasım 2023 Cuma

Boykot İmanımızın Derecesini Gösterir

 


En son yazdığım
buradaki yazımda marka ürünleri almanın bizlere kalite katmadığından, aksine karakterimizde olumsuz yönelimler oluşturuyorsa vazgeçmemiz gerektiğinden ve bunun ekonomik olarak da bizlere olumlu geri dönüşümü olacağından bahsetmiştim. Ancak şu günlerde öyle bir noktaya geldik ki müslümanlara karşı savaşan ülkelerin marka ürünlerini almak artık İMAN meselesi haline geldi. Bazılarının hoşuna gitmese de durum böyledir. Allahu Teâla, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:


“Allah, sizi ancak, sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”(Mümtehine 9)


Peygamber Efendimiz (sav) de şöyle buyuruyor:


“Üç mescidinden biri esir olan bir ümmet, ümmetlik şuurunun bulunduğunu iddia etmesin.”


Gazze’de yaşanılan olaylar ikili devletler arasında oluşan bir toprak davasından ibaret değil. O topraklarda Filistinliler olsa da olmasa da o topraklar biz müslümanlar için önemli. Oraların “etrafı mübarek kılınmış” Allah’ın kelamıyla. Orada Mescid-i Aksa var ve şu anda tutsak altında… Bu tutsaklığa vereceğimiz tepki bizim imanımızın derecesini gösterir. Ümmetlik şuurumuzu gösterir. Tevhid mücadelemizi gösterir. Akideye bağlılığımızı gösterir. 


Alacağımız her bir boykot ürünü müslüman kardeşlerimize atılacak bir bomba olarak geri dönecek. Ölen bebeklere üzülürken çiğnediğimiz sakızın bile o vahşilere kâr olarak geri döndüğünün farkında mıyız? O pis mahlukların başındaki adam sözde Tevrat ayetini okuyarak “kadınları, bebekleri, emzirenleri, vs. vurun” diyor. Ve bunu uygularken ayetin Allah’tan geldiğine o kadar emin ki… Onlar sonradan bozulmuş ve değiştirilmiş Tevrat ayetlerine bu kadar iman ederken, biz Allah kelamı olduğuna şeksiz şüphesiz inandığımız Kur’an ayetleriyle amel etmeye ne zaman başlayacağız?


Bir kötülük gördüğümüzde ilk yapmamız gereken şey elimizle müdahale etmek Allah Rasulü (sav)’nün ifadesiyle. O’nun yolunda olmak istiyor ve zalimlerden olmak istemiyorsak elimizi o ürünlere uzatmayalım ve yerli olanlara yönelelim inşallah…


Foto: imanveihsan.com 


19 Eylül 2023 Salı

Alışkanlıkları Değiştirme Zamanı : Markalar Markamız Olmasın

 




Yazar Ayşe Kulin’in şöyle bir videosuyla karşılaştım:


“Değer markayla, çantayla, logoyla değildir. Bunlar size değer katmıyor, siz kendiniz değerli olun.”


Son yıllarda tüm dünyada doğal afetler, iklim değişikliğine bağlı olumsuzluklar, kuraklık, topraklarda bereketsizlik, gıda krizi gibi durumlar yaşanıyor. Bunun üzerine ekonomik sıkıntılar da eklenince her şey üst üste geliyor. Nitekim fazla para harcamaya ve rahat yaşamaya alışkın olanlar dar boğaza girip işin içinden çıkamıyor, maddi-manevi kayıp yaşıyorlar. Bu sebeple bazı alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerektiği düşüncesindeyim. Marka tutkunluğu da bunlardan birisi olabilir…


Problem olan markalı ürün kullanmak değil, markaların bizi kendine esir etmesidir. Sadece markalı ürünler iyidir anlayışı, markasız ürün kullanmanın kendimizi ezik hissettirmesi, logo göstermenin koltuklarımızı kabartması, ikinci el ürün giyenleri küçümsememiz, vs.


Şu açıklamayı da yapmam gerekir ki kaliteyi markadan ayrı tutuyorum. Bazı markaların ürünleri sağlık açısından, konfor açısından, kullanım açısından daha fonksiyoneldir ve tercih edilir. Ancak aynı kalitede başka ürünle kıyaslandığında sadece o markayı alacağız diye fahiş fiyatlar ödemeye gerek olmadığını söylemek istiyorum. Ben de önceden markalı ürünlerin her zaman kaliteli olduğunu düşünürdüm ancak yaşadığım tecrübeler böyle olmadığını gösterdi. Bu sebeple markalar olmazsa olmazımız olmamalıdır.


Bir aile düşünelim… Çocuğuna her zaman pahalı bir markanın ürününü alıyor. Onun dışında kalanları kalitesizlikle nitelendiriyor ve bunu çocuğun yanında sürekli dile getiriyor. Sonrasında o marka artık çocuğun markası, olmazsa olmazı oluyor. Ama aile çocuğun gelecekte ekonomik olarak kendine yetip yetmeyeceğini düşünemiyor. Kendilerinin çocuğuna sunduğu konfora ileride sahip olup olamayacağını düşünemiyor. 


Sonra ne mi oluyor? O çocuk yetişkin olduğu zaman maddi durumu iyi olmasa da, vazgeçemediği markalı ürüne kavuşmak için çalışıyor. Belki çocuklarının rızkını o markaya yatırıyor. 


Bu şekilde büyütülen bir kız çocuğu da babasının kendisine sunduğu konforu eşinden de bekliyor. Onu sıkıntıya sokuyor ve belki de borç bataklığına bile sürükleyebiliyor.


İlber Ortaylı “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” isimli kitabında şöyle diyor:


“Çocukların yokluğu, zorluğu, mahrumiyeti bilmesi lazım. Bunu ona siz göstereceksiniz. Çocuğunuzu gelecekteki zorluklara göre yetiştirin!”


Tanıdığımız bir aile vardı. Konforlu bir hayatları olmasına rağmen israf ve marka tutkunluğu yüzünden iflasın eşiğine gelmişlerdi. Ancak buna rağmen marka tutkunluğundan vazgeçemiyorlardı. Başkalarına kaliteli gözükme uğruna borç batağında olmayı göze almışlardı.


Kızıma bir markanın ayakkabısını almıştık. Nasıl bir önem arz ediyormuş ki okulda kaç kişi yanına gelip hayırlı olsun demiş. Hatta o ayakkabıyı çok isteyen bir arkadaşı da uzun süre kızımla konuşmamış. Bu durumu öğrenince tehlikenin bizim ailemize de girdiğini anladım. Altı ay sonra o pahalı ayakkabı yırtıldı. Bunu aldığımız mağazaya bildirince parasını geri ödemişlerdi. (Markalı ürünlerin bu güzelliği de var tabii)


İki farklı kahve dükkanının birinin önü boş, diğerinde sıra bekleyen birçok genç var. O kahve bardağıyla fotoğraf çektirmek kalite ibaresi çünkü…


Bu durumlar üzücü gerçekten. Hem maddi hem de manevi olarak bizlere zarar veriyor. Eğer bu hastalığa tutulmuşsak kendimize “dur” diyebilmemiz lazım. Öyle bir durum oluşturmalıyız ki bizi değerli kılan markamız değil karakterimiz olmalı… Eğer içimizde bahsettiklerimden kaynaklanan gurur, kibir ve kendini beğenme gibi hastalıklar baş gösterdiyse nefsimizi terbiye etmeye de başlamamız gerekir. Duralım, kendimizi dinleyelim ve harekete geçelim inşallah…




Foto: habererk.com 

28 Ağustos 2023 Pazartesi

Zeynep Olmak Demek

 


Bu aralar hangi kitabın sayfasını kaldırsam karşıma aynı konu çıkıyor… Sabır… Yakın zamanda okuduğum Nurdan Damla’nın “Sabır ve Vefa Timsali Hz. Zeynep” kitabı beni peygamber iklimine götürdü. Hayatı sabır içerisinde geçmiş peygamber çiçeğinin yerine koydum kendimi… İslam uğruna çektiklerini okuyunca hüzünlendim. Durdum ve düşündüm…


Onun yerinde olmak demek, Rasulullah’ın kızı olmak, Hatice’nin gülü olmak demekti. Terbiyenin en güzelini Resulullah’tan, nasihatlerin en nurlusunu Hz. Hatice’den almak demekti. Zeynep’in yerinde olmak demek, sükûnetle susmak, edeple konuşmak demekti. 


Onun yerinde olmak, babası gibi “el-Emîn” lakaplı birine (Ebu’l As) eş olmak ve ona aşkla bağlanmak demekti. Eşini sadece nefsi için sevmemek, huzuru ve sadakati evinin baş köşesine koymak demekti. Kibarlığı, nezaketi, asaleti, edebi, güzel sözü kendine libas yapmak ve eşini de bu özelliklerle kendine aşık etmek demekti. Zeynep olmak demek, yuvasında İslamiyeti tek başına yaşamak, gururundan ödün vermeyen putperest bir eşe karşı bile hoşgörülü olmak demekti. “Dinde zorlama yoktur” ayetini hayatına nakış nakış işlemek demekti. 


Zeynep olmak demek, Şib-i Ebî Talib muhasarasını uzaktan gözü yaşlı izlemek, açlıktan ağlayan bebekleri susturamamak, anne-babasının sıkıntılarına derman olamamak ve sonunda annesini ahirete yolculamak demekti. 


Zeynep olmak demek, eşiyle babası arasında kalmak demekti. Nurdan Damla’nın ifadeleriyle, “Bir yanda peygamber, önderi, atası, babası. Öte yanda gönül yoldaşı, hayat arkadaşı ve evinin erkeği… İki uçurum, iki vadi, iki yol… Cennet ile cehennem… Nefes ile ruh… Kalp ile akıl…” (Sabır ve Vefa Timsali Hz. Zeynep, Nurdan Damla) 


Böyle bir durumda Zeynep olmak, sabır terbiyesini annesinden şu nasihatle almak demekti:


“İnsanı kazanmak zor, kaybetmek ise çok kolaydır kızım. Sakın kederlenme. Sabırlı ol ve Allah’ına dayan. Bak O, sana ne kapılar açacak. Sabrı bilen kullar için sabır sarayları kurulacak Zeynebim. Buna dair Rabbimizin vaadi var. Hem unutma ki sabır, kupkuru bir suskunluk değildir. Sabır, derdin içindeyken onu verene şükürle yönelebilmektir.” (Sabır ve Vefa Timsali Hz. Zeynep, Nurdan Damla, s.101)


Zeynep olmak demek, müslümanların Medine’ye hicret ettiği zamanda Mekke’de tek başına kalmak, müşriklerle sükûnetle mücadele etmek demekti. Müslüman bir hanımın küfür içinde olan biriyle evliliğinin haram olmasına dair ayet geldikten sonra çok sevdiği eşinden ayrı kalmak demekti. Hicret esnasında sıkıntılar çekmek, bebeğini kaybetmek ve iki gözünün nuru babasının (sav) şu müjdesine mazhar olmak demekti:


“Şüphesiz ben cennet kapısında durup girmemekte ısrar eden bir düşük çocuğa varıncaya kadar diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim.” (Sabır ve Vefa Timsali Hz. Zeynep, Nurdan Damla, s.214)


Zeynep olmak demek, sabrının selamete ve eşinin hidayete erdiğine şahit olmak demekti. İslam terbiyesinde olan mutlu yuvaya kavuşmak ve ardında nur yüzlü iki evlat bırakmak demekti.



15 Ağustos 2023 Salı

Dedikodu Kokusu

 


Bu kokuyu bir kere hissettiğimi hatırlıyorum. Nasıl bir şey olduğunu az çok tahmin edersiniz. Sizin olmadığınız bir ortamda hakkınızda nahoş sözler konuşulmuştur. Siz de aniden oraya girmişsinizdir. Seslerin birden kesildiğini, yüz ifadelerinin değiştiğini ve sahte gülümsemelerin ortaya çıktığını görürsünüz. “Hoş geldin” denildikten sonra sorulan hal hatıra verecek cevabı şöyle bir düşünürsünüz. Sonrasında ise yapılan en önemli faaliyet baş gösterir : Orada olmayan bir başkasını çekiştirme... 

O pis kokuyu tekrar hissedersiniz kanlı-canlı şahit olarak… O zaman anlarsınız ki “Benim yanımda başkasını çekiştiren, ben yokken de beni çekiştirebilir.” Bu arada müslüman ahlakına yakışan şey, kişileri susturabilmektir. Yapabilene ne mutlu… Aksi taktirde lafları köpürterek konuşmak, kişileri dalgaya alarak eğlenmek ve bundan mutlu olmak bize yakışmaz. Ama yapmıyor muyuz? Yapıyoruz maalesef… Bu faaliyetten aklanmak için, “Ben açık sözlüyüm, yanımda olsa yüzüne de söylerim” lafının arkasına sığınmak ise kurtuluş değildir. 


Gelelim meselenin hakikatine… 


Benim hakkımda konuşulan olumsuz bir şey beni üzerse buna dedikodu denir ve büyük bir kul hakkıdır. Eğer olumsuz olan şey yüzüme söylendiğinde kalbim kırılıyorsa bunun da Kabe’yi yıkmakla eşdeğer olduğu söylenir. Helallik ve gönül almak gerekir.


Ne acıdır ki, bu durum içinden çıkamadığımız bir sarmal… Kurtulmak için çare aramalıyız. Dedikodu yapmak yada dinlemek kalbimizi acıtmalı… Susabilmeliyiz… Susturabilmeliyiz… Farklı konu açabilmeliyiz… Hiç olmazsa mekanı terk edebilmeliyiz… Bu ağa hiç düşmemek için ise gönlü güzel insanlarla bağ kurabiliriz…


Aksi taktirde muhabbetin sadece gıybetten oluşacağı inancı hayat felsefemiz olur. Bu konuda Rabbimizin şöyle bir uyarısı var bize:


“Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”

(Hucurât Sûresi 12)


Rabbim idrak edenlerden eylesin…



Foto: istockphoto.com 

7 Ağustos 2023 Pazartesi

Hazırlıksız Yakalanmak


Birkaç gün önce annemin bir komşusunu kaybettik. Küçüklüğümde annemden Kur’an öğrenmeye gelirdi. İslama sonradan ısınmış ve hayatını değiştirmişti. Yakın bir akrabamızı kaybetmiş gibi üzüldüm. Beklenmedik, âni ölümler gerçekten çok zor… Bu dünyada bıraktıkları sadece birkaç şeyden ibaret. Ardından söylenen güzel sözler, yaptığı iyilikler ve ibadetleri…


Cenazede çoğu kişi hepimizin böyle bir gününün olacağını söylüyordu. O gün mutlaka gelecek ama ya hazırlıksız yakalanırsak ne olacak bilmiyorum. 


40 yaştan sonra öbür aleme daha bir yakın hissediyor insan kendini. Yaptıkları, yapamadıkları, yapmak istedikleri dolaşıp duruyor insanın kafasında. İbadetleri ziyadeleştirmek, ilmin zekatını vermek, hayır faaliyetlerinde bulunmak, çevreye karşı daha duyarlı olmak, yetimin başını okşamak, ana babaya iyilik yapmak, kalp kırmamak, Ben’likten Allah’a sığınmak, her daim hakkı ve sabrı tavsiye etmek, vs. Yapılacaklar çoğaldıkça çoğalıyor. Ancak bunları yapacak zamanımız olmayabilir. Birdenbire her şeyi burada bırakıp gidebiliriz. Sonrasında ahlanıp vahlanmanın hiçbir çaresi olmaz. 


Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor:


“İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu 3 şey bundan müstesnâdır: Sadaka-i câriye, istifâde edilen ilim, kendisine duâ eden hayırlı evlât.” (Müslim, Vasiyyet, 14)


Hayatımızda bu üç şeyi tesis etmek için vakit kaybetmeden bir yerden başlamak lazım. Rabbim yardımcımız olsun. Hem bu âlemde hem de öte âlemde…


Foto ve hadis: islamveihsan.com 

23 Haziran 2023 Cuma

O (sav)’nun Zamanında Yaşama Düşüncesi

 


Peygamberimiz (sav) bizim canımız, cananımız… Yolumuz O’nun yoluna feda olsun… O’nu o kadar çok severiz ki, “Keşke O’nun zamanında yaşamış olsaydık” diye bir düşünce geçer içimizden. Acaba O’nun zamanında yaşasaydık hangi tarafta olurduk? Haydi gidelim o zamanlara… Mekke ve Medine günlerine…


İslamiyetin ilk günleri… “La ilahe illallah” diyenler işkenceler altında… Maddi durumu iyi olanlar ve himayesi olanlar biraz daha rahat. Ama ne kadar rahat Hz. Ebûbekir’den öğreniyoruz. O büyük sahabi Mekke’nin ileri gelenlerinden, yönetimde söz sahibi olanlardan, okuma yazma bilenlerden, şairlerden, zenginlerden, kısacası hatırı sayılır kişilerden… Ancak o bile bu işkencelerden payını alıyor. Mekke’nin kötüleri Peygamberimiz (sav)’i ortalarına alıp hakaret ederlerken Hz. Ebubekir gelip “Rabbim Allah’tır dediği için birini mi öldüreceksiniz?” deyince, o kötüler bu sefer Hz. Ebubekir’i bayıltana kadar dövüyorlar. Uyandığı zaman ilk sorduğu şey “Rasulallah nasıl?” oluyor.


Şimdi kendimizi o günlerde hayal edelim. Acaba hangi birimiz katlanabilirdik o sıkıntılara? 


Halimiz vaktimiz yerinde, bir elimiz yağda, bir elimiz balda bir hayatımız varken Allah’ın Rasûlü olduğunu söyleyen Biri (sav) çıkıyor ve O’na inanmamızı istiyor. Acaba biz Hz. Ebubekir gibi hayatımızı kolaylıkla değiştirebilir miydik?


Ailemize çok bağlı olduğumuzu varsayalım. Ailemizin savunmadığı bir dini, onları karşımıza alma uğruna, evimizden kovulma uğruna savunabilir miydik Ebû Ubeyde gibi? Peki Bedir’de babamıza karşı savaşabilir miydik? Yoksa “benim ailemin dediği her zaman doğrudur” deyip islamı boş mu verirdik?


Sokakta gezerken bir bakanı kendimize bir daha baktıran, birbirinden güzel kıyafetlerle herkesin gözünü alan lüks içinde bir yaşantımız varken, bu hayatı elimizin tersiyle itip “Senin yanındayım Ya Rasûlullah” diyebilir miydik Mus’ab b. Umeyr gibi? Yoksa “bu dünyaya bir daha mı geleceğim” deyip o güzeller güzeline arkamızı dönüp gider miydik?


Ebû Cehil gibi islama ateş püsküren bir amcamız varken, evimizde sürekli islam karşıtı konular konuşulup, Peygamberimizle ilgili kötü planlar yapılırken biz bunlara kulak asmayıp gerçeği öğrenmek için acaba Rasulullah’ın kapısına gider miydik? Sonrasında evimizi İslamiyete açıp Daru’l Erkam yapabilir miydik Erkam b. Ebu’l Erkam gibi? Yoksa “Mekke’nin liderlerinden olan amcamın dediği doğrudur” deyip Rasulullah’a düşmanlık mı beslerdik?


Köle olsaydık mesela… İnsan yerine konulmadığımız bir zamanda, islamı kabul ettiğimiz anda başımıza gelecek türlü işkenceleri tahmin ettiğimiz halde iman ettiğimizi haykırabilir miydik Bilal-i Habeşî gibi?


İşkenceler başladıktan sonra yerde kızgın kumlarda yatarken, üzerimizde ateşten bir kaya varken ve önümüze “buna tapacaksın” diye bir put uzatılmışken, o kara yüzlü insanlara “Allah birdir” diyebilir miydik o büyük sahabi gibi?


Sevdiğimiz topraklarımızı islam için terk edebilir miydik? Mallarımıza, evimize el konulmasına göz yumabilir miydik? Tüm mal varlığımızı Hz. Hatice gibi, Hz. Ebubekir gibi islam için harcayabilir miydik? 


Onlar hayatlarını adadılar islama. Biz ise yapmamız gereken sorumlulukları dahi yapmazken “keşke o zamanda yaşasaydık” diyoruz. O zamanda yaşayıp da Ebû Leheb gibi olsaydık ne olurdu sonumuz? Bunu Tebbet sûresine soralım…


Atalarımızın dinine karşı çıkan müslümanlara işkence yapan pozisyonda da olabilirdik Ebû Cehil gibi, Umeyye b. Halef gibi, As b. Vail gibi…


Bedir’de münafıklara uyup geri dönenlerin safında da olabilirdik.


Efendimiz (sav)’in bedduasına muhatap da olabilirdik. 


O sebeple bu zamanda yaşadığımıza şükredelim. Müslüman olarak doğduk elhamdülillah ve O (sav)’nu canımızdan çok seviyoruz. Kardeşiyiz biz o güzeller güzelinin. Şöyle ki…


Hayatının sonlarına doğru Peygamber Efendimiz (sav) ashabına dönerek:


“Kardeşlerimi çok özledim” deyince ashabı:


“Biz senin kardeşin değil miyiz ya Rasulallah?” diye soruyorlar. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav):


“Siz benim ashabımsınız. Onlar beni görmedikleri halde bana iman ettiler. Sesimi işitmedikleri halde davetime koştular. Benimle aynı zemini paylaşmadıkları halde sanki ben içlerinde yaşıyormuşum gibi benimle beraber yaşadılar.”


Ve sonunda bize şöyle bir dua ediyor Allah Rasulü (sav):


“Allahım! Beni görmedikleri halde bana iman eden iman kardeşlerimin yaptıkları BİR İYİLİĞİ ON KATIYLA SEVAPLANDIR.”


Sahabe de “amin” diyor.


Bu duanın muhatabı olmaya özen gösterip hayatımızı O’nun yoluna adamak için uğraşanlardan olabiliriz inşallah…



Not: Muhammed Emin Yıldırım hocanın sohbetlerinden alıntılar yapılmıştır.

Foto: istockphoto.com