30 Eylül 2014 Salı

Kardeş Candır ve Cân Olana Hac Nasip Olur

Kardeşlerimi bir an düşündüğüm zaman aklıma gelen ilk şey "Kardeş Candır" ifadesiydi. Nasıl can olmazdı ki onlar.. Küçüklüklerimiz hariç büyüyüp onların gerçek ablası olduğum zaman hiçbir ricama "hayır" dememişlerdi. Başım darda olduğunda hemen onları buldum yanımda. Birilerinden birşeyler istemekte çekinirken onlardan birşey istemekte hiçbir zaman çekinmedim. Çünkü biliyordum ki onlar beni hiçbir zaman yanlış anlamazlardı, benden menfaat beklentileri yoktu ve yaptıklarını karşılık beklemeden yaparlardı. Onlar benim canımdı çünkü... Aramızda oniki yaş olan benim minik kuşum, çocuklarımın ikinci annesi oldu adetâ. Bu sene okula yeni başlayan kızımla ilgilenmek için benim yanımda olması gücüme güç kattı. Rabbim binlerce kez razı olsun ondan ve hiçbir zaman darda bırakmasın.

Kız kardeşlerle ablalar arasında her ne kadar farklı bir bağ olsa da erkek kardeşin yeri ise apayrıdır. Büyük de olsa küçük de olsa arkada var olan bir gücün sembolüdür sanki o. Benim arkamda da böyle bir güç olduğu için çok kısmetliyim. Canım kardeşimi dün mubarek topraklara yolculadık. Genç yaşta hacı olmak belki herkese nasip olur ama kuradan çıkmadan hacı olmak herkese nasip olmaz sanırım. Böyle bir nasiplik de belki onun kısmetidir diye düşünüyorum. Küçüklüğümüzde yaptığımız kavgaları saymazsak beni kırmadığı gibi belki başkalarını da hiç kırmamıştır kardeşim. Çevresindeki arkadaş çokluğuna bakarsak belki de herkes tarafından sevilmiştir. Gerek okul ortamında gerekse iş ortamında başkaları kırılmasın diye belki de kendini yaralamış, kendisine sıkıntı verenlere dahi iki kelime kötü laf etmemiştir belki... Peygamber sünnetini bize yaşayarak gösteren sevgili dedemin kalbini kazanmayı da başarmıştır belki... Hiçbir zaman reddetmeyeceğini bildiği için kendisinden birşey istemekte çekinmeyen babannemin de duasını almıştır belki... Ve... Ayaklarının altında cennet olan annemizin ve arkamızda dağ gibi duran babamızın rızasını da kazanmayı başarmıştır belki... Onu yolculamak için gittiğimizde benden çok uzun boyunu bükerek elimi öpmesi tevazusunun göstergesidir belki... Ve belki de ailemizdeki çocukların Sevgili Burak Abisi olduğu ve örnek alındığı için HAC ona nasip olmuştur. Kim bilir... Perdeler arkasında ne olup ne bittiğini Rabbimizden başkası bilemez tabii... Rabbim onu gerçek hacı olanlardan eylesin inşallah...

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Elveda Ramazan



Sana elveda demek gelmiyor içimizden ama bir kuş gibi uçup gidiyorsun elimizden, o manevî havanı ardında bırakarak... Ama yine de bir ümit var içimizde... Sana tekrar kavuşabilme ve hayatımızı Ramazanlaştırabilme ümidi...

Bir ay oldu seninle vakit geçireli. Kalbimize ve ruhumuza huzur doldurdun, bizi Yaradan'a yakınlaştırdın ve bize unuttuğumuz birçok şeyi hatırlattın. Ama şu anda bizi bırakıp giderken o kadar çok hüzün var ki içimizde, bayram sevinci bile bu hüznün önüne geçemiyor. Sen geldiğin günden beri rüzgâr bile bir farklı esiyordu sanki... 
Güneş dışımızı yaksa da, içimizi ısıtıyordu senin sevincinle... Bulutlar yağmurları yağdırırken, bir taraftan da meleklerle selamlaşıyorlardı adeta... Kuşlar bir başka tefekkür ediyorlardı Yaradan'ı o kutlu seher vakitlerinde... Sahur vakti sebebiyle o güzel varlıkların ötüşünü daha bir duyar olmuştuk. Çünkü sabah namazlarına her zaman kalkamayan biz günahkâr kullar, seher vaktinde seni zikreden kuşlardan habersizdik. Ama ey Ramazan!.. Sahur vakitlerimiz seher vakitleriyle şenlendi senin sayende...

Tefekkürü hatırlattın bize. Hayvanların bile Rabbine tefekkür edip O'na itaat ederken biz biçare kulların ne garip bir hâl içinde olduğumuzu hatırlattın. "Bir saatlik tefekkürün bir yıllık nafile ibadetten hayırlı" olduğunu söyleyen Allah'ın Sevgilisi'ni daha çok duyurdun kulaklarımıza. Gelmiş geçmiş bütün günahları bağışlandığı halde , şükreden bir kul olabilmek için namazlarında hüngür hüngür ağlayıp, kendine inen ayetlerdeki inceliği tefekkür eden canlar Canını hatırlattın bize. O ( s.a.v.)'nun sünnetine sımsıkı yapışmanın herşeyden daha hayırlı olduğunu hatırlattın. 

Güneş bir güzel doğdu seninle... İşrak vakitlerinde kılınan namazlardaki huşunun kuşluk vakitleriyle devam ettiğini hatırlattın. İftar vakitlerinde dua edilecek birçok mü'min dostlarımız olduğunu ve herbirinin yarasına merhem olacak duanın bir dostun kalbî dilinden çıkacağını hatırlattın. Ve bir mü'minin diğer mü'min kardeşinin derdi için ağlayabileceğini hatırlattın. Kendisine kötülük yapan birine dahi şefkat kanatlarının sonsuza kadar açılması gerektiğini hatırlattın. Çünkü şanlı Nebî (s.a.v.) şöyle diyordu: "Haklı bile olsa münakaşayı terkeden kişiye cennetin kenarında bir köşk verilecektir." Ancak bu hareketi cenneti kazanmak için değil de Rabbimizin rızasını kazanmak için yapmamız gerektiğini hatırlattın. 

Mukabeleler sayesinde yeryüzünün bir mescid haline geldiğini gösterdin bize. Kur'an okumanın verdiği manevi hazzın muhabbetullahta gizli olduğunu, muhabbetullaha ulaşmanın da ibadet-i taatdan geçtiğini hatırlattın. 

En makbul dua vakitlerinin bu ayda olduğunu ve edilen dualara Rabbimizin de icabet ettiğini hatırlattın. Aramızdaki sevgi, saygı ve muhabbetin arttığını ve kalplerimizin senin sayende daha da birbirimize bağlandığını hatırlattın. 

Teravih vakitlerinde kılınan namazın Rasulullah (s.a.v.)'ın sünneti olduğunu ve bu namazın insanda oluşturduğu huzuru hatırlattın. Tespih tespih çekilen tevhidlerin ve okunana esma-ı hüsnânın dillerde oluşturduğu lezzeti hatırlattın. Secde halinin Rabbe en yakın hâl olduğunu ve insana ayrı bir haz verdiğini hatırlattın. 

Acaba bu zamanda var mıdır? diye düşündüğümüz Hak dostu insanların da var olduğunu ve onların dilinden çıkan hikmetli sözlerin dinleyenin kalbindeki ihtiyaç kadar olduğunu hatırlattın. Arayanın gerçek bir gönül dostunu  bulabileceğini hatırlattın. Ayrıca arayanın Kadir Gecesi'ni de bulabileceğini ve onun hikmetinden faydalanabileceğini de hatırlattın. 

Otuz gün boyunca aksatmadan icra edilen sabah namazının verdiği huşunun insanın kalbine hikmet damlaları akıttığını hatırlattın. Gerçeği gören göz, Hakk'ı işiten kulak ve doğruları idrak eden bir kalbin insana ne kadar da çok yakıştığını hatırlattın. 

Şairin dediği gibi secdeye kapanan başlar hürmetine, Allah aşkıyla sızlayan kalpler hürmetine, gecelerde dökülen yaşlar hürmetine affedilebilme ümidimiz olduğunu hatırlattın.

Ve ey Ramazan! Başının rahmet, ortanın mağfiret, sonunun da cehennemden kurtuluş olduğunu ve bunlara ulaşabilmenin yolunun da Hakk'ın rızasını kazanmaktan geçtiğini hatırlattın. Hayatımızı şöyle bir gözümüzün önünden geçirirken, başımıza gelen her bir işte bir hayr olduğunu hatırlattın. 

Ve şimdi "elveda" deyip giderken bize tüm ayları Ramazanlaştırabilirsek eğer seni hakkıyla eda etmiş olduğumuzu hatırlattın.

Rabbim seni tekrar karşılayabilen, hayatını Ramazanlaştırabilmiş ve cehennemden azad olabilmiş adanmış kullar olmamızı nasip eder inşallah.



27 Nisan 2012 Cuma

Ve..İşten Ayrılış...

Her sabah evden çıkışım bir sızıyla başlıyordu. Kızımın yüzüne doyasıya bakmak isteyip de kafamı çevirip gitmek zorunda kalmam sızlatıyordu içimi. “Bir gün sabahları da birlikte olacağız” umuduyla geçirdim dört seneyi. Kızım şu anda dört yaşında. Herkesin dediği gibi artık büyüdü, okula başlama yaşı geldi sayılır. O halde neden şu anda ayrılıyorum? Çocuğuma doyamadığım için ayrılıyorum işten. Çünkü ben de anneme doyamamıştım. Annem de ben 4 yaşına kadar çalışmıştı, sonra hep bizimleydi. Buna rağmen ben anneme doyamadığımı hissediyorum. Çocukluğun vermiş olduğu hızlı bir yaşam, lise dönemi, üniversite için evden ayrılık ve evlilikle devam eden ailemden ayrılık serüveni annemle ve ailemle hemhâl olmamı engellemişti belki de.
İşte ben de çocuğumla hemhâl olmak istiyorum biraz olsun. Kızım için, aile düzenim için, maneviyatım için ve biraz sekîne halini yakalayabilmek için verdim bu kararı. Daha yaşımın genç olduğunu, ekonomik özgürlüğümü kazanmam gerektiğini, kimsenin eline bakmamam gerektiğini, sosyal bir çevrem olması gerektiğini biliyorum. Çocuk bir şekilde bakılır ama ben bu iş fırsatını tekrar yakalayamayabilirim, bunu da biliyorum. Çalıştığım ortamın rahat ve herkesin sahip olmak isteyip de sahip olamadığı bir ortam olduğunu da biliyorum. İleride çalışmak zorunda kalırsam aynı işe tekrar giremeyebileceğimi de biliyorum. Ayrılırsam belki sıkılabileceğimi, “çocuk büyüyünce ne yapacağım?” düşüncesine kapılabileceğimi de biliyorum. İleride yavrum büyüyünce “benim için işi bıraktıysan bırakmasaydın” diye iki çift laf edip beni susturma ihtimalinin olduğunu da biliyorum. Kısacası bu konuda istişare ettiğim insanların tavsiyelerinin hepsini düşündüm, artısıyla eksisiyle, eğrisiyle doğrusuyla..
Ancak şunu da biliyorum ki çocuğun annesiyle birlikte doyasıya geçirdiği zamanlar o çocuğun ileriki yaşantısını, duygularını, karakterini her şeyini etkiliyor. Bir annenin yerinin evladının yanı olduğunu, ağladığında ilk görmek istediği kişinin annesi olduğunu da biliyorum. Yaptığı bir etkinliği ilk annesine göstermek istediğini, annesinin sıcacık sesinden masallar duymak istediğini, başkalarının yanında aklı başında davranırken annesine naz yapmak istediğini de biliyorum. Annesine doyamadığı için gece uykuya geçiş süresini uzattığını, uyandığında annesini göremeyeceği için uzun süre uyanmak istemediğini de biliyorum. Bir aileyi çekip çeviren kişinin anne olduğunu da biliyorum. Eşin de yeri geldiğinde bir çocuk gibi ilgiye muhtaç olduğunu da biliyorum. Eve girdiklerinde annenin pişirmiş olduğu yemek kokusunun evde oluşturduğu huzurlu ortamı anımsattığını da biliyorum.
Şunu söyleyeyim ki verdiğim bu kararla üzerimden büyük bir yük kalktı sanki, tüy gibi hafiflediğimi hissediyorum. Rabbimin bana hayırlı kapılar açacağını, fıtratıma uygun bir şeyler yapacağımı hissediyorum. Bunun için çok kişiyle istişareler yaptım. Ailemin ve arkadaşlarımın fikirleri de çok önemliydi benim için. Herkes kendine göre haklı fikirlerini söyledi. Ama en önemlisi de benim düşüncelerim, yaşadıklarım ve hissettiklerimdi. Ona göre bir karar verdim.
"İşten ayrılınca ne yapacaksın? Evde mi oturacaksın?" diye sorulan garip sorular da olmadı değil. Bir bayanın evde oturması, çocuğuyla ilgilenmesi ve evinin hanımı olması kadar normal bir durum yok ki... Ancak günümüz şartları o kadar değişti ki çalışmak, olmazsa olmaz şartlardan biri halini aldı. Ne yapacağım bilemiyorum şimdilik. Öncelikle kızıma doymak istiyorum. Kafamda planladığım bazı düşünceler var. Şu an için hayal noktasında sadece. Umarım bir gün gerçekleşir diye umut ediyorum. İçimin rahatlığı verdiğim bu kararın hayırlı olduğunu hissettiriyor bana. Bu yazıyı okuyanlar ne olursunuz dua edin, iş hayatımın sonu hayırlı başlangıçlara vesile olur inşallah.

27 Mart 2012 Salı

Bir ziyaretin bana kazandırdıkları..

Bugün arkadaşlarla birlikte, araba kazası geçiren bir arkadaşımıza toplu olarak ziyarete gittik. Oluşan manevi ortam beni çok etkiledi. Öncelikle Efendimiz (s.a.v)’in bir hadisini gerçekleştirmiş olmanın verdiği huzur ve orada kazandığım donanımlar içimi huzurla doldurdu. Efendimiz (s.a.v.) "Kim Allah rızası için bir arkadaşını ziyaret eder veya bir hastaya geçmiş olsun ziyaretinde bulunursa, bir münadi ona şöyle nida eder: "Dünya ve ahirette hoş yaşayışa eresin. Bu gidişin de hoş oldu. Kendine cennette bir yer hazırladın."

Bir aracın çarpması sonucu arkadaşımızın belinde ve sırtında kırık oluşmuştu. Sürekli sırt üstü yatmak zorunda kaldığını ve ağrılarının olduğundan bahsetse de tevekkül içerisinde olduğu gözümüzden kaçmadı. Ziyaretimizde, şükredecek çok şeyimizin olduğunu öğrendim. Bunu arkadaşımızın kendisinin dile getirmesi bize de ders verir nitelikteydi. O anda, birisine ihtiyacımız olmadan ayaklarımızı kımıldatabilmenin, kolumuzu, bacağımızı hareket ettirebilmenin kıymetini anladım. Kaslarımızın kımıldayınca ağrılarımız oluşmadan gülebilmenin nimetini anladım. Yanımızda güler yüzlü bir anne ve kız kardeşin bulunmasının ne demek olduğunu anladım. Abdest alabilmenin ve secdeye giderek namaz kılabilmenin ne büyük bir lütuf olduğunu anladım. Yüce yaratıcı tarafından bize verilen vücut emanetine sahip çıkmanın ne kadar önemli olduğunu anladım. Ayrıca böyle güzel bir dost ve arkadaşa sahip olmanın ne güzel bir mutluluk olduğunu anladım.


Arkadaşımız, dua ederken de ağzımızdan çıkacak kelimelere çok dikkat etmemiz gerektiğinden bahsetti. “Tatile ihtiyacım var” cümlesini ara ara kullandığından ve bu cümlesinin dua niyetine geçip bu şekilde olacağını tahmin etmediğinden bahsetti. Ziyarete gelen başka bir arkadaş da kendisinin bir zamanlar “Allahım, bana sigarayı bıraktır” diye dua ettiğini ve ardından kalp krizi geçirerek mecburi istirahatle sigaradan uzaklaştığını hatırlattı bize.

Gerçekten çok samimi bir ortamda gerçekleştirdiğimiz yarım saatlik bu ziyaret çok şey kazandırdı bana. Arkadaşımızın annesinin naifliği, yumuşaklığı, tatlı dilli oluşu, güler yüzlülüğü, ikramındaki inceliği de ayrıca insana huzur veriyordu. Böyle bir annenin kızı olduğu da her halinden belli oluyordu zaten. Rabbim kendisine tez zamanda acil şifalar nasip etsin inşallah.

17 Şubat 2012 Cuma

Peygamberimiz (s.a.v.)'in torunu omuzundayken namaz kıldırması..


Nuriye Çeleğen'in "Peygamberimiz Çocuklara Nasıl Davranırdı?" kitabının 15. sayfasından:

"İsmi Ümameydi,  Peygamberimizin büyük kızı Zeynep'in kızıydı. Peygamberimiz onu çok sever, omzuna alır, gezdirirdi.
Peygamberimiz  bir gün, Ümame omzundayken  mescide geldi. Sahabiler, peygamberimizin omzundan çocuğu indirmesini beklediler, fakat bekledikleri olmadı.
Peygamberimiz çocuğu omzundan indirmeden mihraba geçti.
Sahabiler dikkatlice izlemeye devam etti.
Acaba küçük kızı ne zaman omzundan indirecekti?
Namaza başlamadan önce omzundan çocuğu indireceğini sandılar. Fakat yine düşündükleri gibi olmadı.
Resullulah (a.s.m) Ümame omzunda namaza başladı. Secdeye gittiğinde çocuğu indiriyor, kalktığı zaman tekrar omzuna alıyordu.
Sevgili Habip, en sevdiğinin yanına, en sevdiğiyle gidiyordu.
Bizler nedense çocukları yanıbaşımızda ağlatarak namaz kılarız. Yada çocukla en güzel anımızda onu bırakıp, "Namaza gidiyorum!" deriz. Namaza onunla birlikte gitmeyiz.
Çocuğun minik dünyasına namazı, anne ve baba ile bağlantının koptuğu, yada ses çıkarılmadan beklenmesi gereken sıkıcı bir an gibi işleriz.
Çocuğun namaz kılarken yanımıza yaklaşmasını engelleriz. Bize tutunmak isteyen çocuğu uzaklaştırırız. Ağlayan çocuğu görmezden geliriz.
Ne acıdır ki, Habibin, omzunda çocukla namaz kıldığını bilmeden, o küçük yavruların namazla arasını açarak namaz kılarız..."

2 Şubat 2012 Perşembe

Bir İkindi Vakti Ezan-ı Muhammedî


“Şu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli”
diyor istiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy.
Şu anda ikindi vakti ve ezan-ı Muhammedi okunuyor minareden. İnsanı o kadar etkiliyor ki, bir anda kendinizi o manevi havanın içinde buluyorsunuz. Her “Allah-u Ekber” nidası Rabbimizin büyüklüğünü iliklerimize kadar nakşederken kuş cıvıltılarındaki şehadeti hissedebiliyorsunuz. 
“Haydi namaza” çağrısı yavaş yavaş toparlanmanız gerektiğini ve hazırlık vaktinin geldiğini bildiriyor. Ve felaha doğru yol alıyorsunuz “hayyale’l felah” çağrısıyla birlikte. Ve bitişte tekrarlanırken “Allah-u Ekber” lafzı, “La ilahe illallah” ile sonlanıyor, O’ndan başka ilahın olmadığını gösterircesine. 
Artık hazırlığı tamamlayıp Efendimiz (s.a.v.)’in “Namaz mü’minin miracıdır.” hadis-i şerifine layık olmaya çalışarak miraca yükselmeye doğru gidiyorsunuz. Yavaş yavaş ilerliyorsunuz namaza doğru... Attığınız her adımdan sevap kazanma ümidiyle. Ve Rabbinizin huzurunda duruyorsunuz yine “Allah-u Ekber” diyerek... 
Namaz tamamlanınca tesbihata başlıyorsunuz... Her “Subhanallah” lafzında bir meleğin yaratıldığını bilmek melekût aleminde hissettiriyor kendinizi. “Elhamdülillah” lafzıyla Allah’a şükrediyor ve yine sonunda da “Allah-u Ekber” diyerek bitiriyorsunuz...
Ezanla başlayan “Allah-u Ekber”, tesbihatla tamamlanıyor çok şükür. Zerrelere kadar nakşeden O’nun büyüklüğünü hissettiren yüce Yaratacı’ya hamdolsun...
Fethiye

27 Ocak 2012 Cuma

"Allah Nerede?" sorusuna nasıl cevap verilmeli?

Dün akşam kızım ilk defa ölüm sonrasıyla ilgili bir soru sordu. Bunun üzerine ben de gereken cevabı verdim. Artık kızım büyüdüğüne göre bu ve buna benzer sorular da gelecektir diye düşünüyorum. En çok da çoğu çocuğun sorduğu Allah Nerede? sorusuna anne babaların geçiştirerek verdiği cevaplar yavruları daha başka düşüncelere sevk edebilir. Bu sebeple Pedagog Adem Güneş'in bu konuyla ilgili Şebnem Dergisi'nde yazdığı bir yazıyı yayınlamak istiyorum.

Allah Nerede? sorusuna çocukların yaşlarına göre verilecek cevapları bulabileceğiniz yazı şu şekilde:

...

Küçüktüm… Hayal-meyal hatırlıyorum. Anneme sormuştum:
“–Anne, Allah nerede?”
Annem bütün kalbî samimiyeti ile cevap vermişti:
“–Allah, nerede anarsak orada oğlum.”
Bu cevap, kafamda yeni soruları da beraberinde getirmişti. Allah’ı nerede anarsak oraya geliyor. Tespih çekenlerin neden hızlı hızlı “Allah” diyerek tespih çektiğini şimdi anlamıştım. Hep Allâh’ı yanlarında hissetmek istiyorlardı, demek ki! “Peki ya Allâh’ı anmazsak?” diye düşündüğümü hatırlıyorum, gece vakti yatağımda uyumaya çalışırken…
Bir süre sonra, mahallemizdeki caminin hocası, aynı soruya farklı bir cevap vermişti. Yaramaz arkadaşımız Ramazan:
“–Allah nerede hocam?” diye sorunca, hoca sağ elini kalbine götürerek:
“–Allah, kalbimizde oğlum.” demişti.
Bu cevap, annemin verdiği cevaptan daha çok düşündürmeye başlamıştı beni... “Allah kaç tane ki? Herkesin kalbinde Allah varsa o zaman neden, «Allah bir» diyoruz? Allah insanların kalbine niye giriyor ki?” gibi birçok soru aklıma geldi gitti. Tüm bu sorularımı, çocukluk yıllarımda ne kimseye sorabildim, ne de bu soruların sorulduğu bir ortamda verilen cevapları duyabildim.
Bilinçaltında Büyüyen Öcü…
Zaman hızla ilerledi. Demek ki, bu sorular bilinçaltıma yerleşmiş bir “öcü” gibi bir gün hortlayacağı ânı bekliyormuş. Tâ ki, televizyon kanallarının birinde, çocuk terbiyesi konusunda bir programa rastlayıncaya kadar… Programda izleyicilerden gelen sorulara cevap vermeye çalışan bir psikologa, bir anne, çocuğu ile ilgili bir soru sordu. Programa telefon ile katılan anne:
“–5 yaşında bir oğlum var. Israrla bana «Anne, Allah nerede?» diye soruyor, ben de «Oğlum, Allah kalbimizde…» diye cevap veriyorum. Sizce nasıl cevap vermeliyim?” diye sordu.
Televizyonda soruları cevaplandıran uzman:
“–5 yaşındaki bir çocuğa «Kalbinde Allah var» diye cevap vermeniz, çocuğun aklına yeni birçok soru işaretlerini doğurabileceği için doğru bir cevap değil!.. O yüzden, oğlunuzun bu sorusuna «Allah çoooook uzaklarda, O’nu biz göremeyiz.» diye cevap vermenizi tavsiye ederim” deyiverdi.
Televizyon ekranlarındaki bu konuşmaya, hem o dönemi küçüklüğünde kendi de bizzat yaşamış biri, hem de konuya yakın bir pedagog olarak çok üzüldüm.
“–Allah nerede?” sorusuna verilen bu tür yanlış cevaplar, çocuğun bilinçaltına yerleştirilmiş saatli bir bomba gibi “tik tak” ederek patlayacağı ânı bekler. Eğer uygun bir zamanda uzman birileri tarafından saatli bombanın kabloları çekilmezse,  çocukluk yıllarını atlatan gencin içinde dev gibi bir patlama olmaması işten bile değildir. Neden?
Her Kalpte Allah Varsa, Kaç Tane Allah Var?
Henüz eşyalar arasında ilişkileri tam kuramamış yedi yaş grubundan önceki çocuklara verilecek “Allah kalbimizde” cevabı, çocuğun zihninde yeni birçok soruyu daha beraberinde getirecektir.  “Her kalpte bir Allah varsa, kaç tane Allah var?”, “Kalbimizde Allah nasıl nefes alıyor?”, “Allah içimde kımıldarsa ben korkarım.” gibi çocuğun hayal gücü nispetinde yeni yeni sorular… İç içe geçmiş, bir çok anne-babanın artık cevap veremeyeceği yeni sorular…
Annemin, ben daha çok küçükken söylediği, “Allah nerede anarsan oradadır.” cevabı da, yine soyut düşünme dönemine yeni geçen 7 yaş grubu çocuklarda, “Ya Allâh’ı anmazsak… O zaman Allah orada yok mu?” gibi paradoksların yaşanmasına sebep olacaktır.
Bana Dinden-İmandan Bahsetmeyin…
Ve bütün bu fikrî iç savaşla yetişkinliğe doğru ilerleyen çocuğun elinden bir gün birileri tutmaz ve bilinçaltındaki bu çelişkiyi, akrep ve yılanların yuva kurduğu örtüyü kaldırmaz ise, bir gün o akrep ve yılanlar çocuğa artık, “bana dinden imandan bahsetmeyin, boş verin böyle şeyleri” şeklinde zihnî “es geçmelere” sebep olabilir.  
Peki “Allah nerede?” Sorusuna Nasıl Cevap Verilmelidir?
Bu soruya verilecek cevapları, çocukların yaş dönemleri dikkate alınarak üç kategoride toparlıyoruz.
a) Yedi yaşına kadar olan çocuklar
Bu yaş grubundaki çocukların “Allah nerede?” sorusundaki kastı, ismini duyduğu şeyleri zihninde şekillendirme çabasıdır. Çocuk, en iyi bildiği kavram ile, yeni duyduğu şey arasında kıyas yaparak çevreyi tanımaya çalışır. Örneğin, çocuğa, “Bir hafta sonra teyzene gideceğiz.” denildiğinde, çocuk “bir hafta”nın ne demek olduğunu henüz bilmiyorsa, “Yedi kere akşam olacak, ondan sonra gideceğiz.” diye açıklama bekler. Yani çocuk, bir önceki tanıdığı ile bir sonraki tanınacak arasında ilişki kurarak hayatı algılamaya çalışır. Bu itibarla, çocuk eğer “Allah çoook uzaklarda…” diye duymuşsa, bu uzaklık çocuğun zihninde bir şeylerle kıyasa tâbî tutulacaktır. Ankara kadar uzakta… İstanbul kadar uzakta… Yıldızlar kadar uzakta gibi… Bu sebeple bu yaş grubundaki çocuklara verilecek cevaplar, bir mesafe, şekil ve görüntü içermemeli, aksine, ileriki yaşlarda kendisinde merak hissi uyandıracak, Allah arayışını kesmeyecek cevaplar olmalıdır. Bu hassasiyet gözetilmeden verilecek cevap, zihnin bir köşesinde alarmı kurulmuş bir soru olarak, her an mevcudiyetini korumaktadır.
Bu sebeple yedi yaşına kadar olan çocuklara verilecek cevap konusunda, çocuk ile âile arasında şu iletişimi tavsiye ediyoruz… “Oğlum, ağaçları yaratan Allah… Kuşları yaratan Allah… Çiçekleri yaratan Allah… Bizleri yaratan Allah… O’nun yarattığı her şeyi etrafımızda görüyor, hissediyoruz… Ama O nerede ben bilemiyorum… Hissediyorum, O her an bizimle… Ama bilemiyorum nerede…”
Bu yaştaki bir çocuğun “Allah nerede” sorusuna aradığı cevap, filozofik, tasavvufî ve  ilmî derinlikte ve yoğunlukta olmamalı, aksine, verilecek cevap, bir sonraki zihinsel yaşta verilecek cevaba hazırlık niteliği taşımalıdır.
b) 8-14 yaşına kadar olan çocuklarda
Bu yaş grubu çocuklara verilecek cevapta, akıl ve mantık ön planda olmalı veya soruya, soru ile karşılık verilmelidir. Çocuğa kendi zihnî kapasitesi ölçüsünde, ufuk ve düşünce boyutu açacak yaklaşımlar sergilenmelidir. Örneğin: “Allah’ı görmemiz mümkün değil… Nasıl mı? Örneğin bana «hava»yı gösterir misin? Gösteremezsin… Çünkü gözlerimiz her şeyi göremiyor… Göremiyoruz, ama havanın varlığını her an her yerde hissediyoruz.
İşte bunun gibi, Allah’ın varlığını, her an her yerde hissediyoruz… Çiçekleri yaratışından hissediyoruz ki, hemen yakınımızda… Kuşları yaratışından hissediyoruz ki, bizimle beraber… O her an, her yerde… Nefes alırken, uyurken, uyanıkken, hep bizimle…” çerçevesinde bir yaklaşım sergilenmelidir.
c) 15-21 yaşları arasındaki gençlerde
İşte bu yaş grubundaki gençlere, bu yazının başında ifade edilen (tasavvufî) açıklamalar yapılabilir.  Yani, “Allah kalbimizde… Eğer kendimizi ve kalbimizi keşfedebilirsek, O’nun bize şahdamarımızdan daha yakın olduğunu göreceğiz…” ya da, “O, kâinâtı her an kuşatmış hâli ile her an, her zerrenin hâkimi ve sahibi…” anlayışında bir iletişim içinde olunmalıdır.  

30 Aralık 2011 Cuma

Vav..


İnsan Vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini Elif sanır.
İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.
Kulluğun manası Vav'dadır, Elif ulûhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.                                             
O yüzden Lafz-ı ilahi Elifle başlar.

Elif kâinatın anahtarıdır, Vav kâinattır.
Rabbi Vav gibi mütevazı olsun ister kulları.
Musa Dal olmuştur ama Firavunun gözü Elif'te kalmıştır.
İbrahim ateşte Vav'dır, Nemrut bizzat ateşe odun.

...
(Hakan Türkyılmaz'dan)

21 Aralık 2011 Çarşamba

Ezanı hafife alan çocuğa Efendimiz (s.a.v.)'in davranışı..

Anadolu Pedagojisi'nde ödül ve ceza yönteminin doğru olmadığını Adem Güneş hocamız gerek kitaplarında gerekse radyo programlarında çok güzel bir şekilde dile getiriyor. Cezayla ilgili yazmış olduğu yazıda Efendimiz (s.a.v.)'den de güzel bir örnek var. Okuyalım ve örnek alalım..
Ceza korkusu ile Doğru Yapan Çocuk Doğru Çocuk Mudur?
“Suç” denilince hemen aklımıza “cezâ” gelir ve hatta çocuk terbiyesinde, suç işleyen çocuğa nasıl cezâ verileceği, cezâ alan çocuğun nasıl “adam olduğu” ballandıra ballandıra anlatılır.Peki, ama cezâ ile terbiye etmeye çalışmak acaba ne kadar “bizim pedagoji” anlayışımız içinde yer alır, hiç düşündük mü?Ya da soruyu şu şekilde soralım: Suç işleyen çocuğu, cezâ korkusu ile terbiye etmek ne kadar vicdânî ve ne kadar İslâmî bir usûldür?Madem ki, çıkmaza girdiğimiz her meselede Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayatına bakıyor ve O’nu örnek alıyoruz, o hâlde Peygamber Efendimiz’in sünnetlerini bu konuda mercek altına alalım ve bakalım acaba O -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çocuklara hangi cezâ (!) usûllerini uyguluyordu?İşte bu yazımızda, günümüz anne-babalarının “anlık çözüm” olarak her an rahatlıkla kullandıkları cezâ konusunu masaya yatıracağız, bir yandan da tarihin altın sayfalarında kayıtlı bulunan Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in davranışlarını “çocuk ve cezâ” konusunda analiz edeceğiz.
Cezâ ve Çocuk
İsterseniz suç ve cezâ konusunu daha somut/müşahhas bir şekilde ele almak için bir örnekle yola çıkalım.On yaşlarında bir çocuğunuz olduğunu düşünün. Ve çocuğunuzun, evde misafirleriniz olduğu her an sizi misafirlerinize karşı hep mahcup ettiğini hayal edin. Örneğin, siz ne zaman konuşmaya başlasanız, çocuğunuz sizin kullandığınız cümleleri alaya alarak ve eğip bükerek arkadaşlarınızın içinde sizi mahcup ediyor. Ne yaparsınız böylesi bir çocuğa?Örneğimizi biraz daha zorlaştıralım. Siz dînî değerlere hassasiyet gösteren bir âilesiniz ve namaz kılıp ibâdet ediyorsunuz. Ancak çocuğunuz, bu sefer de okunan ezânla dalga geçiyor. Siz namaz kılmak üzere hazırlık yaparken, çocuğunuz da, okunan ezânı hafife alıyor, kelimeleri eğip bükerek tekrar ediyor.Ne yapardınız?“Önce ikaz ederdim, ezân’ın önemini anlatırdım.” dediğinizi duyar gibiyim… Peki, çocuğunuz ısrarla aynı davranışı tekrar ediyorsa ne yaparsınız? Sanırım çocukla bir-iki defa konuşur, eğer hâlâ aynı davranışı tekrar ediyorsa, öfkelenir, kızar ve bir daha yaparsa cezâlandırılacağını haber verirdiniz değil mi? Öyle ya, ezân ile dalga geçen çocuğunuzu yanınıza çağırıp:“–Mâşaâllâh… Aman ne de güzel sesin varmış, al sana bir avuç dolusu para!..” diyecek hâlimiz yok ya!.. Zaten böyle bir şey yapacak olsak, aklımıza ilk gelen şey:“–Çocuğa yumuşak davranırsak, çocuk bugün ezânla dalga geçer, yarın namazla…” diye düşünülür ve kaşlarımızı çatmak zorunda hissederiz kendimizi, değil mi?Peki, böylesi bir hâdise, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında olsaydı, O -sallâllâhu aleyhi ve sellem- nasıl davranırdı?İşte, tıpkı yukarıdaki örneğin bir benzerini, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında da görüyoruz. (Kütüb-i Sitte, 16 cilt, sayfa 597, Bab: “Ezânda tercî”)Bir gün ezân okunurken, bir grup çocuk okunan ezânı hafife alıyor ve müezzinle dalga geçiyordu.Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çocukların bu hâlini gördü. Çocukları yanına çağırdı. Okunan ezânla kimin dalga geçtiğini sordu. Çocuklar içlerinden birini gösterdi. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-  o çocuğa döndü ve çocuğun sesinin ne kadar da güzel olduğunu söyledi ve ardından çocuğa ezân okumasını buyurdu.Çocuk, ezân okumasını bilmiyordu. Mahcup oldu. Utandı.Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çocuğa tebessüm etti ve önce kendisi ezân okudu ve sonra çocuğa dönerek: “Hadi, tekrar et!” buyurdu.  Çocuk duyduğu kadarı ile ezân okudu.Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çocuğa bir kese para verdi.Kendisinin cezâlandırılacağını bekleyen çocuk, böylesi bir mükâfatla karşılaşmanın şokunu üzerinden atmadan,  Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mübârek elini çocuğun alnına koydu ve saçlarını okşadı. Sonra elini çocuğun göğsüne getirdi ve ona:“–Allah seni mübârek kılsın, Allah sana bereket yağdırsın.” diyerek duâ etti. Çocuk, o âna kadar ürküp korktuğu Kâinât’ın Sultan’ı -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı sevgi duymaya başladı.Biraz önce çirkin bir davranışla Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzuruna gelen bu çocuk, saf yüreği ile Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:“–Beni Mekke’ye müezzin olarak tâyin eder misiniz?” diye sordu.Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tebessüm ederek, çocuğun bu isteğini de geri çevirmedi.
Eğer bu olayı pedagoji perspektifinden analiz edecek olursak: Müslümanların mukaddes olarak kabul ettiği bir değeri hafife alan, dalga geçen bir çocuk var. Tıpkı kendi evimizde okunan ezân ile dalga geçen çocuğunuz gibi. Bu suç karşılığında Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- nasıl davranıyor?
1-Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- az önce ezânı hafife alan çocuğa, “Hadi, ezân oku!” diye bir iltifatta bulunuyor. Hâlbuki alışkanlığımız o ki, eğer bir çocuğun bir suçu varsa, çocuğun o suçu bir daha işlememesi için, o davranışı bir daha yapmamasını tembih ederiz. Hâlbuki Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunun aksine; “Hadi, ezân oku!” diye buyuruyor. Belki etraftaki herkes, çocuğun çirkin davranışına dikkat ettiği hâlde, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, çocuğun güzel sesine dikkat ediyor. Böylesi bir davranış, çocuk terbiyesinin en önemli kısmına işaret eder ki, biz buna “Çocuğun kabiliyetlerini görebilme”ya da “pozitif çocuk terbiyesi” diyoruz. Hâlbuki cezâ, çocuğun kabiliyetlerini körelttiği gibi, negatif bir terbiye usûlüdür.
2-Çocuk, ezân okuduktan sonra, ona bir kese içinde para ikram ediyor. Hâlbuki o an karşısında duran çocuk, suçlu bir kişi olmasına rağmen Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu çocuğa bir kese para veriyor ki, böylesi bir muâmele “maddî mükâfat”tır. Suç işlemiş olan bir çocuğa maddî olarak mükâfât vermek, sanırım hiç kimsenin aklına gelmez. Belki de çocuk bu davranışı bir kere daha tekrar eder diye korkarız. Zaten bu anlamsız korkularımız değil mi ki, çocuk terbiyesinde, kaşları çatık bir anne-baba rolü oynamak zorunda olduğumuzu hissettiriyor bize!..
3-Daha sonra, çocuğun saçlarını okşuyor. Saç okşamak da bir mükâfât türüdür. Bu davranış “duygusal mükafat”tır. Az önce ezânla dalga geçen çocuk, hâlâ cezâ almadığı gibi, üçüncü kez mükâfât ile karşılaşıyor.
4-Ardından; “Allah, seni mübârek kılsın, Allah sana bereket yağdırsın” diyerek duâ ediyor. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu davranışı ile de çocuğun vicdânına hitap ediyor ve bir kere daha “duygusal mükâfât”la ona yaklaşıyor. Bu da aynı olay içinde dördüncü mükâfâttır.
5-Daha sonra çocuğu Mekke’ye müezzin olarak tâyin ediyor ki, böylesi bir pâye herkesin gıpta ile bakacağı bir makamdır. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- suç işlemiş bir çocuğa karşı çokça cömert davranıyor ve bunca mükâfâttan sonra, bu defa da en üst perdeden bir “sosyal mükâfât” veriyor.  
İşte size Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir suçlu çocuğa yaklaşım tarzı!.. Efendimiz bu çocuğa ne kaşlarını çatarak, ne parmağını sallayarak, ne de “Bir daha böyle yaparsan sana şöyle şöyle yaparım.” diye tehdit ederek yaklaşıyor… Aksine çocuğun vicdanına giden bütün kanalları kirden temizler gibi, çocuğu mükâfât yağmuruna tutuyor.Kütüb-i Sitte’de rastladığımız bu sahâbî efendimizin adı Ebû Mahzûre -radıyallâhu anh-!.. Efendimizin terbiye usûlünün, onun üzerindeki tesirine bakın ki, o günden sonra bu sahabî efendimiz saçlarını hiç kesmiyor. Yaşlılığına yakın bir dönemde ona:“-Saçların böyle çok çirkin görünüyor, kes artık şu saçlarını Yâ Ebû Mahzûre!..” denildiğinde, o çok hiddetleniyor ve:“-O saçlara kim dokundu siz bilmiyor musunuz?” diye soruyor.İşte size peygamberâne çocuk terbiyesi…Hadis ansiklopedilerini alt-üst edelim, bakalım, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sünnetlerini tek tek ele alalım. Eğer O’nun -sallâllâhu aleyhi ve sellem- suç işleyen çocuklara karşı uyguladığı bir tek cezâ şekline rastlar isek, o usûlü hep birlikte çocuklarımıza uygulayalım…Ama yok!.. Bunca yıldır bu konuda araştırma yapmış birisi olarak söyleyebilirim ki; Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hiçbir çocuğu cezâ ile terbiye ettiğine şahsen ben rastlamadım.Düşünün lütfen!.. Eğer, suç ile mücâdelede “Cezâ” etkili bir yöntem olsaydı, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu çocuğa, en azından kaşlarını çatmaz mıydı?Çatmazdı ve çatmadı da… Çünkü bugünkü pedagojik veriler de mükâfâtın çocuk terbiyesinde çok olumlu bir tesir gücünün olduğunu ortaya koyuyor. Cezâ ile davranış değiştirmeye çalışmak ise, çocuğun dünyasında negatif bir tesir oluşturarak onu yeni yeni yanlışların içine sürüklüyor.Evet, belki hayvanları terbiye etmek için cezâ metotları kullanılabilir, ama insan terbiyesinde “cezâ” kalp kırıcıdır, onur kırıcıdır, izzet ve haysiyete düşmandır.
Adem GÜNEŞ

16 Aralık 2011 Cuma

Sevgi'ye dair bir şiir..

Sevgi...!
Besmeleyle başlanan her günün sabahında;
Çöl yüzüme vurduğum suyun adıdır Sevgi;
Feryâd eden bülbülün figân dolu âhında;
Güle meftûn eylenen huyun adıdır Sevgi...
 
Alnını seccâdeye, koyduğunda beş vakit;
Ruhundan bedenini, soyduğunda beş vakit;
İlâhi'nin emriyle, doyduğunda beş vakit;
Günahlardan kaçtığın, koyun adıdır Sevgi...

Karıncanın telâşla bir gidip bin gelmesi;
Yüreğinde imanla koca dağı delmesi;
Görmeyene ışıktır lâlin dile gelmesi;
Arşlardan daha yüce boyun adıdır sevgi...

Cenneti anaların ayağına serdiren;
Maksûduna sebeptir ermeyeni erdiren;
Günahkâra feyz verip tövbeleri sevdiren;
Makâmında diz çöken soyun adıdır Sevgi....

Bir güvercin yuvası bir örümcek ağında;
Huzura çağırıldı kutlu Hira dağında;
Kâinata güneşti gonca gülşen çağında;
Mirâca nail olan toyun adıdır sevgi....
Ali ALTINLI