27 Nisan 2018 Cuma

Ben Bilâl - H. A. L. Craig





Ben Bilâli
H. A. L. Craig
Çeviren: Nurullah Koltaş

Bilâl her daim insanların kalplerindedir ve bu yüzden hep Sevgi'yle hatırlana gelmiştir...
Mekke'de doğmuş olup Rabah adlı Habeşistanlı bir kölenin oğludur..

Amerika'daki siyâhî Müslümanlar kendilerini Bilâlî olarak adlandırmışlardır. Bilâl ayrıca Mü slüman Afrika'da, bir Hristiyan tabiri kullanmak gerekirse koruyucu bir azizdir. 
...

Mekke'yi bilenler onu zihinlerinden söküp atamazlardı. Dışarıdayken vatan hasreti çekerlerdi. Hiçbir vaha ya da ılıman ülke onları tatmin edemezdi.; her Zaman toplanılıp geri dönülürdü. Çöldeki develer bile "Mekke" kelimesini işittiklerinde başlarını kaldırıp adımlarını hızlandırırlardı.

Size diyebilirim ki bu gümüş kupadaki su, Şam'ın bu serin akan suyu, Kâbe avlusunda fışkıran KESK'in kokulu sülfürlü zemzem suyuyla karşılaştırılamaz.
...

Ammar'ı sorguluyorlar...

"Muhammed size ne öğretiyor?"
"O bize, tüm insanların Allah huzurunda bir tarağın dişleri gibi eşit olduklarını öğretiyor."

Biliyorum ki ben, duvara karşı duran köle Bilâl, bu sözleri işittiğimde ürpererek titredim ve Ümeyye'nin yüzünün kızarıp öfkelendiriniz gördüm.

Sık sık Ammar'ın o gün niçin o denli cüretkâr olduğunu merak ettim. Pekâla, Muhammed, bize dua etmeyi... Hakkı söylemeyi... Kendin için Arzu ettiğini komşu için de arzu etmeyi öğretiyor...diyebilirdi ve onlar da onu bırakabilirdi. 
...

Ne var ki Ammar'ı net bir şekilde hatırlıyorum. Bakışı saf ve huzur dolu, korkusuz, uysal ama kuvvetliydi. Gözlerinde benim köleliğimden daha kuvvetli bir güç gördüm. O an benim, Bilâl'in mülkiyeti değişti.

Kırbacı düşürdüm. Soluklarını hissettim... Bir köle başkaldırmıştı.

...

Ebû Süfyan'ın köleleri onun kötü bir efendi olmadığını düşünüyorlardı. Bir kaş hareketi iş görecekse, sesini asla yükseltmezdi.

...

Muhammed (a.s.) farklıydı. Dostane bir bakışı olmadan asla bir adamı geçip gitmezdi.

...

Bilâl  ölümünü beklerken...

Gün ağarırken, Allah'ın izniyle Allah'a kendimi teslim ettim. İşte benim İslamım!

Aniden öylesi bir şirinlik içime aktı ki iplerimle bile hoşnut kaldım. Ruhum şakıdı. Biliyordum ki yegâne rahatım, Bir Allah'ın yakınında olmak olacaktı. Bunu zihnimden daha derin bir hakikatle insanın derinliklerinde, yani kalpte bildim. Duaya başladım ve ruhum dinlendi. Allah'a hamda başladım ve zihnim huzurla doldu. O'nun rahmetine baktım ve korkum benden ayrılıp gitti.

...

Benim deli olduğumu düşündüler. Beni yaratan Allah'ta sükûn bulduğumu nereden bilebilirlerdi.

Bilâl tekrar satın alınıyor...

Zeyd... Muhammed (a.s.)'ın evlatlığıydı. Hiçbir şey söylemedim. İhtiyaç yoktu; çünkü herşeyi o söyledi! "Kölelikten âzâd edildin Bilâl."

...

İlk beş gün Ebû Bekir'in evinde karartılmış bir odada bilincin içinde ve dışında sürüklenerek uzandım. Belirsiz fısıldaşan sûretler, üzerimde yağlar, merhemler be ıslak bezlerle dolaşıp duruyorlardı. Bir defasında uyandığımda, odanın köşesinde dua eden bir adam gördüm; sonra tekrar uyudum. Altıncı günün sabahı nihayet kalkıp dışarı ilk adımlarımı attım. Ebû Bekir o kadar mutlu oldu ki bir keçi getirip benim için sağdı. Sonra bana: "Allah'ın elçisi üç gün boyunca, ateşin düşene kadar şahsen senin için dua etti. Sen güvende olunca seni bırakacak. Hiç bu denli Mutlu bir adam görmedim. 'Bilâl islama dahil oldu' dedi. Yarın sen ve ben Peygamber'e gideceğiz" dedi. 

Bilâl Muhammed (a.s.)'le karşılaşıyor

O'nu görmek için yanına ilk girdiğimde, yeğeni Ali'yle birlikte basit bir hasır üzerinde oturuyordu. Bana baktı ve gözleri doldu. O zaman çocuk olan Ali elini tuttu. "Niçin ağlıyorsun amca?" Diye sordu. "O kötü biri mi?" "Hayır hayır!" dedi Muhammed (a.s), "bu adam Sema'yı hoşnut etti."

Sonra çabucak doğrulup beni kucakladı. "Her daim senin İslam için ilk zulüm acısı çeken Müslüman olduğundan bahsedilecek, Bilâl." Anne ve babamın ölümünden bu yana bir başkasının sevgi gözyaşlarını yüzümde hiç hissetmemiştim.

Bir kuyunun dibinden sağ salim yukarı çekilen birisi gibi hissettim kendimi. Yine de sizin umduğunuz gibi bir mutluluk ânı olarak hatırlayamıyorum o ânı. Nasıl olurdu? Muhammed (a.s.) benim için üzüldü ve O'nun en temiz yüreğine keder getirdim... Bir Peygamber'in gamına sebep olmak gurur vesilesi değildir.

...

Medine'de ilk ezana giderken O'nu sabahları uyandıran hep bendim. Kapıya hafifçe vurup şöyle derdim: "Namaza ey Allah'ın Resûlü!" Evet Peygamber'in ilk sahabelerinden biriydim ki bu da krallıktan da üstün bir unvandı.

...

Ali maharetlerini sergilediğinde ev mutlulukla doldu. Hoplayıp zıpladı, hokkabazlık yaptı ve takla atıp Muhammed (a.s)'ın kollarına düştü. Bu, aslında Peygamber'in uçan bir çocuğu yakalamasını görme fırsatıydı.

...

Ümmü Gülsüm yuvarlak bir sepette hurma getirdi ve Peygamber sanki en iyisini almazsam, bu bir utanç vesilesi olacakmış gibi parmak uçlarıyla yoklayarak en yumuşak ve en tatlılarını seçti. Kendisi içinse eline gelen ilk hurmayı aldı.

Bilâl ve Ebû Bekir

"Eğer sana kalem açarsam, yazmayı öğrenir misin?"

Soru çokça işitmediğim ölçüde öylesindeydi be neredeyse sorulur cinsten değildi. Yine de bu, köleliği aştığım andı. Ebû Bekir'in benim için verdiği değil, bana verdiği bu şey beni azad etti.




Bilâl Muhammed (a.s.)'ı anlatıyor

On dördüne geldiğinde Muhammed (a.s.) koyunlarından ayrılıp asker olmuştur. Gitar savaşında bulunmuştur.

O günün hiç doğmamış olmasını dilemiş ve o günü hatırlamaktan asla hoşnut olmamıştır. Kanlı bir kabile dansı olan savaşın sebebi, sarhoş birisinin uyuyan bir kişiyi katlidir. Bu savaş Haram Savaş olarak anılır. 

...

Kişi bir dağın zirvesinden, küçük meşgaleleri olan başların üstünden ötesini görebilir... Bir dağın zirvesinde hiçbir uyumsuzluk veya insan sesi size ulaşmaz. Kulaklarınız Allah'a açıktır.


Ca'fer (r.a.) Habeş kralıyla konuşurken...

"Size tüm bildiğim şekliyle Kur'an'ın İsa Hakkı'nda söylediklerini aktaracağım."

Bu en iyi şekliyle kederli bir haykırıştı; ancak kralın başını kaldırttı. Sonra Ca'fer kendi sesini buldu. Buna mecburdu. Yegane umudu haykırmakta; zincirlere, kralın çatık kaşına ve tahtın çevresinde ağır taşların içinde kükreyen dört aslana haykırmak. Kimileri, ismimin kullanımından ar duysam da, "Bilâl kadar güzel konuştu" diyorlar. Amr İbn As, bunu bana on yıl sonra söyledi.

...

O gün Ca'fer, başka bir seçeneği olmayan bir adam gibi ikna edici bir şekilde konuşmayı öğrendi. Büyülenmiş yüzlerine, bir bakirenin rahminden İsa Mesih'in dünyaya gelişini anlatan 19. sûreyi yani Meryem Sûresi'nin ayetlerini okudu. Satırları anlayışlarına öylesine adamakıllı nakşetti ki konuşanın Baba Tanrı değil de Allah olduğunu bildiler.

Devlerin Hidayeti

Ancak güçlü olandan şirinlik hasıl oldu ve Hamza; dev Hamza, atını bir çöl çiçeğinin etrafından onu ezmemek için çeviren bir adam oldu.

...

"Allah;
O'ndan başka İlah yoktur.
En güzel isimler O'nundur."
(Taha Sûresi 8)

Ömer elinde bu ayetle kalakaldı ve kocasının kollarında yüzünden süzülen kanla gizlenen kız kardeşine baktı. Suçlulukla başını duvara çaldı; "Ne yaptın bana?" Dedi, hem gülünç hem de acıklı bir soruyla. Kendi kanını yutmakta olan Fâtıma cevap vermekten çok korkmuştu. Ömer kağıdı, onun affı için bir özür olarak kaldırdı. "Oku bana!" Dedi; "Bizim bozuşmamıza değerse, oku onu bana."

Ancak Fâtıma'nın parmaklarında mecal kalmamıştı. Bu sebeple Demir'i bir kulun kanadının içinde burkabilecek Habbab sayfayı alıp okudu. Ömer dinledikçe yavaş ve derinden bir merak onu ihata etti. Okuyucunun dudaklarından dökülen Allah sözünden büyülenişiyle bakakaldı. Bana, kendisi aniden büyük bir şirinliğin içine yayıldığını ve baştan ayağa titrediğini anlattı.

...

Hicret yolunda...

Mekke'de o dönemde, benim kadar siyah ve çölün kabul edilmiş bir ustası olan Habeşistanlı bir iz sürücü bulunmaktaydı. Anlattıklarına göre havayı koklayarak uçan kuşların izini sürebiliyor ve kayaların üzerinde ayak izlerini takip edebiliyordu... Becerisi onu Sevr mağarasının girişine kadar getirdi. Sonra omuzlarını silkip oturdu. İşini yapmıştı, diğerleri cinayeti işleyebilirlerdi. 

...

Daha sonra eski efendim Ümeyye, kılıcını çekip kayalardan tırmandı ve her zamanki gibi tabiatı korkuttu. Güvercinler uçuştu ve örümcek de bir yarıkta kayboldu. Ancak yapmış oldukları ortadaydı. Kuşlar davetsiz misafirlerin arasında yuvalamazlardı. Ümeyye iz sürücüye lanet okudu, atına tekrar binip uzaklaştı. İz sürücü de kendi yokuna devam etti ve bana anlatıldığına göre, bir daha asla bir adamın izini sürmedi.

...

Dördüncü gece tali yolları ve çöldeki tenha yerleri bilen Arkay isimli putperest bir Bedevi onlara iki deve ve bir torba yiyecek getirdi. Karanlıkta Peygamber, yol arkadaşı ve putperest el yordamıyla dağdan inip Batı'ya, hâlâ Medine'den uzak bir yöne süzüldüler.

...

Dinler tarihinde iki büyük yolculuk vardır; Yahudiler'in Mısır'dan çıkışı yani Exodus ve de bizim Mekke'den göçümüz, Hicret.

Bir devenin seçimi...

O zaman bilmiyorduk; ancak o deve hörgücünün altında hem bizim yerleşim alanımızı, hem de Peygamber'in kabrini barındırıyordu. Peygamber hayatının en önemli siyasi kararını bir yük hayvanına terk ediyordu.

...

Tarihten Sayfalar

Bedir savaşında... 

Peygamber ordunun savaş narası olarak, işkencelerimdeki Bir Allah (Ehad) haykırışımı seçmişti.

...

Erkenden çadırına namaz için çekildi ve çıkıp savaşa asla bakmadı; ama gitmeden önce bize bir söz verdi. Hiçbir şey ölüm ödülünden daha değerli olamazdı. "Bugün cennet kılıçların gölgesi altındadır..." Dedi, "... ve her kim bugün ölürse, Melek'ler tarafından semaya taşınacaktır." Ama sözü koşula bağladı. Ölüme sebep yaralar sırtta değil, bedenin ön yüzünde olacaktı. Yaraların bir kalabalığın püskürtülmesinde veya çekilme taktiğinde cesaret alındığı durumlar hariç; o zaman sırttaki bir yara da yüzdeki bir yara kadar güzeldi.

...

Savaşın kuralları şöyledir:

Bir kadını veya çocuğu incitmeyin.
Tarlada çalışan adama zarar vermeyin.
Yaşlı bir adama zarar veremez veya sakatlardan faydalanamazsınız.
Meyve ağaçlarını kesemezsiniz.
İzin almadan içmek için su veya bedelini ödemeden yiyecek alamazsınız.
Bir esiri bağlayamaz veya siz binek üzerindeyken onu yürümeye zorlayamazsınız.
Size teslim olan düşman sizden nazik muamele görmelidir.
Çocuklara zarar vermemeye dikkat etmelisiniz.

...

Kalben Vahşi'ye acıyorum. Bir köle için hürriyet reddedilemeyecek bir rüşvettir. Ama asla ipek giyip gümüşü harcayamadı. Hürriyetini aldı ve kendi isminden bile gizlenerek çöle gitti. Yıllar sonra onu affedip elini alan Peygamber'e geldi. Ama Muhammed (a.s), varlığı ona acı verdiği için onun ayrılmasını rica etti.

...

Burada Şam'da bazı akıllıların, İslam'ın kılıçla yayıldığını söylediklerini işittim. Ahmaklar! Dinin kesip biçmek olduğunu sanıyorlar; öyle değil. Din dikmektir. Allah'tan korkun!

İnsanların kalplerini kılıçla değil sözle, zorlamayla değil davetle ikna ediyorduk. Bu İslam'ın yayılışıydı.
Ben  
Ebû Süfyan'ın Müslüman Oluşu

"Allah'ın Resûlü" dedim, "Ebû Süfyan geldi." O da "Allah herkesin zamanını belirler." dedi ve Ebû Süfyan'ı içeri almamı işaret etti. Hiçbir zafer edası göstermedi. Elleriyle gözlerini kapadı, "Davet eden Allah'tır." dedi.

Sonra hiç unutamayacağım bir mübadele başladı. Ali başlattı.

"Ebû Süfyan! Muhammed (a.s.)'ın Allah'ın elçisi olduğunu kabul etme vaktin gelmedi mi?" Ebû Süfyan üzerinde oturduğumuz hasıra baktı. Gözleri kapanmış görünüyordu: "Muhammed! Hâlâ kalbimde şüphe var." dedi.

Sonra Ömer sözü aldı, olağan olduğu üzere, kararlı... "Eğer kelleni kesersem kuşkuların dağılır."

Daha önce Ömer'le hiç tartışmamıştım, ama şimdi buna mecbur olmuştum. Uzanıp elimi elinin üzerine koydum. "Dinde zorlama olamaz." dedim. Peygamber gülümsedi ve hoşnut olduğunu görebiliyordum. Ama Ebû Süfyan hiç siyahî görmemiş bir çocuğun yaptığı gibi bana bakakaldı.

"Sen siyahî köle!" dedi, "Sen en iyi okulsun." Tekrar Muhammed (a.s.)'le konuştu. "Eğer tanrılarım ibadetime layık olsalardı, bundan önce beni korurlardı."

Peygamber yalnızca bekleyerek cevap verdi. Sonra Ebû Süfyan hiç duraklama olmadan açıkça haykırdı: "Kendi irademle ve hiçbir baskı olmaksızın Allah'tan başka İlah olmadığına ve senin, Muhammed, Allah'ın elçisi olduğuna şahidim."

Bilâl'in Kabe'ye tırmanışı...

Peygamber'in dediği gibi, Medine'deki ilk ezanım mescidini tamamlamıştı; şimdiyse ezanım Kabe'yi temizleyişinin tamamlamışı olacaktı.

Peygamber'imizin Vefatı...

Aişe'nin ağladığını işitince Muhammed (a.s.)'ın vefat ettiğini anladık.

Ömer içeri girdi ama kederi onu kör etti be yalnızca uyuyan bir adam gördü. Muhammed (a.s.)'ı vefat etmiş olarak görmedi. Öfkeyle yumruğu havada, ölümden bahseden herkese tehditler savurarak dışarı çıktı. Birkaçımız onu tutmaya çalıştı, ama bizi savurup attı. Sonra delirmişliğini aklîleştirmeye başladı: "Musa'yı hatırlayın." diye haykırdı. "Musa, Sina dağında Allah'a çıktı. Yahudiler O'nun öldüğünü söylediler. Ama ne oldu? Ne oldu? Kırk gün sonra geri geldi. Muhammed (a.s.) de Musa gibi kırk gün sonra geri gelecek." Zavallı soylu Ömer, mescidin ortasında durdu; saçı havada bir o yana bir bu yana döndü; kederi aya taş fırlatan bir deli gibi gerçeğe karşı geliyordu.

Ebû Bekir de içeri girdi ve Muhammed (a.s.)'ın çehresine baktı. Hiçbir tepki yoktu, kuşku da. Onu öptü ve yüzüne bir örtü çekti.

Mescide geldi, bu ufak uysal adam; sessizlik isteyerek, elini sınıftaki bir öğrenci gibi başı üstünde tutarak. Ama her zamanki gibi yetkiyle konuştu: "Eğer burada Muhammed (a.s.)'a inanan birisi varda, bilsin ki Muhammed ölmüştür." Bu korkunç gerçeğin anlaşılması için durdu. "Ama Allah'a ibadet eden bilsin ki Allah diridir ve ölmez."

Ömer yere kapandı, yüzü ellerinde, iri cüssesi ağlayışında inleyerek.

Tekrar asla ezan okuyamadım. Bacaklarım beni tartmıyordu ve Ali ve Ebû Zer bana yardım ettiklerinde bile, ilk kelimelerden sonra çöktüm kaldım. Kederim beni engelledi. Damda bir kelimeyi bulup sonra diğerinin yarısını bularak kelimeleri hatırlamaya çabalar halde duruyordum. Adını, "Muhammed" tamamlayamadım ve dört kez kekeleyerek hıçkırarak başa döndüm, ama başarısız oldum. Nihayet bana acıdılar ve aşağı inmeme yardım ettiler.

...

Keder Bilâl'i suskunlaştırsa da, birkaç yıl arayla iki olayda daha ezan okumuştur. Birinde "bir defalığına" halkın isteği ve Ömer'in ricasıyla Kudüs'te ezan okumuştur. Sonra yine Hz. Muhammed'in kabrini ziyarete Medine'ye geldiğinde son kez ezan okuması için yalvaran Peygamber torunları Hasan ile Hüseyin tarafından karşılanmıştır. Reddemeyeceğini hissetmiştir. Sabahın erkeninde dahi olsa sokaklar ağlayan insanlarla dolmuştur.


1 Ekim 2017 Pazar

Tesettür Konusunda Bir Nefis Muhasebesi

28 Şubat döneminden sonraki baskılar sonucu bir tesettür mücadelesi başlamıştı.   Birçok sıkıntılar yaşandı, yeri geldi tavizler verildi, yeri geldi baskıya karşı direnildi. Bu baskı sanılanın aksine bazı kişilerin imanlarını daha da güçlendirdi. Aradan yıllar geçti ve bu sıkıntılar geride kaldı. Bu sıkıntıların ardından herşey yoluna girmeye başladı çok şükür. Üniversitelerde ve kamu kurumlarında başörtü problemi diye birşey kalmadı. Başörtülü kişiler toplumda kendilerine yer edinmeye, iş hayatında ve toplumda üst mevkilere gelmeye başladılar. 

Bu durumlar yaşanırken tesettür konusunda iğneyi de çuvaldızı da kendime batırarak bir nefis muhasebesi yapmak istiyorum. Öncelikle "Tesettür nedir?" sorusuyla başlamak istiyorum. Tesettür örtmek demektir... Setr etmektir... Gizlemektir... Tıpkı değerli bir hazineyi gizler gibi gizlemek... Süsleri teşhir etmeksizin gizlemek... Güzelliği ifşa etmeksizin gizlemek... 

Bir inci düşünün ki, onun her yanı kapalı bir istiridyenin içinde oluşumu yıllar sürüyor. Ve o  kapalı yerde güzelleştikçe güzelleşiyor. Sonunda kainatın yaratıcısı tarafından muhteşem bir ziynet eşyası olarak ortaya çıkıyor, bayanların ziynetlerini süslemek için... İşte bir inciyi yaratan Zât, onu nasıl bir istiridyenin içinde setr edip güzelleştiriyorsa, müslüman bir hanımın da güzelliğinin setr olmasıyla yani tesettürle mümkün olacağını bildiriyor. Edebin sırrı örtüyse eğer, işte o örtünün hakkını Hakkı'yla vermek gerekmiyor mu? Rabbimiz biz bayanlara özel bir ayetle sesleniyorsa eğer, O'nun emrine uymak için boynumuzun kıldan ince olması gerekmiyor mu? Kadının ahlakını, edebini, iffetini ve manevi güzelliğini simgeleyen örtülerimizin de bir örtüye ihtiyacı olduğunu farketmemiz gerekmiyor mu? 
Haydi gelin kendimizi şöyle bir sorgulayalım Nur suresinin nurlu ayetinin ışığında. 

Acaba bir mü'min olarak gözlerimizi haramdan sakınabiliyor muyuz? Ziynet yerlerimizi açmamaya özen gösteriyor muyuz? Dışarı çıkarken dış kıyafetlerimizin olmasına özen gösteriyor muyuz? Baş örtülerimiz görünmesi yasak olan saç, boyun, göğüs gibi yerlerimizi örtebiliyor mu? Mahrem bölgelerimizi kendi eşlerimizden, babalarımızdan, eşlerimizin babalarından, erkek evlatlarımızdan, eşlerimizin erkek evlatlarından, erkek kardeşlerimizden, erkek ve kız kardeşlerimizin erkek evlatlarından, müslüman bayanlardan, sahip olunan kölelerden, erkeklik duygusu kalmamış hizmetçilerden, kadınlara ilgi duymayan çocuklardan başkasına gösterilmesinin Allah'ın yasakladığını biliyor muyuz? Bu sayılan kişilerin mahrem olduğunun, bunun dışındakilerin de namahrem olduğunun farkında mıyız? Yani namahrem kişilerin kimler olduğunu biliyor muyuz? 

Şöyleki... Kimse görmez diye başı açık çıktığımız balkonumuzda etraftan bize bakabilecek olanlar... Zil çalınca nasıl olsa evin içindeyiz diye tesettürsüz bir şekilde kapıyı açtığımızda karşımıza çıkan komşumuz mesela, ya da kapıcımız, sütçümüz, sucumuz da namahremler arasında... Bayanlara özel plajda kimse görmez diye rahat bir şekilde denize girdiğimizde aniden geçen bir gemiden bizi görme ihtimali olan kaptan amcamız da olabilir. Ve her an elimizin altında olan telefonumuzdan sadece bayan olan arkadaşlarımıza fotoğraf gönderdiğimizde arkadaşımızın aniden yanına gelen eşi, erkek kardeşi veya akrabası da olabilir. Sosyal medyaya yüklediğimiz her bir fotoğrafımıza bakan binlerce kişi de namahrem kişiler arasındadır. Haydi bu sayılanlar yabancı diyelim... En yakınımızdaki kuzenimiz de namahrem bize. Küçükken kardeş gibi büyüdüğümüz, yediğimiz içtiğimiz bir gitmeyen amcamızın oğlu mesela... veya dayımızın oğlu, teyzemizin oğlu, halamızın oğlu veya eniştemiz... Eğer Allah bize emrettiyse ve peygamberimiz de tasdiklediyse, bu sayılan kişilerin yanında kendimize çeki düzen vermeli karşılıklı müsafahada bulunmamalıyız. Şimdiye kadar farketmemiş, öğrenmemiş ya da önemsememiş olabiliriz. Ama ayetin sonunda hatırlatıldığı gibi tövbe edenlerden olabiliriz.

Mesela tesettürümüzü modaya kurban ettiğimiz için tövbe edebiliriz. Sosyal medyada ürün satmak için farklı kıyafetlerle kendimizi teşhir ettiğimiz için tövbe edebiliriz. Namahremle muhatap olurken saygımızı yitirip rahat davranışlar sergilediğimiz için tövbe edebiliriz. Bayanın sesinin erkeğe haram olduğunu bilmediğimiz zamanlarda etraftan duyulmasına dikkat etmeden söylediğimiz şarkı veya ilahiden dolayı tövbe edebiliriz. Velhasıl kelam dilimizi yalandan, kalbimizi nifaktan, amelimizi riyadan, gözümüzü hıyanetten temizleyip korumak için tövbe edebiliriz. Her türlü dedikodu, gıybet, yalan, iftira gibi kötü hasletlerden dolayı da tövbe edebiliriz. Ribaya ve riyaya bulaştığımız için, doyma bilmeyen nefsimize hükmedemediğimiz için, kibirli ve gururlu olduğumuz için, çevremize karşı iyi bir müslüman modeli çizemediğimiz için tövbe edebiliriz.  Olmazları olur eden Rabbimiz halis niyetle yapılan bu tövbelerimizi de inşallah kabul edecektir. Yeter ki biz tesettürümüzün ruhumuzu da setr etmesine gayret gösterelim. Çünkü bedenin örtüsü ancak ruhun örtüsüyle tamamlanacaktır.


9 Kasım 2015 Pazartesi

Kitaplarla Yolculuğum



Okumak, kana kana su içmek gibidir benim için. Bilgileri sindirmek, hayata yansıtmak ve farklı bir dünyada yolculuk yapmaktır. Kitaplar hayatımın bir parçası, derdimin dermanı, ruhumun ilacı gibidirler. Okuduğum her kitap olumlu ya da olumsuz etkiler bırakmıştır üzerimde. Her birini ayrı ayrı anlatmak isterdim ama şimdilik bir kısmına değinmek istiyorum. 

İlkokul iki ya da üçüncü sınıftaydım. Elimde Saadettin Kaplan'ın "Hasret Penceresi" isimli hikâye kitabı vardı. O kadar hüzünlü bir kitaptı ki... Anne babasından ayrı gurbette kalan küçük bir çocuğun çektiği acılar anlatılıyordu. Kitabın sonunda güzel şeyler olacak hayaliyle, hevesle okudum kitabı. Çocuğun çektiği sıkıntılar o zamanki çocuk kalbimi öyle yaralamıştı ki sonunun da kötü bitmesi sebebiyle elime uzun zaman kitap almadığımı hatırlıyorum. Yıllar sonra şu sonuca vardım ki çocuk kitapları yazılırken çocukların ruh hali de göz önünde bulundurulmalıymış. 

Altıncı sınıfa geldiğimde kitaplardaki huzuru Şule Yüksel Şenler sayesinde "Huzur Sokağı" ile buldum. Yaz tatilinde okuduğum bu kitap okuma hevesimi tekrar geri kazandırdı bana. Ardından okuduğum islami romanlar sayesinde dinî hassasiyetlerim de oluşmaya başlamıştı. 7. Sınıfta Türkçe öğretmenimizin okuttuğu Reşat Nuri Güntekin'in "Anadolu Notları" ve içerisinde farklı yazarlardan öyküler bulunan "İlk Gençlik Çağına Öyküler" isimli kitapların kitap okuma hevesimi kırmadığına seviniyorum doğrusu:) Hayatımda zorlanarak bitirdiğim bunlardan başka kitap hatırlamıyorum. Belki daha sonraki senelerde okusaydım bu kadar sıkılmayabilirdim ama daha küçük yaşta okuduğum bu kitaplar biraz ağır gelmişti bana. Halbuki yıllar sonra okuduğum Yavuz Bahadıroğlu'nun Osmanlı sultanlarının hayatlarına ve kahramanlıklara dair yazdığı romanlarla o zamanlarda karşılaşmayı ne çok isterdim. Çünkü o yaşlarda okunan romanlar sayesinde insan karakteri şekilleniyor ve hayata bakış açısı o yönde gelişiyor. Tarihimizi çocuklarına sevdirmek isteyen anne babalara Yavuz Bahadıroğlu'nun eserlerini kesinlikle tavsiye ediyorum.  İlkokul çağındaki öğrenciler için ise "Fetih Kitapları Serisi" yerinde olur sanırım.

Kitap okumadaki altın çağımı lise ve üniversite yıllarında yaşadım. İmam Hatip Lisesi birinci sınıftaki Edebiyat öğretmenimiz Ferhan Gürdal Küçükali Hanımefendi güzel Türkçesiyle bizi kendine hayran bırakırken kitapları da o denli çok sevdirmişti. Bizlere "hanımefendiler" diye hitap ederken, biz de karşımızda gerçek bir hanımefendinin nasıl olması gerektiğini görüyorduk. O sene ve takip eden senelerde arkadaşlarla birbirimize çok fazla kitap alışverişi yapmıştık. Türk ve Dünya klasikleri ilk okuduğumuz kitaplar arasındaydı. "Sefiller", "Suç ve Ceza", "Monte Kristo", "Şeker Portakalı" ve serisi zevkle okuduğum dünya klasiklerindendi. Tolstoy ve Goethe'yi de kendimize pek yakın hissetmiştik. Birçok arkadaşımın zevkle okuduğu Agathe Cristie'ye ait bir romanı dayanamayıp yarıda bırakınca polisiye romanların bana hitap etmediğini anladım. Bunların yanında Halide Edip'ten, Peyami Safa'dan, Reşat Nuri'den, Mehmet Rauf'tan, Yakup Kadri'den, Cengiz Aytmatov'dan, Necip Fazıl'dan eserler de okumuştuk. Necip Fazıl'ın Efendimiz (sav)'in hayatını anlattığı "Çöle İnen Nur" ve Abdulhakim Arvasi Hazretlerinin hayatını konu aldığı "O ve Ben" eserleri okunmaya değer kitaplardandı. Ayrıca "Çile" adlı eserinde bulunan minik mısralar gönlümüze manevî bir haz serpiyordu sanki.

Emine Şenlikoğlu, Hekimoğlu İsmail, Münevver Ayaşlı kitapları ufkumuzu açarken Zeynep Gazalî'nin "Zindan Hatıraları" olmaz böyle şey dedirtiyordu bize. İslamı yaşama uğruna çekilen sıkıntıları okurken o anı yaşıyor gibiydik. 

Daha sonraki senelerde edebiyat dersimize gelen Nuriye Çeleğen'i hatırlıyorum da ileride onun kitaplarının bende büyük bir etki yapacağını o seneler tahmin edemezdim. Büyük bir manevî hazla okuduğum "Aşk-ı Sükûn"'da Hz. Hacer'in sonsuz tevekkülünü, "İffet-i Kalp"'te Hz. Meryem'in iffetini, saflığını, temizliğini, "Hay Sultan"'da ise Abdulkadir Geylani’nin evliyalık mertebesi yolunda verdiği imtihanları ve mucizelerini anlatıyordu.

Yine aynı dönemlerde dersimize gelen bir stajer öğretmen bize, "Üniversitede vaktinizi boşa harcamayın. Çok kitap okuyun. Sonradan vakit bulamayabilirsiniz." demişti. Allah nasip etti, üniversite kapısı açıldı ve o öğretmenin tavsiyesi hiç aklımdan çıkmadı. Halit Ertuğrul kitapları o zaman arkadaşlarımızla bizim gözdemizdi. Özellikle "Düzceli Mehmet"'in hayatı, imanı bizi çok etkilemişti. O dönemlerde ruhumdaki eksiklikleri Muhammed Bozdağ'ın "Ruhsal Zeka"'sıyla tamamladım. Hayatımın kitabı niteliğindeki bu kitap hayata farklı bir açıdan bakmama sebep oldu. Yaşadıklarımızın altında yatan gerçek sebepleri görerek bana tevekkül etmeyi öğretti. Yazarın diğer kitapları da okunmaya değer... Herkese tavsiye ederim. Tevekkül'den bahsetmişken Marlo Morgan'ın "Bir Çift Yürek" isimli kitabı da okunmaya değer kitaplardan. Avustralya'da yaşayan Aborjin kabilesinin tabitla başbaşa yaşadıkları hayatı öyle güzel anlatmış ki... Tevekkül etmeye dair çok güzel örnekler var... Kur'an-ı Kerim'in tefsiri niteliğindeki Risale-i Nur Külliyatı da anlatmakla bitirilemeyen eserlerden... O zamandan beri bitirmeyi planlıyorum ama henüz nasip olamadı maalesef.

Evlilik öncesinde okuduğum Fatih Okumuş'un "Cennetim Olur musun?" kitabıyla gerçek aşkın Allah'a olan aşk olduğunu, bu dünyada nasibimiz olan hayat arkadaşının da bizi O'na ulaştıracak ve cennetimize sebep olacak biri olması gerektiğini öğrenmiştim. Mine İzgi'nin "Cennetim Olur musun?" kitabı ise bir evlilikte olmazsa olmaz her şeyi kadın ve erkek gözüyle anlatan bir el kitabı niteliğindeydi. Çık sevdiğim yazar Mine İzgi, Kur'an-ı Kerim sabredenlerle şükredenlerin cennete gireceğini haber verdiğini, evlilikte de bazılarına sabretmek bazılarına da şükretmek düştüğünü bize hatırlatıyordu. Bunların yanında Vehbi Vakkasoğlu, Esra Nuray Sezer, Senai Demirci kitapları da evliliğe dair okuduğum kitaplar arasında bir okul niteliğindeydiler.

Şu anda iki çocuk annesiyim. Doğal olarak Çocuk terbiyesine yönelik kitaplar listemde yer alıyor. 

Çocuğa olan davranışlarımızın düzgün olması için öncelikle kendi karakterimizi düzeltmemiz, sekine halini yakalamamız gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de yine kitaplarla kendimizi yoğurmamız gerekiyor. Örneğin Peygamber Efendimiz (sav)'in hayatıyla ilgili her sene bir kitap okumalıyız ki O gönüller sultanının yaşadıklarını kendimize örnek alabilelim. İslam alimlerinin hayatlarını ve eserlerini okumalıyız ki yaşantımızı gözden geçirip kendimize çeki düzen verebilelim. İbretlik kıssaları okuyalim ki hayattan ibret alabilelim. Hayat kitabımız Kur'an-ı Kerim'i ve tefsirini okuyalım ki ayetleri kalbimize nakşedebilelim. Velhasıl kelam okuyalım okuyalım ve okuyalım... Ki birimize bin katabilelim. 




19 Ocak 2015 Pazartesi

Göktekiler ve Yerdekiler Kadar Kulluk Edebiliyor muyuz?




O ayeti ilk okuduğumda çok etkilenmiş, bir insan olarak kendimden utanmıştım. Kainatın gözbebeği biz insanlar Kur'an-ı Kerim'in tabiriyle “göktekiler ve yerdekiler” kadar kulluk yapamamıştık Rabbimize. Halbuki herşey önümüze serilmişti... “Her istediğinizden alın, giyinin, kullanın, yeyin” denmişti. Evren bizim ihtiyaçlarımızı karşılamak için var olmuştu. Meleklerden bile üstün seviyeye gelebilmemiz için itinayla hazırlanmıştı her şey. Göklere, yere ve dağlara teklif edilen (Ahzab Suresi 72) emaneti biz seve seve kabul etmiştik. Onların kaldıramayacağı yükü omuzlanmıştık. Ancak bu yükü kaldırmayı bırakın, üzerimizde bir yük olduğunu bile unutur oldukMaalesef bizi yaratan Rabbimizi anlamıyor, O’nu tam anlamıyla tesbih edemiyorduk.


Bahsettiğim ayetin başlangıcı şu şekildeydi: “Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ı tesbih etmektedir....” (Hadid Suresi 1). Rabbimiz bunu bize bildirdiyse, bir insan olarak ibret almamız gereken çok şey var demekti. Biz insanız, insan olduk ama Efendimiz (s.a.v.)’in avucunda ve her yerde Rabbini zikreden çakıl taşları kadar olamadık. İnsan olduk ama Rabbini “Rahim” ismiyle anan bir kedi kadar olamadık. İnsan olduk ama “gak” diye duyduğumuz “Hak” sesiyle seher vaktini coşturan kargalar kadar olamadık. İnsan olduk ama Efendimiz (s.a.v.)’e salat ve selam getiren dağlar kadar olamadık. O’na yakın olamadık, O’na yürüyen ağaç kadar, O’nun için gözyaşı döken hurma kütüğü kadar olamadık. 


Halbuki O’nun tek işaretiyle ikiye bölünmüştü dolunay. Ancak biz dünyayı sarmış, aleme yayılmış işaretlerini göremiyoruz o en Sevgilinin. Hayatın karmaşasında Rablerini tesbih eden “cansız” diye adlandırdığımız varlıklar her an, her dakika mucizelerini gösterirken, Kur’an-ı Kerim her ayetiyle alemde olup biteni haber verirken, biz insanlar yüklendiğimiz sorumluluğun farkında değiliz maalesef.


Haydi uyanalım artık... Gözümüzü açalım ve izlemeye başlayalım güzellikleri... Rabbimizin isimlerini zikretmeye, O’nu tesbih etmeye davet ediyorum kendim dahil herkesi. O’na olan görevimizi hatırlayalım ve O’na olan teşekkürümüzü sunmaya başlayalım bugünden itibaren. Her gün O’nu tesbih eden çakıl taşlarını ayaklarımızla ezmeden önce bir kere daha düşünelim. Nahoş sesli olarak düşündüğümüz kargaları dinlerken duymaya çalışalım Rabbimizin ismini. O’nu zikreden ağaçların tatlı meyvesini yerken artık biz de analım Yaradan’ın adını. Ve Rasûl’e selam veren dağları düşünürken bir kere daha şükredelim yüce Rabbimize ve hep beraber diyelim “Allahümme salli ala seyyidina Muhammed” diye. Dolunay’a her baktığımızda Güzeller Güzeli (s.a.v.)’nin onda bıraktığı mucizeye hayran kalalım. Kısacası evrendeki her şeyin Rablerini tesbih ettiklerini düşünelim ve varlığımızı bir kere daha idrak edelim. İşte o zaman göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten korktuğu sorumluluğu bir nebze olsun yerine getirmiş olabiliriz.


Haydi bu çağrıya hep birlikte kulak verelim. Tüm cansız (!) varlıkların kulak verdiği gibi...


Fethiye



Not: Yazım faydalı içerikleri olan https://www.cocukaile.net/goktekiler-ve-yerdekiler-kadar-kulluk-yapabiliyor-muyuz?search=G%C3%B6ktekiler%2520ve%2520yerdekiler sayfasında da yayınlanmıştır.


Foto: pixabay

Küçük Mutluluklarla Ebedî Mutluluğa Yolculuk

Sıcacık bir yuvada yetişen bir çocuğun gözlerinin içine bir bakın... Ailesine güven bağıyla sımsıkı bağlanan ve anne babasından aldığı sevgiyi iliklerine kadar hisseden o çocuğun gözlerinde gerçek mutluluğu göreceksiniz...

Neden mi? Çünkü ailesinin ona hissettirdiği sevgi ve ilgi üstünkörü olmamıştır hiçbir zaman. Onu Allah'ın bir emaneti olarak kabul edip, bu hislerle ona hürmet eden bir anne babası vardır çünkü. Ona hiçbir zaman "sen çocuksun, anlamazsın, bırak şunu yapamazsın" sözlerinin ardındaki acizlik hissini yaşatmamış, bilakis ona geleceğin saygın anne babasıymış gibi davranmışlardır.

Kısacası yüce yaratıcının o minik yavruya verdiği değeri kendisine hissettiren anne baba olmuşlardır. İşte böyle bir ebeveynin elinde yetişen çocuğun gözlerinin içi güler. Gözlerin gülmesi de kalbin gülmesinin dışarıya yansımasıdır.

Velhasıl mutluluk küçüklükten başlar. Yeni bir oyuncağa sahip olmak bir çocuk için mutluluktur. Salıncakta sallanmak, ip atlamak, ıslık çalabilmek, sabunlu ellerini üfleyerek baloncuk yapmak, seksek oynamak, iki tekerlekli bisiklet sürmek, mahalle maçında gol atmak, dondurma yemek de bir mutluluktur.

Kurabiye hamurunu yoğurmak, yazın eve giren karıncaları saymak, uğur böceğinin rengini incelemek, bir gülü koklamak, rengindeki harikuladeliği farkedebilmek, derin derin nefes alırken içine dolan havayı hissetmek de mutluluktur bir çocuk için.

İç kaygılarından arınmış bir çocuk büyüyüp yetişkin olduğunda da bu küçük şeylerden mutlu olabilir. Yani bilinç altındaki üzüntülerden kurtulup, yaşadığı olumsuzlukları unutarak "O'ndan gelene razıyım"felsefesiylehayata tevekkül boyutundan bakabilen insan da mutlu olmayı başarabilir. Çünkü ona her verilenin ardında kendisi için bir hayr olduğunu biliyordur.

Ebedî mutluluğa kavuşmanın yaratıcısının razı olduğu hayatı yaşamak olduğunun da farkındadır. Bu farkındalıkla birlikte Rabbi'nin emirlerine uygun ve Nebî'sinin sünneti doğrultusunda kuracağı ailede yetişen evlatlara da örnek olacaktır.

Arkalarından da "Rabbim sen evlatlarımızı kendine layık bir kul, habibine layık bir ümmet ve çevresine faydalı bir insan eyle" diye hayr duada bulunursa, içinde hissettiği huzurla gerçek mutluluğa kavuşacaktır.

Yazım aşağıdaki sitede de yayınlanmıştır: 






29 Kasım 2014 Cumartesi

Yanımızda Değilsin Ama Dualarımızdasın

Otobanda 180 km hızla giden bir arabada gibiydi hayatımız. Nasıl ki araba hızlı giderken etraftaki manzaranın detayları farkedilmiyorsa, dünyaya kendimizi kaptırmış giderken de senin içinde yaşadıklarını farkedememiştik. Araba nasıl ki o hızla bir yere çarptığında bir anda her şey yerlebir oluyorsa, senin bir anlık yokluğun da bizleri yerlebir etti. Ne yapacağımızı, ne düşüneceğimizi bilemedik. Neden böyle oldu dedik. Kaderin böyle mi olacaktı dedik. Şöyle yapmasaydık sonuç böyle olmazdı dedik. Keşkelere büründük. Keşke şunu yapmasaydık.. Keşke böyle davranmasaydık... Keşke bazı şeyleri daha erken yapsaydık.. Dedik de dedik.. Ama en sonunda şuna iman ettik ki.. Allah'tan geldik, dönüşümüz ancak O'nadır. Emanet olarak geldiğin bu dünyadan 26 sene sonra beklemediğimiz bir anda gidecekmişsin demek ki...

Yokluğuna dayanmak gerçekten çok zor kardeşim. Anacığın her gün ağıtlar yakıyor. Babacığın resmini görmeye bile dayanamıyor. Abin desen herşeyi içine attıkça atıyor. Erken yaşta göçüp gittin ya bu dünyadan, bu sebeple senin için "Dünyada hiçbirşey görmedi, hiçbir şey ona nasip olmadı" diyor anacığın. Ama ben inanıyorum ki sen şuan yanımızda olsaydın bu sözlere karşılık şöyle derdin anacığına: 

"Öyle deme be anne! Ahiret nimetlerinin yanında dünyadakiler de bir şey mi?  Bu dünyadan ne anlıyorsunuz Allah aşkına? Hem ben dünyanın keyfini çıkartsaydım, onların hesabını nasıl verecektim burada? İyi ki de hiçbirşey nasip olmamış bana. Bir daha öyle düşünme tamam mı? Ağlamayı da birazcık azalt anacığım. Yokluğuma dayanamazsın biliyorum ama ben de senin  gözyaşlarına dayanamam. Bana bol bol dua et ve Kur'an oku. Benim şuanda en çok buna ihtiyacım var. Sureleri her okuduğunuzda kabrim aydınlanıyor. O zaman kendimi daha rahat hissediyorum. Dünyada olmadığım kadar rahat. Babama ve abime de söyle onlar da okusunlar bana. İnanıyorum ki sizin dualarınız sayesinde kurtuluşa erenlerden olacağım inşallah. Anacığım dünyadayken sana "Seni saraylarda yaşatacağım anne" derdim. Belki ben seni saraylarda yaşatamadım ama belki senin duaların beni cennet köşklerine yerleştirebilir. Bir de anacığım bol bol tövbe istiğfar getirin benim için. Peygamber Efendimiz (sav) peygamber olduğu halde her gün 100 defa tövbe istiğfar çekermiş. Ben dünyadayken çok sık yapamadım bunu. Ne olur benim yerime siz yapın. Rabbime sizden önce gelmemde de belki bir hayır vardır benim için. Belki sizden sonraya kalsaydım, ardımda benim için Rabbime yalvaran sizin gibi kimse olmayacaktı. Hem ana babanın çocuklarına ettiği dualar kabul olurmuş. İnşallah sizin dualarınız da kabul olur. Ayrıca tutamadığım oruçlarıma verdiğiniz sadakalar için de Allah razı olsun. Hepinizi çok seviyorum. Bundan sonra birbirinize daha çok bağlanın. Birbirinizi üzmeyin ve kalplerinizi kırmayın. Sizleri çok seviyorum. "

İşte böyle.. İnanıyorum ki yanımızda olsaydın bu sözleri söyleyecektin bizlere. Çünkü sen kimsenin kırılmasını istemezdin. İstemeyerek yaptığın hatalarda hep özür dilerdin. İyi huyluydun, merhametliydin. Kısacası ciğerliydin be Bünyamin. Ama biz seni anlayamadık. İçinde neler yaşadığını bilemedik. Belki sana güzel örnek olamadık. Doğru bir yol gösteremedik. Kafanı çatlatırcasına araştırdığın islamiyetin güzelliklerini hakkıyla yaşayabilseydik o kadar kafanı yormana gerek kalmazdı belki de. Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnet-i seniyyesini hayatımıza yansıtsaydık belki sen de bizi örnek alacaktın.

Yokluğuna alışmak kolay olmayacak bizim için. Senin gidişinle ölüme çok daha yakın hissettik kendimizi. Abin bu dünya hayatının çok anlamsız geldiğini söylüyor. Ama mecburen yaşamaya devam ediyoruz birşeylerin daha bir farkına vararak. Sen olsaydın namazlarına hep devam etmek isterdin değil mi? Herkese merhamet etmek, kalp kırmamak isterdin. Adaletli olmak, arkadaşların ve akrabaların arasında hak hukuka riayet etmek isterdin. Sen yalandan ve dedikodudan da nefret ederdin. Sen insanlara yardım etmek ve hayır işlerinde kullanmak için para kazanmak isterdin. Velhasıl özünde tertemiz bir insandın ama istediğin herşeyi yapamadın maalesef. Rabbim güzel düşüncelerin hürmetine seni ötelerde mutlu eder inşallah. İnşallah geride kalan bizler yapabiliriz bunları.

Senin bu dünyadan belki hiç bir umudun yoktu. Ama umutsuzca yaşadığın bu dünyadan ayrılırken belki de umutların yeni bir dünyada yeşerecektir kim bilir. Tertemiz toprak üzerine atılırken hepimizin gideceği ahiret alemine doğru yolculuğa çıktın artık. Yolun cennet yolu olsun inşallah... Rabbim seni ebedi mutluluğa erenlerden eylesin... Amin

30 Eylül 2014 Salı

Kardeş Candır ve Cân Olana Hac Nasip Olur

Kardeşlerimi bir an düşündüğüm zaman aklıma gelen ilk şey "Kardeş Candır" ifadesiydi. Nasıl can olmazdı ki onlar.. Küçüklüklerimiz hariç büyüyüp onların gerçek ablası olduğum zaman hiçbir ricama "hayır" dememişlerdi. Başım darda olduğunda hemen onları buldum yanımda. Birilerinden birşeyler istemekte çekinirken onlardan birşey istemekte hiçbir zaman çekinmedim. Çünkü biliyordum ki onlar beni hiçbir zaman yanlış anlamazlardı, benden menfaat beklentileri yoktu ve yaptıklarını karşılık beklemeden yaparlardı. Onlar benim canımdı çünkü... Aramızda oniki yaş olan benim minik kuşum, çocuklarımın ikinci annesi oldu adetâ. Bu sene okula yeni başlayan kızımla ilgilenmek için benim yanımda olması gücüme güç kattı. Rabbim binlerce kez razı olsun ondan ve hiçbir zaman darda bırakmasın.

Kız kardeşlerle ablalar arasında her ne kadar farklı bir bağ olsa da erkek kardeşin yeri ise apayrıdır. Büyük de olsa küçük de olsa arkada var olan bir gücün sembolüdür sanki o. Benim arkamda da böyle bir güç olduğu için çok kısmetliyim. Canım kardeşimi dün mubarek topraklara yolculadık. Genç yaşta hacı olmak belki herkese nasip olur ama kuradan çıkmadan hacı olmak herkese nasip olmaz sanırım. Böyle bir nasiplik de belki onun kısmetidir diye düşünüyorum. Küçüklüğümüzde yaptığımız kavgaları saymazsak beni kırmadığı gibi belki başkalarını da hiç kırmamıştır kardeşim. Çevresindeki arkadaş çokluğuna bakarsak belki de herkes tarafından sevilmiştir. Gerek okul ortamında gerekse iş ortamında başkaları kırılmasın diye belki de kendini yaralamış, kendisine sıkıntı verenlere dahi iki kelime kötü laf etmemiştir belki... Peygamber sünnetini bize yaşayarak gösteren sevgili dedemin kalbini kazanmayı da başarmıştır belki... Hiçbir zaman reddetmeyeceğini bildiği için kendisinden birşey istemekte çekinmeyen babannemin de duasını almıştır belki... Ve... Ayaklarının altında cennet olan annemizin ve arkamızda dağ gibi duran babamızın rızasını da kazanmayı başarmıştır belki... Onu yolculamak için gittiğimizde benden çok uzun boyunu bükerek elimi öpmesi tevazusunun göstergesidir belki... Ve belki de ailemizdeki çocukların Sevgili Burak Abisi olduğu ve örnek alındığı için HAC ona nasip olmuştur. Kim bilir... Perdeler arkasında ne olup ne bittiğini Rabbimizden başkası bilemez tabii... Rabbim onu gerçek hacı olanlardan eylesin inşallah...

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Elveda Ramazan



Sana elveda demek gelmiyor içimizden ama bir kuş gibi uçup gidiyorsun elimizden, o manevî havanı ardında bırakarak... Ama yine de bir ümit var içimizde... Sana tekrar kavuşabilme ve hayatımızı Ramazanlaştırabilme ümidi...

Bir ay oldu seninle vakit geçireli. Kalbimize ve ruhumuza huzur doldurdun, bizi Yaradan'a yakınlaştırdın ve bize unuttuğumuz birçok şeyi hatırlattın. Ama şu anda bizi bırakıp giderken o kadar çok hüzün var ki içimizde, bayram sevinci bile bu hüznün önüne geçemiyor. Sen geldiğin günden beri rüzgâr bile bir farklı esiyordu sanki... 
Güneş dışımızı yaksa da, içimizi ısıtıyordu senin sevincinle... Bulutlar yağmurları yağdırırken, bir taraftan da meleklerle selamlaşıyorlardı adeta... Kuşlar bir başka tefekkür ediyorlardı Yaradan'ı o kutlu seher vakitlerinde... Sahur vakti sebebiyle o güzel varlıkların ötüşünü daha bir duyar olmuştuk. Çünkü sabah namazlarına her zaman kalkamayan biz günahkâr kullar, seher vaktinde seni zikreden kuşlardan habersizdik. Ama ey Ramazan!.. Sahur vakitlerimiz seher vakitleriyle şenlendi senin sayende...

Tefekkürü hatırlattın bize. Hayvanların bile Rabbine tefekkür edip O'na itaat ederken biz biçare kulların ne garip bir hâl içinde olduğumuzu hatırlattın. "Bir saatlik tefekkürün bir yıllık nafile ibadetten hayırlı" olduğunu söyleyen Allah'ın Sevgilisi'ni daha çok duyurdun kulaklarımıza. Gelmiş geçmiş bütün günahları bağışlandığı halde , şükreden bir kul olabilmek için namazlarında hüngür hüngür ağlayıp, kendine inen ayetlerdeki inceliği tefekkür eden canlar Canını hatırlattın bize. O ( s.a.v.)'nun sünnetine sımsıkı yapışmanın herşeyden daha hayırlı olduğunu hatırlattın. 

Güneş bir güzel doğdu seninle... İşrak vakitlerinde kılınan namazlardaki huşunun kuşluk vakitleriyle devam ettiğini hatırlattın. İftar vakitlerinde dua edilecek birçok mü'min dostlarımız olduğunu ve herbirinin yarasına merhem olacak duanın bir dostun kalbî dilinden çıkacağını hatırlattın. Ve bir mü'minin diğer mü'min kardeşinin derdi için ağlayabileceğini hatırlattın. Kendisine kötülük yapan birine dahi şefkat kanatlarının sonsuza kadar açılması gerektiğini hatırlattın. Çünkü şanlı Nebî (s.a.v.) şöyle diyordu: "Haklı bile olsa münakaşayı terkeden kişiye cennetin kenarında bir köşk verilecektir." Ancak bu hareketi cenneti kazanmak için değil de Rabbimizin rızasını kazanmak için yapmamız gerektiğini hatırlattın. 

Mukabeleler sayesinde yeryüzünün bir mescid haline geldiğini gösterdin bize. Kur'an okumanın verdiği manevi hazzın muhabbetullahta gizli olduğunu, muhabbetullaha ulaşmanın da ibadet-i taatdan geçtiğini hatırlattın. 

En makbul dua vakitlerinin bu ayda olduğunu ve edilen dualara Rabbimizin de icabet ettiğini hatırlattın. Aramızdaki sevgi, saygı ve muhabbetin arttığını ve kalplerimizin senin sayende daha da birbirimize bağlandığını hatırlattın. 

Teravih vakitlerinde kılınan namazın Rasulullah (s.a.v.)'ın sünneti olduğunu ve bu namazın insanda oluşturduğu huzuru hatırlattın. Tespih tespih çekilen tevhidlerin ve okunana esma-ı hüsnânın dillerde oluşturduğu lezzeti hatırlattın. Secde halinin Rabbe en yakın hâl olduğunu ve insana ayrı bir haz verdiğini hatırlattın. 

Acaba bu zamanda var mıdır? diye düşündüğümüz Hak dostu insanların da var olduğunu ve onların dilinden çıkan hikmetli sözlerin dinleyenin kalbindeki ihtiyaç kadar olduğunu hatırlattın. Arayanın gerçek bir gönül dostunu  bulabileceğini hatırlattın. Ayrıca arayanın Kadir Gecesi'ni de bulabileceğini ve onun hikmetinden faydalanabileceğini de hatırlattın. 

Otuz gün boyunca aksatmadan icra edilen sabah namazının verdiği huşunun insanın kalbine hikmet damlaları akıttığını hatırlattın. Gerçeği gören göz, Hakk'ı işiten kulak ve doğruları idrak eden bir kalbin insana ne kadar da çok yakıştığını hatırlattın. 

Şairin dediği gibi secdeye kapanan başlar hürmetine, Allah aşkıyla sızlayan kalpler hürmetine, gecelerde dökülen yaşlar hürmetine affedilebilme ümidimiz olduğunu hatırlattın.

Ve ey Ramazan! Başının rahmet, ortanın mağfiret, sonunun da cehennemden kurtuluş olduğunu ve bunlara ulaşabilmenin yolunun da Hakk'ın rızasını kazanmaktan geçtiğini hatırlattın. Hayatımızı şöyle bir gözümüzün önünden geçirirken, başımıza gelen her bir işte bir hayr olduğunu hatırlattın. 

Ve şimdi "elveda" deyip giderken bize tüm ayları Ramazanlaştırabilirsek eğer seni hakkıyla eda etmiş olduğumuzu hatırlattın.

Rabbim seni tekrar karşılayabilen, hayatını Ramazanlaştırabilmiş ve cehennemden azad olabilmiş adanmış kullar olmamızı nasip eder inşallah.