1 Haziran 2024 Cumartesi

Özgüvenli ve Lider Ruhlu Kişilere Birkaç Tavsiyem Olacak

 

Özgüvenli ve lider ruhlu insanları çok severim. Güzel enerji alırım onlardan. Ortamı ve her şeyi kontrol altında tutmaları, yerli yerinde konuşmaları, hak olanı her yerde savunabilmeleri, çevrelerindekilerin yararına olacak şeyler planlamaları, kendileriyle dalga geçebilmeleri, ortamına göre espri yapabilmeleri gibi özellikleri var. Tabii özgüven patlaması yaşayıp da işi çığırından çıkaranları saymıyorum. Olumlu özelliklerini güzel yerlere kanalize ederlerse tatlarından yenilmez bu insanların. Ancak, özgüven dediğimiz şey kibirle birleşirse, o zaman nefret edilen ve yaratıcının sevmediği insan tipi ortaya çıkıyor maalesef. Ve sıkıntı orada başlıyor.


Kibirle dolu özgüvenli insan nasıl mı olur? Burnundan kıl aldırmayan, insanlara tepeden bakan, onları küçük gören, kendi hatalarını görmeyen, her zaman kendinin haklı olduğunu zanneden, her şeyin en doğrusunu bildiğini, en doğrusunu yaptığını, en doğru karar verdiğini, en doğru sözlü olduğunu düşünenen kişiler… Hatta en doğru anne-baba, en doğru öğretmen, en doğru eş olduklarını zannediyorlar. Bir kısmının Allah vergisi zekaları sayesinde doğru işler yaptıkları aşikar olabilir ancak bu kişiler kendilerini her zaman “en tepede” görürlerse kendilerine çok yazık ederler.


Bu tür kişiler bazen başkalarına akıl verirken kendilerine kalan aklı yanlış yerlerde kullanabiliyorlar. Bu da istişare yapmadıklarından kaynaklanıyor maalesef.  Ayrıca yukarıda saydığım özellikler narsistlikle de bağdaşıyor. Tek farkı şu ki narsistler her zaman diğerlerini haksız ve küçük gördükleri için kendilerinin farkına varmazlar. Mesela böyle bir yazıyı okumak istemezler. Okusalar da üzerlerine alınmazlar. 


Ben bu yazımda, kişiliklerinin farkına varmak isteyen özgüvenli ve kibirli arkadaşlara nâcizane birkaç tavsiyede bulunmak istiyorum:


  • Efendimiz (sav)’in sünneti olan “istişare” hayatınızın bir parçası olmalı. Sürekli mükemmel olduğunu düşündüğünüz fikir üretmeye çalışmak çok yorucudur. Bir çocuktan bile öğreneceğimiz çok şey var. Başkalarından fikir almak size daha güzel kapılar açacaktır. 
  • Yavaşlayıp kendinizi  dinlemelisiniz. Her zaman haklı olmadığınızı görmeli, içinize yönelmelisiniz. İşte orada “kibir” duygusunu hissettiyseniz bunu giderme yollarına başvurmalısınız. Sadaka vermek bu yollardan biri olabilir.
  • Hazır içinize yönelmişken sıra kalbinizi temizlemeye geliyor. Her hafta düzenli olarak manevi bir önderin sohbetine katılmalısınız.  Gönlümüzün aktığı bir zâtın sohbetine dahil olmak yada geçmişte yaşamış islam âlimlerinin kitaplarını okumak insanın ufkunun  genişlemesine, kalpteki kara noktaların silinmesine ve hayata hikmet penceresinden bakmasına vesile olur. Yaşadıkları her şeyde bir hayr olduğunu ve bunların altındaki hikmeti daha iyi görürler. İnsan birinin sohbeti önünde diz çöktüğü zaman en tepede olan gururları da yavaş yavaş aşağı inmeye başlayacaktır.

Bu saydıklarım aslında hepimizin alması gereken tavsiyeler… Sadece kendini göremeyenler için farkındalık olsun istedim. Üzerine alınıp bir şeyler yapmak isteyenlere kolay gelsin… 


Fethiye


Foto: pixabay.com 

1 Mayıs 2024 Çarşamba

Dedikodu Olmazsa Olmazımız mı?

 


Çok fazla dedikodu yapan bir toplumuz maalesef. Aile içinde, akrabalar arasında, iş yerinde, okulda, pazarda, markette hatta camide bile yapıyoruz bunu. Aslında bu kötü huy toplumdan kalksa toplum derin bir nefes alacak ama maalesef iliklerimize kadar  işlemiş durumda. Dedikodu olmadan muhabbet olmuyor, dedikodu olmadan sohbet olmuyor, dedikodu olmadan şakalaşma olmuyor, dedikodu olmadan siyaset olmuyor hatta dedikodu olmadan hâşâ ibadet bile olmuyor sanki. Ülkemiz birbirinin ardından konuşan dinî cemaat gruplarıyla dolu, birbirlerini eleştiren siyasetçilerle dolu, birbirinin kuyusunu kazan çıkarcılarla dolu ve birbirini kötüleyen aile bireyleriyle dolu.


Mesela bir aileye yeni bir kişi katılır. Çevredekilerin gözü o kişinin üzerindedir. Ondan büyük maharetler ve davranışlar beklenir. Görülmeyince eleştirilerin odağı olur. Biri diğerine anlatır, diğeri ötekine, öteki berisine derken yeni birey ne olduğunu anlamadan “kötü insan” olarak damgalanır. 


Kanaatimce dedikodunun ardında yatan şey, kendinde olmayan şeyin başkasında olması… Yani çekememezlik… Tabiki ana sebep bu değil… Zevkine dedikodu yapanlar da var… “Haydi toplanıp iki lafın belini kıralım” edasıyla bir araya gelenler var.  Üzüntüler, kalp kırgınlıkları, içindekini anlatıp rahatlama isteği işin diğer boyutu. Ben sadece bunu adet haline getirip zevkine dedikodu yapanlardan bahsediyorum.


Eğer içimizde, elimizde olmayan hasetlik, kıskançlık, çekememezlik gibi duygular barındırıyorsak ruhumuzu tedavi etmenin çaresine bakmalıyız. Bunu Kur’an ayetlerinden ve esmaül hüsnâdan bazısını zikrederek, sadaka vererek ve haset ettiğimiz kişiye iyilik yaparak hatta onun için dua ederek sağlayabiliriz. Bu durum, çok zor olsa bile sonunda kalbi arındıracaktır. Arınan kalp ise bir yakınıyla ilgili içinde kötülük barındırmayacaktır. Bu tavsiyeyi (kendim de dahil) alabilenlere ne mutlu. Alamayanlar zaten bu yazıdan da bir şey anlamamışlardır diye düşünüyorum vesselam…


Fethiye


Foto: istock.com 

4 Nisan 2024 Perşembe

Dalgaya mı Alındınız? İnfak Edin…

 


Hayatın her devresinde insanlarla alay eden, dalga geçen, küçük gören, aşağılayan kişiler olmuştur. Bunlar anne-baba da olabilir, eş-arkadaş da olabilir, öğretmen-patron da olabilir. Mesela, kişi küçük yaşta bir şeyleri doğru yapamadığından dolayı beceriksizlikle suçlanarak başlar hayata. Okul döneminde akran zorbalığıyla karşılaşır. Ergen yaşında fiziksel değişiminden ve davranışlarından dolayı eleştiriler alır. Zeka seviyesi biraz aşağıda ise dalga konusu olur, anlama güçlüğü çektiği zaman eleştirilir, çalışkan olunca çalışmayanlar tarafından yadırganır. Maddi durumu iyi değilse küçük görülür, zenginse beklentileri karşılaması beklenir. Karşılanmazsa eleştirilir. Yaşlandığı zaman da akli ve fiziki melekelerin zayıflamasından dolayı kendinden küçüklerin bile alay konusu olur. 


“Şaka” adı altında söylenen küçük düşürücü sözler kişileri eğlendirse de muhatabı incitebiliyor, kalbini kırabiliyor, izzet-i nefsine dokunabiliyor. Bu durumun “stand up” denilen programlarda “sanat” adı altında icra edilmesi ise işin en acı yanı…


Peygamber Efendimiz (sav) zamanında da böyle davranışlara muhatap olan fakir bir sahabe varmış. Ulbe b. Zeyd…


Peygamber Efendimiz (sav), Tebük Gazvesi’ne gitmeden önce müslümanların infak etmesini istiyor. Yol uzun, şartlar zor, infakla kurulması gereken bir ordu var… Ve şöyle sesleniyor müslümanlara:


“Ey müslümanlar! Allah yolunda, cennet karşılığında zorluk ordusunu kim donatacak?”


Sahabe Efendilerimiz ellerinden geleni ortaya koyuyorlar. Ancak Ulbe b. Zeyd’in verecek hiçbir şeyi yok. Maddi imkansızlıktan ve bineği dahi olmadığından dolayı gazveye katılamıyor. Bu durumdan dolayı da büyük bir üzüntü içerisinde… Sabaha yakın bir vakitte secdeye kapanıp Allah’a şöyle yalvarıyor:


“Allahım! Verenler verdi ama benim verecek bir şeyim yok ki infak edeyim. Ancak bir şeyim var ya Rabbi! Ben fakir olduğum için bazı kardeşlerim onurumu, izzetimi çiğnemişlerdir. Ondan dolayı da bir hak oluşmuştur bende. Böyle bir hakkı helal ediyorum ve bu hakkı senin için infak ediyorum.”


Ulbe b. Zeyd sabah mescide gittiğinde Allah Rasûlü (sav):


“Söyleyin bakalım bu gece kim infakta bulundu?” diye soruyor birkaç defa. En son Ulbe’nin yüzüne bakıp soruyu tekrarlayınca, Ulbe yaptığı infakı anlatıyor ve “bu mu ki?” diyor. Bunun üzerine Allah Rasûlü (sav):


“Sen öyle bir infakta bulundun ki senin infağın Allah katında kabul olmuş infaklardan yazıldı.” diyor (1) ve Allah tarafından indirilen şu ayeti okuyor:


“Şu kimselere de cihada katılmadıkları için günah yoktur ki, sana her gelişlerinde ‘sizi bindirecek bir şey bulamadım’ derdin. Onlar da cihat için harcayacak bir şey bulamamanın üzüntüsüyle gözleri yaşla dolu olarak dönerlerdi.” (Tevbe 92) (2)


Ulbe b. Zeyd… İşte böyle büyük bir sahabe… Allah’ın ayetine muhatap olmak nasıl büyük bir şey düşünebiliyor muyuz? Hakir görülmek ve dalgaya alınmak onun infak etmesine ve Allah tarafından kabul edilmesine sebep oldu.


Ben de bir müslüman olarak şu güzel Ramazan gününde sahabe efendimiz gibi bir infakta bulunmak istiyorum. Küçüklüğümden bu zamana kadar muhatap olduğum tüm incinmelerimi, küçük görülmelerimi ve alay konusu olmalarımı Allah’a infak ediyorum. Rabbim kabul buyursun inşallah… 


Fethiye


(1)Muhammed Emin Yıldırım, Herkes İçin Siyer, 28. Bölüm

(2)Meal: sorularlaislamiyet.com

Foto: pixabay.com 


25 Mart 2024 Pazartesi

Kalpteki İman Tohumunu Yeşertmek İçin Akabe’ye Gidelim mi?

 


Peygamber Efendimiz (sav), islamın ilk yıllarında Mekke’de çok sancılı süreçler yaşadı. İslama davet karşılığında aldığı tepkiler, hakaretler, iftiralar, eziyetler, hor görmeler O’nu çok incitmişti. Bunun üzerine en sevdikleri olan eşi Hz. Hatice ve amcası Ebû Talib’in ard arda gelen vefatları kor olmuştu yüreğinde. Ardından İslamı tebliğ için gittiği Taif’te taşlanıp kovulunca çok yaralandı o güzel kalbi ve şu şekilde sığındı Yaradanına:


“Allahım! Güçsüzlüğümü ve çaresizliğimi, insanların nazarında düştüğüm hor ve hakir durumumu ancak sana arz ve şikayet ediyorum… Sen’den bana gelecek bir sığınmaya çok ihtiyacım var. Hem bu dünyada hem de ahirette Senin o karanlıkları aydınlığa çevirecek nuruna sığınıyorum…” *


Güzeller güzelinin o halini gören Yaradan islamın en rahat yaşanacağı Medine kapılarını açtı habibine. Medine’den Mekke’ye hac için gelen altı genç, Peygamberin anlattıklarını dinleyerek Müslüman oldular ve O’nu şehirlerine davet ettiler. Bir sene sonra daha kalabalık olarak geldiklerinde O’nu çok mutlu ettiler.  Medine’deki her evde İslâm konuşuluyordu ve o şehir Resulullah’a kapısını açmıştı. O gençler ise her ne pahasına olursa olsun güzeller güzelini koruyacaklarına söz verdiler. Ellerini O’nun elinin üzerine koyarak,  Efendimiz (sav)’in istediği “İslam İlkeleri”ne uyacaklarına biat ettiler.“Akabe Biatı” denilen bu biatta bahsi geçen ve sonra da Kur’an’ın Mümtehine Sûresi’ne ayet olacak ilkeler şunlardı:


  1. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak
  2. Hırsızlık yapmamak
  3. Zina etmemek
  4. Çocuklarını öldürmemek
  5. Yalan uydurarak hiç kimseye iftira etmemek.
  6. İyi olan hiçbir hususta Allah Resûlü’ne isyan etmemek


Hz. Peygamber (sav), bu şartları yerine getirenlerin cennete gireceklerini müjdelemişti. Bu ilkeler islamın ilkeleri olmakla birlikte ahlakın da ilkeleriydi. Ancak bu ilkeler islam olmadan bir işe yaramazdı.


Allah yarattığı her kulun kalbine iman tohumu ekmek için fırsatlar çıkarır. Bu fırsatları değerlendirmek ise kulun elindedir. Tıpkı Medinedeki altı gencin değerlendirdiği gibi… Rasulullah (sav), onların kalplerine iman tohumunu yerleşmesine sebep oldu. O tohum Medine’de filizlendi ve büyüdü. İslam orada şekillendi, gelişti ve tüm dünyaya yayıldı.


Kaynağından aldığımız güzel ahlakı kaybetmemeli, kalbimizde filizlenen iman tohumunu soldurmamalıyız. Eğer bir şeyleri kaybettiğimizi düşünüp ümitsizliğe düşersek yukarıda bahsi geçen islamın ilkelerine şöyle bir bakalım… Her bir maddeyi derinlemesine düşünelim… Onlara kesin olarak uyacağımıza söz verelim… Gerisi kolay… Medine’yi Medenî yapıp nurlandıran ilkeler bizim kalplerimizde de filiz verecektir inşallah…


Fethiye


*Herkes İçin Siyer, 10. Bölüm’de duanın tamamına ulaşabilirsiniz.

Foto: pixabay.com

9 Mart 2024 Cumartesi

İftar mı İsraf mı? Aman Dikkat…

 


“Eski ramazanlar” başlığı altında güzel günleri arada bir yâd etsek de benim nazarımda günümüzdeki Ramazan algısı eskiye nazaran daha bir bilinç kazanır oldu. Eskiden Ramazan deyince ilk akla gelen pide, güllaç, hurma ve muhteşem iftar sofraları olurdu. Ramazana özel hazırlıklar yapılır, “yemek” odaklı bir aya hazırlanılırdı. Ekran bağlantılı yaşayan bizler en azından televizyonda bunlara şahit olurduk. Ancak şu anda bilinçli hocaların görsel ve sosyal medyada anlatımlarına mukabil Ramazan bilincimiz de arttı elhamdülillah. Aksi taktirde çok eski zamanlarda Allah dostu insanlar medeniyetleri etkilemiştir. Ben sadece yaşadığımız son yüz seneden bahsediyorum.


Ramazan’ın rahmet, mağfiret ve cehennemden kurtuluş ayı olduğunu tekrar hatırladık. Orucu sadece midemize değil, elimize, dilimize, gözümüze ve diğer uzuvlarımıza da tutturmamız gerektiğini hatırladık. Ramazan’da günahlarımızı itiraf edip tövbe istiğfarlarla kendimizi temizlememiz gerektiğini hatırladık. Ramazan’ın Kur’an ayı olduğunu ve okuduklarımızla amel etmemiz gerektiğini hatırladık. Teravih namazında camilerimizde koşuşan çocuklarımıza bağırmak yerine onları hediyelerle hoşnut etmemiz gerektiğini hatırladık. Sahurlarımızı teheccütlerle süslememiz gerektiğini hatırladık. Efendimiz (sav)’in de dediği gibi bu ayın sabır ayı olduğunu, yardımlaşma ayı olduğunu, rızkımızın bereketlenme ayı olduğunu hatırladık. Ne kadar verirsek verelim paramızın eksilmediği gerçeğini hatırladık. Bu ayda yaptığımız bir hayrın farz yerine geçtiğini, farzların ise yetmiş farz yerine geçtiğini hatırladık. 


Ancak bir şeyi hatırlamakta biraz geciktik sanki. İbadetle ticareti aynı kefeye koymamak gerektiğini... Özellikle “iftar menüsü” adı altında sözüm ona hatırı sayılır restoranların şaha kalkmış fiyatlarına pirim vermememiz gerektiğini de hatırlamamız gerekir…Ayrıca kendi sofralarımızdaki israftan da kaçınsak iyi ederiz. Ramazan öncesi küçük bir hatırlatma olsun istedim. Yiyelim, içelim fakat israf etmeyelim. Hepinize hayırlı ramazanlar…



Foto: istockphoto.com 

5 Mart 2024 Salı

Öfkemizi Nasıl Terbiye Ederiz?




Ramazan ayı kendini göstermeye başlarken kendimizle ilgili yapmamız gereken hazırlıklardan biri de öfke kontrolüdür. Olması gereken yerde değil de olmaması gereken yerde sıklıkla kullandığımız öfke duygusuyla başa çıkabilmek kolay değil maalesef. Bunu başarabilmek için öncelikle bu duyguyu kabul etmeli ve kurtulmanın yollarını aramalıyız.


Peygamber Efendimiz (sav)’e bir sahabe gelerek:

“Bana az ve öz bir ameli emret.” diye ricada bulunmuş. Peygamberimiz (sav) de "Öfkelenme!.."

buyurmuştur.

(1)


Hz. Ömer (r.a), adaletinin yanında celali ile de meşhurdur. İslamiyeti kabul etmeden önce Müslüman olanlara yorulana kadar işkence yaptığını, dinlendikten sonra ise kaldığı yerden devam ettiğini söyler. Ancak İslamiyet onu öyle bir değiştirip dönüştürmüştü ki öfkesini bile terbiye eder hale getirmişti(2). 


Bu duruma gelebilmek kolay değildi muhakkak. Hudeybiye antlaşmasının maddelerini kabul ettiği için öfkesine yenilip Hz. Peygamber (sav)’e çıkışınca aklı başına  gelmişti Hz. Ömer’in. Hakkında helak olacağına dair ayet inecek diye tir tir titremişti. Bu titreyiş belki de öfkesini terbiye etmede bir adım olmuştu. 


Şu anda bizim hakkımızda ayetler gelmeyecek belki ama hali hazırda bulunan ayetler bizi titretmeli ve kendimize getirmeli… Öfkeden ve öfkenin sebep olduğu kalp kırmaktan, hakaret etmekten, şiddetten ve buna benzer kötü huylardan Allah’a sığınmalıyız. 


Bunun için Peygamberimiz (sav)’in tavsiyeleri var. Nureddin Yıldız hoca bu tavsiyeleri içine alan ders niteliğinde çok güzel bir sohbet hazırlamış. “Öfke Kontrolü İçin Ne Yapılmalıdır?” başlıklı sohbetinden aldığım notlarda öfkelendiğimizde ne yapmamız gerektiğinden şu şekilde bahsediyor:


  • Eûzu besmele çekerek şeytandan Allah’a sığınmak.
  • “La havle ve la kuvvete illa billah” demek. Eşin, çocuğun, komşun bunalttıysa 20-30 defa söyleyebilirsin bu zikri. Eûzu besmeleyle birlikte bu iki kelime silahtır.
  • Pozisyon değişikliği yapmak. Ayaktaysa oturmak, oturuyorsa yatmak, oda değiştirmek, evde kavga varsa dışarı çıkmak. Gerekiyorsa ev değiştirmek, mahalle değiştirmek, okul değiştirmek, arkadaş değiştirmek, şehir değiştirmek, olmuyorsa hicret etmek.
  • Abdest almak
  • Dile hakim olmak, susmak.
  • Olaylara maddi ve manevi açıdan bakabilmek. Babasıyla kavga eden biri bu durumun manevi boyutunu yani günah olduğunu düşünmeli. Bunu yapamasa da “bu durumdan elime ne geçecek? demelidir. (3)


Ayrıca;

  • Allah’ın “Ya Halîm” ismini ve Al-i İmran 134. ayeti zikredebiliriz.


Fatma Bayram Hoca, “99 Esma Sonsuz Mana” isimli kitabında Allah’ın Halîm isminden şu şekilde bahsediyor:


“Bilgimiz azaldıkça her şeyi bildiğimizi sanmaktan doğan sahte özgüvenlerin, atıp tutmaların, firavunca, nemrutça tavırlarla gücü yettiğine zalimce hükmetmenin çağında Halîm isminin içerdiği sekinete, sabra, ileri görüşlülüğe ve insana saygıya ne çok ihtiyacımız var. Halîm ismi insana verilen değerin, onun kendini düzelteceğine, ıslah-ı hâl edeceğine duyulan güvenin en çok öne çıktığı ilahi isimlerden biri. Çünkü Halîm ‘sabırlı ve temkinli olan, acele ve kızgınlıkla muamele etmeyip ileride meydana gelecek gelişmelere fırsat tanıyan’demektir.”


Öfke anında ne yapılması gerektiğiyle ilgili psikolog Tuba Kılıç da şu tavsiyelerde bulunuyor:

  • Durmak
  • Derin nefes almak
  • Düşünmek
  • Aklı başında davranmak. 
  • Susmak. Unutmayın, öfkenize hakim olamayıp o kişiye cevap verdiniz diye hiç kimse sizi parmakla göstermeyecek.

Bunlarla birlikte şunları da yapmak gerekir:
  • İç sesleri de susturmak. 
  • Kendine odaklanmak


Bu tavsiyeleri yapabilmek öfke anında kolay olmayabilir. Ancak istemek, dua etmek ve adım atmak önemlidir. O zaman Allah ve Rasulü’nün sevdiği insanlardan oluruz. Nitekim Rabbimiz ayetinde bize şöyle buyuruyor:


“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (Al-i İmran 134)


(1) Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmail b. İbrahim, Sahîhu’l-Buhârî, Edeb, 76; Tirmizî, Birr, 73; Ahmed b. Hanbel, Müsned, İstanbul, 1992, Çağrı Yay., c. II, s. 175; c. V, s. 34, 370.

https://sorularlaislamiyet.com 

(2)Muhammed Emin Yıldırım hocanın ifadesi

Foto: https//:istockphoto.com

Nureddin Yıldız hocanın sohbeti: https://youtu.be/hkVMXzmQ2yc?si=8aZ5Kv8tlcNr8eNU

24 Şubat 2024 Cumartesi

Öfkemiz Tam da Bunlar İçin Diri Olmalı…

 


Allah’ın bizlere vermiş olduğu her duygunun ayrı bir önemi var. Öfke de bu duygulardan biri… Ailemizde, arkadaş çevremizde, iş ortamlarında, caddede, sokakta, tv’de her yerde öfkeli insanlara rastlamak mümkün. Ancak bu duygu iyi yönetilmezse çok kötü sonuçlara sebep olabilir.


Rabbimiz bize bu duyguyu doğru yerlere kanalize etmemiz için vermiştir. Yani öfkemizi çocuğumuzdan, eşimizden, öğrencimizden, çalışanımızdan, tabaktan, çanaktan, trafikteki adamdan çıkarmak yerine, bu duyguyu diri tutmak zorunda olduğumuz önemli alanlara yöneltmemiz gerekir.


Peygamber Efendimiz (sav)’in de öfkelendiği durumlar olmuştur. Mesela, bir yatsı vakti namaz kıldırmak için mescide gelip de az sayıdaki cemaatin dağınık şekilde oturduklarını görünce daha önce hiç olmadığı kadar öfkelenmiş ve şöyle demiştir:


“Allah’a yemin olsun ki, içimden şimdi bir adamı imam tayin ettikten sonra, şu namaza gelmeyenlerin evlerine tek tek gidip yakmak geliyor.”[1]


Nitekim cemaate çok uzun namaz kıldıran sahabî Muaz b. Cebel’e üç defa “Sen bıktırıcı mısın? Ya Muaz!” diyerek kızmış ve işi olanların, zayıf ve hastaların dikkate alınarak namazın kıldırılması gerektiğini öğütlemiştir[2].


Başka bir gün zekât toplamak için gönderdiği bir memur, elindeki malı O’na arz ederken, “Ya Rasulallah! Şunlar sizindir; bunlar da bana hediye edildi.” demesine çok kızmış ve “Sen ananın babanın evinde otur da gör bakalım sana hediye gelecek mi? Gelmeyecek mi?” diyerek tepkisini dile getirmiştir[3].


Ancak o güzeller güzeli (sav) öfke duygusunun ardından Allah’a şöyle dua etmiştir: 


“Ya Rabbi! Ben, nihayetinde bir kulum ve bütün kullar gibi ben de öfkelenirim. Bu sebeple hangi Müslüman’a kızmış, hakaret veya beddua etmişsem; onu, onun için kıyamet günü bir arınma ve rahmet vesilesi yap.”[4]


Gelelim bu duygunun bizler için önemine… Bir Müslüman olarak bu duyguyu diri tutmamız gereken önemli yerler var. Mesela, geçmişte Müslüman kardeşlerimize sıkıntı yaşatan birçok zalimler oldu ve bugün de olmaya devam ediyor. Bu sebeple biz öfkemizi, şu anda Gazz eli kardeşlerimizi soy kırıma uğratan S*iyonist Y@hudiler için diri tutmalıyız. Doğu Türkistanlı kardeşlerimize “Çin İşkencesi”ni en had safhada yaşatan zalim Çin için diri tutmalıyız. Çeçenistan’ı 60 yıl savaşın içinde bırakan, Kırım’daki müslümanları sürgün eden, sürgün esnasında öldüren Rusya için, S*iyonist benzeri soykırımı Bosna halkına yaşatan Sırbistan için ve Müslüman toprakları olan Suriye’de, Irak’ta, Keşmir’de, Afganistan’da, Tacikistan’da, Özbekistan’da, Kırım’da, Yemen’de, Myanmar’da, Moro’da, Eritre’de, Afrika ülkelerinde sıkıntı yaşatan, onları sürgüne zorlayan, savaştan savaşa sürükleyen, sömüren Amerika için, İngiltere için, Fransa için, İspanya için, Almanya, Hollanda için, kısacası sömürgeci Batı devletleri için öfkemizi diri tutmalıyız. Savaşa, şiddete, bebek katline sessiz kalan, kulak tıkayan, göz yuman ülkelere karşı olmalı öfkemiz. Kur’an-ı Kerim yakılmasına izin veren İsveç’e karşı, Peygamber Efendimiz (sav)’in karikatürünü yayınlayan Danimarka’ya karşı olmalı öfkemiz… Şunu da belirteyim ki bu ülkelerin şiddete, katle, savaşa sesi çıkan bir kısım halkına olmayacak bu öfkemiz, onları yönetenlere olacak…


Öfkemizi diri tutarsak ne mi olacak? Müslüman olduğumuzu hatırlayacağız. Müslüman kardeşlerimiz için ne yapmamız gerektiğini düşüneceğiz. Elimizden bir şey gelmez deyip yerimizde oturmayacağız. Dualarla, yardımlarla, yürüyüşlerle, boykotlarla, paylaşımlarla, yeri gelirse de savaşarak onlarla birlikte olacağız. Çünkü biz Müslümanlar olarak, Efendimiz (sav)’in hadisinde bahsettiği gibi bir vücudun uzuvları gibiyiz. Birimiz hasta olduğu zaman diğerimiz de onun hastalığını hissetmeli... 


Hissedemiyorsak kendimize bir bakalım… Müslümanlığımıza bakalım ve kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınalım… Şöyle ki: Eûzü billahi mineş’şeytanirracîm bismillâhirrahmânirrahîm…


https://sorularlaislamiyet.com/peygamberimiz-hz-muhammed-de-gazaplanir-miydi?amp

[1]Buhârî, Ezan, 34; Husumât, 5; Müslim, Mesacid, 251–254; Tirmizî, Salat, 48; Nesâî, İmamet, 49; Ebû Dâvûd, Salat, 46; İbn Mâce, Mesacid ve’l-Cemaat, 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. I, s. 394; c. II, s. 244; İbn Mâce, Mesacid ve ‘l-Cemaat, 17; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. I, s. 394; c. II, s. 244.
[2] Buhârî, Ezan, 60; Müslim, Salât, 128, 129; Nesâî, İmamet, 41; Ebû Dâvûd, Salât, 123.
[3] Buhârî, Eyman ve’n-Nuzûr, 3; Ebû Dâvûd, Harac, 11, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. V, s.423; Darimî, Zekât, 31; Siyer, 51.

[4] Buhârî, Daavât, 33; Müslim, Birr, 95; Ebû Dâvûd, Sünnet, 10; A. B. Hanbel, Müsned, c. II, s. 317, 390; c, III, s. 33, 391, 400; c. V, s. 437, 439; c. VI, s. 45.

Foto: https://depositphotos.com