18 Haziran 2021 Cuma

Ya Tahammül Ya Sefer

 




Bazı insanların gençlik dönemleri bir dava şuuruyla geçer. Hak davaya hizmet etme noktasında ortak amel ve emellerde birleşilir. Yaratıcının rızasına layık kul olma ve çevredekileri de bu rızaya dahil etme hususunda bilinçlendirme hareketleri yapılır. İlim meclislerinde büyük zâtların sohbetlerinden istifade edilir, gönlü huzurla dolduracak muhabbetlerde bulunulur, kitaplar okunur, dergi çıkartılır, hayır faaliyetleri düzenlenir, cemaatle namazlar kılınır, Selatin camilerine sabah namazı programları düzenlenir, din-vatan-millet mitinglerinde omuz omuza verilir ve buna benzer birçok etkinlikler yapılır. Velhasıl Hak dava uğruna güzel çabalar gösterilir. Amaç, hakikatle yoğrulmuş bir nesil inşa etmek, kalpleri islama ısındırmaktır. Çünkü gönüller sultanı Peygamber (sav) şöyle öğütlemiştir:

"Senin vesilenle bir kişinin hidayete ermesi üzerine güneşin doğup battığı toprakların fethinden daha hayırlıdır." 

Mustafa Kutlu'nun "Ya Tahammül Ya Sefer" isimli kitabında hayata bu gayelerle başlayan gençlerden şu şekilde bahsediliyor:

"Onlar, üniversiteli gençler... Memleketi kurtaracaklardı. Hoca ne demişti? 'Sizler davanın yılmaz erlerisiniz, bu dava sizlerin omzunda yükselecek.'
Gençtiler, pırıl pırıldılar. Hiçbiri yerinde duramıyordu... Memleket kendisine sahip çıkacak, bu çilekeş insanları tutup kaldıracak, şu çorak toprakları yeşertecek nesillere muhtaçtı.”

Ve şöyle diyordu bu pırıl pırıl gençler:

"Bizim hareketimiz, mesuliyet hareketidir: Davamız hayata uymak değil, hayatımızı Hakk'a uydurmaktır..."


Üniversite bitti. Herkes iş hayatına atıldı. Faaliyetler unutuldu. Karakterlerden biri profesör oldu, ehli dünyadan birine gönlünü kaptırdı, onu Hak davaya uyduracağına maalesef eşinin Hak olmayan davasında hayatını sürdürdü. Bir diğeri millet vekili oldu. Hayatı değişti, fikriyatı da değişti. Nasıl yaşadıysa öyle düşünmeye başladı. 

Halbuki gençlik çağında her şey güzel duygularla başlamıştı. Kimi hayatlar da böyle başlıyor. Sonra hayata dair bazı kararlar alınıyor. Ve o gençlik çağında, o küçük yaşlarda verilen kararlar bütün hayatı şekillendiriyor. Kimi, o günkü bilinçle hareket ederek Hak davayı omuzlayıp ömrünün sonuna kadar taşıyor. Kimi, gözüne takılan bir yabancıya gönlünü kaptırarak bir bilinmeze doğru yola çıkıyor. Kimi, Hak davayı unutarak Haksız davaların kurbanı oluyor. Kimi ise Hak için yola çıkmış olsa da hayatın keşmekeşinde savrulup gidebiliyor. Bu şekilde sürüklenirken akıl başa geldiyse ne âlâ... 

Kitapta profesör ve millet vekili olan arkadaşlar kendilerine bu davada abilik eden kişinin cenazesinde bir araya geliyorlar yıllar sonra... Ve o zaman hatırlıyorlar o günleri... Akıl başa gelince bir karar almak gerekiyor. Yaşanılan hayata tahammül mü edilecek yoksa sefere mi çıkılacak? Eğer biz de aynı şeyleri yaşayıp sürüklenmeye başlamışsak haydi zamanı geriye saralım ve başladığımız noktaya geri dönelim. İlk gençlik çağına... Bu konuda muhakkak ki Allah bizimle beraberdir... 

Fethiye


Foto: kitantik.com 

1 Haziran 2021 Salı

Hayatın Algoritması


 

Her konuda ne kadar çok ahkam kesiyoruz değil mi? Hakkında konuştuğumuz kişi ve olaylarla ilgili birçok yorum yapıyoruz. Özellikle “günahkâr” yaftasını öyle güzel yapıştırıyoruz ki bilip bilmeden. “Falan kişi parayı buldu, alemlere akıyor. Şunun çocukları da ne kadar ahlaksız. Benim çocuğum olsaydı şöyle güzel yetiştirirdim. Şu da sürekli yardım bekliyor. Elindeki parayla geçinmeyi bilmiyor... Falanın kızının evini gördün mü ne kadar büyük. Öyle güzel evde yaşıyor ama temizlik yapmayı öğrenememiş. Şu da eşine nasıl katlanıyor Allah aşkına. Çekip başını gitse ya... Falan kişi öyle bir günaha batmış ki haşa onu Allah bile kurtaramaz... vs. vs.” gibi konuşmalar, dedikodular, iftiralar ve abartılar çıkıyor ağzımızdan.

İnsanın yaşamadığı bir olayla ilgili ahkam kesmesi, naralar atması ne kadar kolay değil mi? Ama yaşamayacağı ne mâlum...Peygamber Efendimiz (sav), “Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz."  (Tirmizi, Kıyamet, 53, no: 2507) buyurmuştur. Sadi Şirazî de “Kimse sınanmadığı günahın masumu değildir” demiştir. Öyleyse nereden alıyoruz biz bu rahatlığı? Yaşayıp deneyimledik mi? Belki o hayatı biz yaşasaydık daha kötü tecrübelerimiz olabilir ve belki daha “günahkâr” olabilirdik. 

Hayatın algoritmasını iyi öğrenmemiz lazım. Biz hayata ne sunarsak hayat da bize onu sunuyor. Ağzımızdan çıkan her söze dikkat etmeli, o sözün karşılığında hayatın bize nasıl dönüş yapacağını şöyle bir düşünmeliyiz. Kısacası büyük konuşmamalı, sebeplere sarılmalı, elimizden geleni yaptıktan sonra Allah’ın hakkımızda verdiği karardan dolayı tevekkül içinde olmalıyız.

Kim bilir, alemlere akacağımızı bildiği için belki de Allah bize zenginlik vermiyordur. Ya da terbiyesini sağlayamayacağımızdan dolayı çocuğumuz olmuyordur. Bütün günümüzü temizlikle tüketip kulluk görevlerimizi unutacağımız için belki de büyük bir evimiz yoktur. Şükretmeyi beceremeyeceğimiz için belki de gönlü güzel bir eşe sahip olmamışızdır. Ya da çekip gideceğimizi bildiği için Rabbimiz bize evlilik nasip etmemiştir. Yani bize verilen ve verilmeyen her şeyde bizim hayrımız düşünülmüştür Yaradan tarafından. İşte tam da bu durum hayatın algoritmasıdır. Yani hayatın arka planda işleyiş tarzıdır. Bize düşen, boş konuşmalarla hayat akışımızı olumsuz yöne çevirmek değil, “kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyebilmektir.

Fethiye 

1 Haziran 2021

22 Mayıs 2021 Cumartesi

Kardeşlerimizin Kurtulması İçin Önce Kendimizi Kurtaralım

 



Ey Müslüman Kardeşlerim!

Dünyaya gözlerini kapatmış olan, Müslüman ülkelerde yaşanılanları görmek istemeyen, "Bana ne Filistin'den? Bana ne Doğu Türkistan'dan? Bana ne Yemen'den? Bana ne Mısır'dan? Bana ne Suriye'den?" diyen Müslüman kardeşlerim!


Oralarda bizim ciğerlerimiz yanıyor. Hem de tüm dünyanın gözleri önünde. Kardeşlerimiz çırpınıp duruyorlar "yardım edin" çığlıklarıyla. Ama biz duyuyor muyuz? Duymuyoruz. Kalplerimiz kararmaya, ruhlarımız bozulmaya başladı çünkü. Dimağlarımız ise farklı fikirlerin, farklı ideolojilerin, farklı grupların boyunduruğu altına girdi. Düşünmeyi unuttuk. Acımayı unuttuk. Kardeş olduğumuzu unuttuk. Hatta elimizden en son gelen, yapabileceğimiz en kolay şeyi, dağları delebilecek güce sahip olan dua etmeyi bile unuttuk.


Halbuki Rabbimiz bize söz vermemiş miydi? "Eğer siz Allah'ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder." (Muhammed Sûresi 7) dememiş miydi? Hatta başka bir ayetinde de "Eğer Allah size yardım ederse size galip gelecek yoktur." (Al-i İmran Sûresi 160) diye müjdelememiş miydi? 


Evet müjdelemişti ama biz bunları okumadık ki... Kaldırdık o güzelim ayetleri, evimizin baş köşesine koyduk. Sardık, sarmaladık. Hiç çıkarmadık. O ayetlerden bihaber yaşadık. Yaşantımız ayetlere göre olmadı. Evliliğimiz, ayrılığımız, anneliğimiz, babalığımız, evlatlığımız ayetlere göre olmadı. Ticaretimiz ayetlerin yanından bile geçmedi. İş hayatımız, çalışma prensiplerimiz, mahremiyet kurallarımız, miras bölüşmemiz, akraba ilişkilerimiz, ağzımızdan çıkan sözler, kelimeler hiç ayetlere göre değildi. 


Halbuki bunların hepsi ayetlerde mevcuttu. Ama biz okumadığımız için görmedik. Kur’an’ı sadece cennet, cehennem ve ölümden bahseden bir kitap olarak algıladık. Bir taraftan da kendimizi pek bir Müslüman zannedip, kafamızdan Müslümanca yaşama prensipleri uydurmaya başladık. Saçma sapan geleneklerimizi islama ve Kur'an'a mal etmeye çalıştık. Daha da ileri gidip kendi çıkarımıza uyan ama islama uygun olmayan davranış veya fikirlerle ilgili fetva arayışına girdik. İslamı ılımlı anlatan hocaları sever olduk, bizi şöyle bir silkeleyip kendimize getirmeye çalışan hocalardan ise kaçar olduk. Hatta öyle bir kaçtık ki, artık ne oruç tutar olduk, ne namaz kılar olduk, ne de zekat verir olduk. Kelime-i şehadeti bile unuttuk. Artık boşta kalan vakitlerde dilimizi süsleyen zikirlerimizin yerini başka şeyler alır oldu. Dedikodu, yalan, iftira, hakaret ve küfürle doldurduk dilimizi. Akıllı telefonlar doldurdu tüm hayatımızı. Zikri ve fikri kaybettik... Şükretmeyi de unuttuk. Ve maalesef İslamî düşünme melekelerini de kaybettik. Hayata dair hayıflanmalarımız başladı. Bencilleştikçe bencilleştik. Kendi öz kardeşimizi, anne-babamızı bile düşünmemeye başladık. Böyle olunca da "Bana ne Filistin'den? Bana ne Doğu Türkistan'dan? Bana ne Yemen'den? Bana ne Mısır'dan? Bana ne Suriye'den?"Öyle değil mi? 


Bu ülkelerin kurtulması bizim elimizde. Artık herkes nereden başlaması gerektiğine kendi karar versin artık. Sonra çok geç olacak...Hem ümmet için, hem de kendimiz için...

11 Mayıs 2021 Salı

Korkun Bizden Ey İşgalciler!



Ah Mescid-i Aksa... 

Yine bir Ramazan günü yaktılar seni... Merhametten yoksun zalimlerin elinde kaldın... Kendilerini bir şey zanneden lanetlenmişlerin elinde kaldın... Seni yanarken görünce bizim de içimiz yanıyor. Yavrulara, bebelere çok üzülüyoruz. Ve dua ediyoruz senin için... Yanına gelemiyoruz, ateşini söndüremiyoruz, işgalcilere peşkeş çekemiyoruz... Ama her daim dualarımızdasın... Ve bir taraftan da gurur duyuyoruz seninle... İçleri iman dolu gençlerinle, dünyaya gülümseyerek bakan ve pis israili cesaretiyle korkutan tutuklularınla...İsrail askerinin suratına tüküren koca yürekli çocuklarınla... Öldürüleceğini bilse bile içinden geleni o pisliklerin yüzüne haykıran kadınlarınla... Şehadet şerbetini içmek için Aksa’yı gözü gibi koruyan Bedir yürekli mücahitlerinle gurur duyuyoruz... 


Kendi uydurdukları sözde kutsal kitaplarında yazan “müslüman çocukları öldürmek sevaptır” sözüne birebir uyan bu siyonist Yahudi milletinden nefret ediyorum. Sapkınlıklarından dolayı Allahu Teala’nın kendilerine üstüste peygamber gönderdiği bu milletten nefret ediyorum. Denizin yarılıp yol olmasına, gökyüzünden kendilerine ziyafet sofrası inmesine, ölülerin dirilmesine, cansız bir kuşun canlanıp uçmasına ve bunun gibi Peygamberlerinin gösterdiği birçok mucizeye şahitlik eden bu kara kavim yine de peygamberlerini öldürmekten geri durmamıştır. Öldürmek sizin içinize işlemiş merhametten yoksun mahluklar... Attığınız bombaların ateşlerini zevkle izlerken kendi kanlarınızda boğulursunuz inşallah... BİZİM RABBİMİZ siz zalimler için ne diyor biliyor musunuz?


“Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olması için çalışandan daha zalim kim olabilir? Aslında bunların oralara ancak korka korka girmeleri gerekir. Böyleleri için dünyada rezillik var, âhirette de onlar için büyük azap vardır.” (Bakara Sûresi 114)


Ve unutmayın ki Mescid-i Aksa bizimdir... Er yada geç oraya gelip kutsalımıza sahip çıkacağız. Sizin çıkamadığınız kutsalımıza... Yakıp yıktığınız kutsalımıza... Etrafı mübarek kılınan kutsalımıza sahip çıkacağız... Şu anda gelemiyoruz ama bizim dualarımız göklere yükseliyor bunu bilin! Sizin bombalarınızı söndürecek kadar yükseliyor... Korkun bizden ey işgalciler!!!



Resim: pixabay.com


3 Mayıs 2021 Pazartesi

Tövbe İstiğfarla Bayramımız Bayram Ola



Ramazan ayının son on gününe girdiğimiz şu günleri Peygamber Efendimiz (sav) "günahlardan kurtuluş" olarak nitelendirmektedir. Bizler de bunun bilincine vararak asıl hesap gününden önce kendimizi şöyle bir hesaba çekelim inşallah.


Biz insanlar bu dünyaya imtihan için gönderildik. Dağların, taşların kabul etmediği bir emaneti yüklendik. Bu emaneti taşırken zorlanabilir, yorulabilir, hataya düşebilir ve günaha girebiliriz. Ancak önemli olan yaptığımız yanlışların idrakine varıp "Estağfirullah" diyerek toparlanabilmektir.


Bu lafzı Peygamberimiz Efendimiz (sav) günde 70 defa, 100 defa söylediğini beyan ettiyse, biz daha fazlasını da söyleyebiliriz. Bunun yanında sabah akşam "Seyyidül İstiğfar" duasının okunmasının da ne kadar önemli olduğundan bahsediyor Güzeller Güzeli (sav)... Ayrıca günahlarımızdan arınmak için nafile namaz kılıp sadaka verebilir, "İşlediğin bir günahın ardından bir iyilik yap" tavsiyesine de uyabiliriz.


Bunlar azalarımızla yapabileceğimiz tövbedir. Asıl önemli ve zor olan ise kalp ve dilimizle yapacağımız tövbe olacaktır. Öncelikle şunu unutmayalım ki dünya kadar günahımız olsa bile samimi bir şekilde pişman olup tövbe etmek bağışlanmamıza vesile olabilir inşallah. Bu konuda Allahu Teâlâ bizzat bize söz veriyor şu ayetlerinde:


"O, kullarının tövbesini kabul eden, kötü hareketlerini bağışlayandır." (Şuara Sûresi 25)


"O, günahı bağışlayan, tövbesini kabul edendir." (Mü'min Sûresi 3)


Herkes günahını daha iyi bilir. Tövbe istiğfar getirmeden önce yalnız olduğumuz bir vakitte, belki Allah’a en yakın olduğumuz secde anında yada ellerimizi açarak dilimizle itiraf etmeye başlayalım günahlarımızı:


"Allahım faize bulaştım, boğazımdan haram lokma geçirdim, çocuklarıma haram lokma yedirdim, affet... Kumar oynadım, yavrularımın rızkını başka yerlere sarfettim, affet Allahım... Harama baktım, affet Allahım... Harama yürüdüm, affet Allahım... Harama gittim, affet Allahım... Harama dokundum, affet Allahım... Şurada, şu kişiye, şu yalanı söyledim affet Allahım... Şurada haddimi aşacak sözler sarfettim, affet Allahım... Gurur ve kibir karakterimi ele geçirdi. Hep haklı olduğumu düşündüm. Haklı olduğu halde benimle çekişip didişmeyen kişilerin kalbini kırdım, affet Allahım... Kıskançlık duygumun ne kadar derin olduğunu anlayamadım... Kıskançlık yüzünden yanlış işler yaptım, affet Allahım...Anne babama sert davrandım, affet Allahım... Kalbini kırdığım annemin kronik hasta olmasına sebep oldum, affet Allahım... Annemden de özür dileyeceğim, ondan da af dileyeceğim. Ne olur sen de affet Allahım... Okul yıllarımda şu hataları işledim, affet Allahım... İş ortamında haksız kazanç elde ettim, affet Allahım... Kendime iyi bir pozisyon sağlamak için etik olmayan işler yaptım, affet Allahım... Olduğum gibi görünmedim Allahım, göründüğüm gibi olmaya başlıyorum, affet Allahım...


Affet Allahım diyerek tüm günahlarımızı acı içinde sıralayarak göz yaşı dökebiliriz. İmam Gazalî bu konuyla ilgili şöyle söylüyor:


"Pişmanlık acısı ne kadar şiddetli olursa, günahların da o nispette bağışlanması umulur. Pişmanlığın doğruluğuna delil, kalp yumuşaklığı ve göz yaşlarının damlamasıdır... Günahların bağışlanmasının diğer alameti; günahı işlerken aldığın zevkin yerine, kalbine onun acısını yerleştirmek, hevesle işlediğin günaha nefret etmek ve onu kerih görmektir."


"Günahım çok, asla affedilmem" diye düşünmeyelim. Önemli olan gerçekten pişman olmaktır. Bu konuyla ilgili de Peygamberimiz (sav) şu hadisle içimize su serpiyor sanki: 


"Ruhum kudret elinde olan Allah'a kasem ederim ki, siz günah işlememiş olmasaydınız, sizin yerinize Allah günah işleyip de O'na istiğfar edecek bir kavim getirir, onları bağışlardı." (Müslim)


Haydi başlayalım artık bir yerden. Şeytanların bağlı olduğu, gök kapılarının açık olduğu bu Ramazan günlerini fırsat bilelim. Sadece kendimizin bildiği en özel günahlarımızı itiraf edelim ve ümitle bağışlanmayı bekleyelim. Bayram gününe vardığımızda içimizde hissedeceğimiz huzurla işte o zaman bayramımız bayram olacaktır İNŞALLAH... 



Resim: pixabay.com

30 Nisan 2021 Cuma

Bedir Dönüşünde...




Yaklaşık 1400 yıl önce bu günlerde... Yine bir Ramazan ayında Medine sokakları zafer sevinciyle Bedir’den dönen sahabeleri selamlıyordu. Ehl-i Bedir... Allah tarafından günahlarının bağışlandığı bildirilen 313 kutlu insan...  Hak ile Batıl’ın savaşından dönenlerin 14’ü geride kalmış, şehadet şerbetini yudumlamışlardı.    Ayetinde “Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.” (Muhammed Sûresi 7) demişti Allahu Teâla... Ve  o bir avuç kalbi imanla dolu müslümana söz verdiği yardımı geciktirmemişti... Onlar şunu öğrenmişlerdi ki Rabbine hakkıyla itaat eden bir mü’min dünyaya meydan okuyabilir ve asla mağlup olmazdı. 


Meleklere imanın en üst mertebesi yaşanmıştı Bedir’de... Ellerini havaya kaldırarak dua dua yalvaran Allah Resul’ünün duasına Yaradan’ın cevabı gecikmemişti. 1000 melekle, 3000 melekle, 5000 melekle şereflendirmişti savaş meydanını...Ve sonra küfrün tüm elebaşları yok olup gitmişti.


Şimdi Efendimiz (sav) dönüyor Bedir’den. Medine sokaklarında zafer naraları yükseliyor. Ama az sonra bir acıyla kavruluyor o Güzeller Güzeli’nin yüreği. Gözünün nuru kızı Rukiye (ra) Hakk’a kavuşmuş. İmtihanların en ağırı belki. Gerçi yaşadığı imtihanın hangisi hafif ki... 


Ey Rasulüm! Biz de Bedir’le birlikte yeniden dirilmek istiyoruz. Belki sana layık bir ümmet olamadık ama inan ki seni canımızdan çok seviyoruz. Biz seni görmeden sevenlerdeniz. Sesini duymadan sana vurulanlardanız. Biz senin “kardeşlerim” dediğin kardeşleriniz. İki mübarek parmağını yan yana koyup gösterdiğin gibi cennette seninle yanyana olabiliriz inşallah. İnşallah... İnşallah... Nasip eyle Ya Rab! Nasip eyle Ya Rab! Nasip eyle Ya Rab!

29 Nisan 2021 Perşembe

Yalan Huzurlu Sona Engeldir




Ne kadar kolay yalan söylüyoruz değil mi? Özellikle de çocuklarımıza... Bir kaşık yemeği yedirmek için bir sürü vaatler sıralıyor sonra da yapmıyoruz. Bir gün, “Gel sana bir şey vereceğim” diye çocuğunu çağıran kadına Peygamber Efendimiz (sav) : “Ona ne vereceksin?” diye sormuş. Kadın da hurma vereceğini söyleyince Efendimiz (sav): “Eğer ona hurma vermeseydin sana bir yalan günahı yazılacaktı.” (Müslüm, Sahih, 107) buyurmuştur. 


Demek ki çocuklarımızı da adam yerine koyup onlara karşı doğru sözlü olmalıymışız. Tabii Hak katında yalancılardan yazılmak istemiyorsak... 


Yalan söylemek bize içki içmekten, hırsızlık yapmaktan veya zina yapmaktan daha masum geliyor değil mi? Halbuki Peygamber Efendimiz (sav)’e bu durumlar sırayla soruluyor. “Ya Rasulallah Müslüman içki içer mi? Müslüman hırsızlık yapar mı? Müslüman zina yapar mı? Müslüman yalan söyler mi?” Efendimiz ilk üçüne “Evet” cevabı vermesine rağmen sonuncu soruya “Müslüman yalan söylemez.” cevabını veriyor. Bunun ciddiyetinin farkında mıyız?


Bu kadar hassas bir meselede nasıl bu kadar rahat hareket edebiliyoruz? İçimiz içimizi kemirmiyor mu? Kalbimize bir kasvet düşmüyor mu? Vücudumuz titreyip yüzümüz kızarmıyor mu? Rabbimize nasıl hesap vereceğimizi hiç düşünmüyor muyuz? Eşleri ele alalım mesela...Birbirlerine  söyledikleri yalanlar azımsanmayacak kadar fazla. Hem de eften püften sebeplerle... Bunun acı olanı ise yapılanın yanlış olduğunun farkına varılmaması. Yani yalanın “yalan” gibi görülmemesi... İnsanların arasını düzeltmek için yalan söylenmesine dinimiz cevaz vermiştir ancak bunu kötüye kullanıp münafıklık alametlerinden birincisi olan yalana başvurmaktan Allah bizleri muhafaza buyursun inşallah.


Gelin birlikte şöyle bir hayat yolu tahayyül edelim: İleride ikiye ayrılmış olan bir yol düşünün... Yolun başında bir engele takıldınız. Babanızla, eşinizle, arkadaşınızla, amirinizle, memurunuzla, vs yaptığınız bir hatadan dolayı bir sorun yaşıyorsunuz mesela. O anlık yalan söylemek sizi rahatlatacak ve problem çözülmüş gibi görünecek. Ve yalan söyleyip hayat yoluna devam ediyorsunuz. Emin olun ki bidayetinde sizi rahatlatmış olan o yolun nihayeti dikenlerle dolu olacak. Gittiğiniz o yol belki size sıkıntı verecek, üzüntü verecek, kalbinize kasvet, rızkınıza daralma veya bedeninize hastalık verecek. Bunların sebebinin dilinizin bir afeti olduğunu farketmeyeceksiniz bile... İkinci yolu tercih edip doğruyu söylediğinizi düşünelim. O anda babanızdan, eşinizden yada amirinizden azar işiteceksiniz belki. Ama gideceğiniz o doğruluk yolu sizi mutlaka huzurlu bir sona götürecektir. Bundan emin olun... İşte o huzurlu sonu Efendimiz (sav)’in mübarek ağzından dökülen şu sözler ne güzel anlatıyor:


"Haklı bile olsa çekişip didişmeyen kimseye cennetin kenarından bir köşk verilmesine kefilim.


Şakadan bile olsa yalan söylemeyen kimseye cennetin ortasından bir köşk verilmesine kefilim.


Huyunu güzelleştiren kimseye de cennetin en yükseğinden bir köşk verilmesine kefilim."


(Ebu Davud, Edeb 7; Tirmizî, Birr 158; Nesâî, Cihad 19; İbn Mâce, Mukaddime 7)


Yolumuz doğrulukla, hayatımız huzurla dolsun ve gideceğimiz yol cennetimiz olsun inşallah...


Resim: pixabay.com

7 Ağustos 2020 Cuma

Çocuklarımız Geçmişimizden Ne Kadar Haberdar?

Üniversite eğitimi için Kuzey Kıbrıs’ta bulunduğum dönemlerde Kıbrıs Türkleri’ni daha yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Kıbrıs Barış Harekatı öncesinde Türkler ile Rumlar bir arada yaşarken aralarında büyük sıkıntılar baş göstermeye başlamış, Türkler Rumlar’ın eziyet ve işkencelerine  maruz kalmışlardı. Vaziyet öyle acıydı ki Yunanistan’ın da desteğiyle Rumlar Türkler’i adanın çok küçük bir kısmına sıkıştırmış, dış dünyadan soyutlamış, haberleşme ve irtibatlarını kesmiş ve ağır ekonomik baskı uygulamışlardı. Kıbrıs’ın tamamen kendilerine ait olmasını istiyorlardı çünkü. Barış harekatı sonrasında Türkler’in büyük çoğunluğu kurtuluşu Avrupa ülkelerine gitmekte bulmuşlardı. Geride kalanlar yaşadıklarını unutmamış, Rumlar’a olan düşmanlıkları devam etmişti. Ancak Avrupa’ya gidenlerin çoğu Avrupalaşmış, arkalarından gelen yeni nesil ise vatanperverlikten, milli ve dini duygulardan uzaklaşmaya başlamıştı. 


Orada bulunduğum 2003’lü yıllarda Türklerle Rumlar arasındaki sınır kapılarının açılmasına yönelik iki taraf arasında referandum yapılmıştı. Sonuç ise anlattıklarımı doğrular nitelikteydi. Referandum sonucuna göre Kıbrıs Türkleri’nin %65’i sınır kapılarının açılmasına “evet” oyu kullanırken, Rumlar’ın %75’i “hayır” diyordu. Yani Rumlar Türklerle yaşamayı kesinlikle istemezken, Avrupalaşma hevesiyle dolu Kıbrıs Türkler’i Rumlar’la bir araya gelmek için can atıyordu.


Bunların yanında Rumlar çocuklarını tam bir Türk düşmanı olarak yetiştirmeye başlamış, aile içinde ve okullarda bunu sürekli dile getiriyorlardı. Çünkü onların “Megalo Idea” denilen bir ideolojileri vardı (Maddelerine bakabilirsiniz). Bu maddelerden biri Kıbrıs’ın tamamen Rumlar’a verilmesi ve diğer en önemli madde de İstanbul’un Türkler’den alınıp Bizans’ın yeniden kurulmasıydı. Ve bu ideolojiyi gerçekleştirmek için toplumun en küçük fertlerini Türk düşmanı olarak yetiştirmeye gayret ediyorlardı. Hatta uydurdukları bazı efsaneleri okul kitaplarında okutarak çocukların beynini yıkıyorlardı. Bu efsanelerden şöyle örnek verebilirim:


Balık Kızartma Efsanesi


Efsaneye göre, Sultan İkinci Mehmed’in kuşatmayı başlattığı günlerde bir papaz göl kıyısında balık kızartıyormuş. O sırada yanına gelen biri, Osmanılar’ın şehre girmek üzere olduklarını söylemiş. Papaz kendinden emin şöyle konuşmuş:


“Türkler hiçbir zaman şehre ayak basamazlar. Buna inanmam için bir tarafı kızarmış tavadaki balıkların canlanarak suya atlamaları lazım. Türkler’in lehte girmesi bu kadar imkansızdır.”


Demesiyle birlikte yağda bir tarafı koşarmış yedi tane balık bir bir canlanıp patır patır göle atlamış. İşte o yarı kızarmış balıklar hâlâ o gölün içindeymiş. Rumlar İstanbul’u geri alıncaya kadar gölde yaşayacaklar, şehir tekrar Rumlar tarafından alınınca bir papaz balıkları gölden çıkaracak ve öbür taraflarını da kızartacakmış. 


Yarıda Kalan Ayin Efsanesi 


Fatih, Ayasofya’ya girdiği sırada büyük ayin varmış. Osmanlılar, ayini idare eden papazı yakalamak istemişler. Papaz can havliyle duvara atılmış. Duvar bir kapı gibi iki yana açılmış ve papaz oradan geçip kurtulmuş. Osmanlılar şaşırıp kalmışlar. Sonra duvarı yıkmayı denemişler ama başaramamışlar. Günün birinde papaz duvardan çıkacak ve 29 Mayıs 1453 günü başladığı ayini bitirecekmiş. İşte o gün Rumlar tekrar İstanbul’a sahip olacaklarmış.

(Kaynak: “Fatih Sultan Mehmed” , Yavuz Bahadıroğlu)


Hal böyleyken Türk tarafında neler yaşanıyordu acaba? Konuyu sadece Kıbrıs Türk’ü açısından ele almak istemiyorum. Biz Türkler’in vatanımızı müdafaa için nelerden feragat ettiğimiz ve vatanımız için canımızı seve seve verdiğimiz doğrudur. Vatan, millet sevgisiyle doluyuz çok şükür. Ancak bu konuda eksik yanlarımızın da olduğunu varsayalım...


Geçmişini yalanla besleyen bir haçlı zihniyet evlatlarını bu şekilde yetiştirirken, kaynağını doğruluktan alan ve şanlı bir medeniyete sahip olan bizler yavrularımıza bir Alparslan’dan bahsediyor muyuz acaba? Sözünün gücüyle ordusunu titreten, aklının gücüyle askeri konumlandıran, bileğinin gücüyle savaşan ve karşısında ordusundan üç kat daha fazla düşman olmasına rağmen Anadolu’nun kapılarını Türkler’e açan o koca yürekli komutandan... Karşısında öldürülmeyi bekleyen Bizans İmparatoru’nu serbest bırakacak kadar merhametli olduğunu çocuklarımıza anlattık mi acaba?


21 yaşında “Fatih” olan II. Mehmet’in İstanbul sevdasının ardında acaba annesinin bebekken söylediği İstanbul ninnileri olabilir miydi? İçinde hayır ve hasenatın konuşulduğu, kubbelerinin Kur’an sesleriyle dolduğu, kazaya namaz bırakma alışkanlığının olmadığı bir evde dünyaya geldiğini anlattık mi yavrularımıza?


Peki Tarık bin Ziyad’ı tanıyor mu evlatlarımız? Endülüs’ün fatihini? Hani 500 sene İslamla nurlanan, sonra haçlılara kurban olan o muhteşem ülkeyi biliyorlar mı? 


Peki Selahaddin Eyyubî’yi biliyorlar mı? İslam’ın ilk kıblesi ve mukaddes belde Kudüs haçlıların elindeyken rahat uyku uyumadığını ve bizim de uyumamamız gerektiğini söyledik mi yavrularımıza? 


Peki Çanakkale’deki Seyid Onbaşı’dan kaç defa bahsettik? Yaptığı kahramanlık mermiyi kaldırırken televizyonda gördükleri o kareden mi ibaret sadece? Ona o gücün ne için verildiğini biliyor mu yavrularımız? 


Peki Bedir’i biliyorlar mi? Bir avuç İslam ordusunun yok olmaması için gök kapılarının açılıp meleklerin yeryüzünü şereflendirdiğini biliyorlar mı? Yani kısacası amaçları, hedefleri ve tek gayeleri  Allah rızası olduktan sonra kendilerine de tüm kapıların açılacağından haberleri var mı yavrularımızın?


Bahsettiğim tüm bu şanlı komutanlar bizim dedelerimiz elhamdülillah. Biz onları yavrularımıza anlatmazsak ufuklarını genişletemeyiz, bir hedef oluşturamayız, vatan sevgisi aşılayamayız. Sonra ne mi olur? Birileri çıkar “Zulüm 1453’de başladı” yazar duvarlara... İstanbul ağlar, Endülüs ağlar, Kudüs ağlar, Mekke ağlar, Medine ağlar...


Haydi bir nur parlatalım yavrularımızın kalplerinde. Ve onların geleceklerini ağlatmayalım.


24 Temmuz 2020 Cuma

Ayasofya Ümmeti Kucaklıyor




Bugün 24 Temmuz 2020... Tarihi bir günü yaşıyoruz. 86 yıllık hasretin sona erdiği gün. Ayasofya Camii‘nin Ümmet-i Muhammed'i kucakladığı gün... Yıllar sonra cuma namazı kılmak için gelen insan seli 350 bini aşmış görünüyor. Egemenliğimize kavuştuğumuz gündür bugün. Fatih'in mirasına sahip çıktığımız gündür. Kubbesinde yazılı olan "Allah yerlerin ve göklerin nurudur" ayet-i kerîmesine mazhar olduğumuz gündür. Yerlerin ve göklerin Nur'a gark olduğu, farklı bir rahmet rüzgarlarının estiği şu Zilhicce günlerinde meleklerin dualarına "amin" dediğimiz gündür. İstanbul'un mihmandarı Ebû Eyyüp el-Ensari'nin, Akşemseddin'in, Molla Güranî'nin, Fatih'in, Mimar Sinan'ın ve Ayasofya'nın açılması için özlem duyan ve dualarıyla bu diyarlardan göçüp giden birçok kutlu insanın ruhaniyetlerinin de namaza durduğu gündür bugün.

Fatih Sultan Mehmed Han'ın camiye çevirdiği bu kutlu mabed, geçmişinden bugüne kadar tevhid inancına kapı açmış bir mabeddi. Binlerce yıl önce Allah'ın Peygamber'i Hz.Davud'a gönderdiği Zebur'un, Hz.İsa'ya gönderdiği İncil'in okunduğu bir yerdi. Şimdi ise artık gerçek vatanına kavuşuyor. Peygamber'imiz Hz. Muhammed'e gönderilen Kur'an-I Kerim ayetleri yükseliyor Ayasofya'dan. Bir vakıf malı olan bu kutlu mekan artık açılıyor. Lanetten kurtulduğumuz, yer ve gök kapılarının açıldığı bugünden sonra ülkemizi güzel günler bekliyor olacağı inancındayım.

Çok şükür Ya Rabbi... Sana binlerce kez hamdü senalar olsun. Sen bugünü bizlere gösteren devlet büyüklerimizden razı ol. Ülkemiz artık büyüyor. Dünya devletleri arasında yerini almaya başlıyor. Sen ülkemizin İslamın sancaktarlığını yapmasını nasip eyle. Sen ülkemizi tüm afetlerden muhafaza eyle. Üzerimizde oynanan tüm oyunları altüst eyle. Ve başımızdaki reisi Cumhur'umuzu bütün kötülüklerden koru. Ona Fatih'in gücü gibi güç, Fatih'in inancı gibi inanç, Fatih'in gayreti gibi gayret, Fatih'in imanı gibi iman nasip eyle. Gücüne güç, gayretine gayret, imanına iman kat. Sen bizlere de milli ve dini değerleri bilen nesiller yetiştirebilmemiz için feraset ver. Amin amin amin...

20 Mayıs 2020 Çarşamba

Koronavirüs Ekseninde Müslümanca Tavır 5

Tefakkkuh

Tefakkuh "fıkıh etmek" anlamına gelen bir kelimedir. "Fıkıh" kelimesi ise İmam-ı Âzam Ebû Hanife'nin tabiriyle "kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir". Tabii bunlar Kur'an ve sünnetin ışığında olmalıdır. 

Rabbimiz bizi dünyaya getirirken "akıl" gibi müthiş bir nimet vermiş ve bize yüklediği sorumlulukları yerine getirirken aklımızı kullanmamızı istemiştir. Dinden, imandan, kitaptan, peygamberden ve yaratıcıdan haberi olmayan, herhangi bir ülkenin balta girmemiş ormanlarında yaşayan bir insan düşünün... Bu insanın bile aklını kullanıp Allah'ı bulma gibi bir sorumluluğu varsa, "elhamdülillah müslümanız" diyen bizler de üzerimize düşen fıkhî sorumluluğu yerine getirmek için çalışmalı, okumalı, dinlemeli ve öğrenmeliyiz.

Fıkıh ilmi ibadât (ibadetler), münakehat (aile hayatı), muamelat (sosyal hayat) ve ulubat (dünyevî cezalar) gibi konuları kapsamaktadır. Peki bu konuları nasıl anlamamız lazım?

Şöyle ki... Bir müslüman islama göre temiz olması için ne yapması gerektiğini fıkha başvurur. Namaz esnasında yaptığı hata sonucunda ne yapması gerektiğini fıkha başvurur. Kurban kesmenin bir gelenek görenek mi yoksa ibadet mi olup olmadığını öğrenmek için fıkha başvurur. Bunların yanında nikahla ilgili, boşanmayla ilgili, nafakayla ilgili, süt hısımlığıyla ilgili, kira ile ilgili, faiz ile ilgili, tazminat ile ilgili ve hatta interneti kullanmayla ilgili sosyal hayatta karşılaşılan birçok meselelerde fıkha başvurur. (İnternet Fıkhı konusunu özellikle araştırınız)

Fıkhı bilen bir müslüman hastalıktan dolayı oruç tutmasının mümkün olmadığı bir durumda ne yapması gerektiğini bilir. Fıkhı bilen bir müslüman tesettürünün vücudunun neresini setretmesi gerektiğini bilir ve ona göre giyinir. Fıkhı bilen bir müslüman, nikah akdi dışında yaşanan bir ilişkinin sonucunun kendisini nereye götüreceğini bilir. Fıkhı bilen bir müslüman, ağzından sinirle çıkan bir cümleyle eşinin kendisine uzun süre haram olabileceğini bilir. Fıkhı bilen bir müslüman, kocasının izin vermediği insanlara kapıyı açmaması gerektiğini bilir. Fıkhı bilen bir müslüman, üç günden fazla küs kalınmayacağını bilir. Fıkhı bilen bir müslüman, faizin kesinlikle haram olduğunu bilir. Fıkhı bilen bir müslüman rüşvet almayı ve vermeyi Allah'ın yasakladığını bilir. Fıkhı bilen bir müslüman çocuklarının üzerindeki haklarını bilir.

Kısacası hayatta var olduğumuz müddetçe attığımız her adımı Allah adına atmalı, yaptığımız her işi Allah rızası için yapmalı ve O'nun rızası doğrultusunda yaşamalıyız. O zaman başımıza gelen olumsuz olaylarda üzülmez, aksine sonucundan hayrlar çıkarmaya çalışırız. 
Şu anda içinde bulunduğumuz koronavirüs salgınına da fıkhın beş temel esasları yönünden bakabiliriz. 

Fıkhın beş temel esası şunlardır:
1. Hayatı korumak
2. Aklı korumak
3. Dini korumak 
4. Malı korumak
5. Nesli korumak

Eğer bu esaslar tehlikeye girerse dinimizce haram ve yasak olan şeylere bir süreliğine ruhsat verilir. Koronavirüs kapsamında camilerin kapatılması durumu da işte tam da bu konuyla ilgilidir. İnsanların salgın hastalığa maruz kalmasını önlemek için farz olan cuma namazları kılınmamaktadır. Böyle bir kararın alınması da fıkhın iyi bir şekilde uygulandığı anlamına gelir. Bazı müslüman ülkelerde olduğu gibi camilerde cemaatle namaz kılmaya ruhsat aramak hatta eyleme geçmek islamın iyi bilinmediğini gösterir.

O zaman her müslüman bir ilmihal kitabı karıştırmalı, kulaktan duyma bilgilerle yaşamamalıdır. Velhasıl kelam ibadetlerle ilgili fıkhi bilgileri öğrenmek her müslümanın üzerine farzdır. Bundan daha büyük bir hüküm de yoktur vesselam...