15 Haziran 2008 Pazar
Bebeğimin Melek Arkadaşları
Bebeklerin melek olduklarını söyler büyüklerimiz. Bunun doğruluğunu bebeğim dünyaya gelince daha iyi anladım.
Bir gün babannesinin kucağında havaya bakar halde gördüm miniğimi. Gözleri yarı açık uykuyla uyanıklık arasındaydı. Farklı âlemlerdeydi sanki. Her ne kadar dünyaya adım atmış olsa da tam adapte olamamıştı buraya. Ben karşısındaydım ve yüz ifadesini izliyordum.
Baktığı yere doğru önce gülümsedi, göz kırptı ve başını bana doğru çevirdi. Dikkatlice bana baktı, gülümsedi ve yine kendi âlemine daldı. Sanırım melek arkadaşları annesini tanıtıyordu.
13 Haziran 2008 Cuma
Gülsima
Gülsima… Gül yüzlüm benim. Ruhundaki o saflık ve masumiyet o bebek yüzüne öyle güzel yansıyor ki o simaya her bakışımda Rabbime şükretmemek elde değil. Şükürler olsun O’na ki beni genç yaşta anne olmak ve senin gibi bir yavruya sahip olmakla lütuflandırdı. Böyle güzel bir lütfa da “Gülsima” ismini koymayı bize nasip eyledi. İlk sende duydum ben Gülsima’yı, ilk sende gördüm ve ilk sende yaşadım. Nitekim gül aynı zamanda Efendimiz (s.a.v.)’i simgelemiyor mu?
Bir kitapta okuduğuma göre canım kızım, “gül” sufi dilinde ilahi güzelliği temsil edermiş. Tasavvufi sembolizmde ise gonca halindeki gül birliği (tevhidi), açılmış gül ise birliğin çokluk halinde görünüşünü (kesreti) temsil edermiş. Tabii bunları büyüyünce daha iyi anlayacaksın.
Umarım ki ilahi güzelliği üzerinde taşıyacak bir ömür yaşamak nasip olur sana.
Rabbim seni hep güldürsün inşallah canım yavrum ve seni O’na layık bir evlat olarak yetiştirmemizi nasip eylesin. (Amin)
28 Mayıs 2008 Çarşamba
O'nu Seviyorum Çünkü O Sevgiyi Yarattı
Kıbrıs'a "yeşil ada" denilmesinin sebebini ilkbahar mevsiminde daha iyi anlamıştık. Her yer yemyeşil güzelliğiyle insanlara gülümserken rengarenk çiçekler baharın gelişini karşılıyordu sanki. Üniversite hayatını geçirmiştik orada ve oranın bu güzelliği yazmam için beni harekete geçirmişti. O güzelliklerin içindeyken duygularım bir kez daha coşkunluğa erişmişti. İşte o anda hissettiklerim:
Bahar mevsiminin her yeri çeşitli güzelliklerle donattığı şu günlerde çevreme şöyle bir bakıyorum. Uzun zamandır görmeye hasret kaldığımız güneş bize gülümserken, gökyüzü içimizi rahatlatan maviliğiyle bizlere merhaba diyor sanki; bin bir çeşit çiçekler o güzelim renkleriyle etrafa neşe saçarken, ağaçlar dallarından bal damlayan yemişlerini bizlere sunmak için birbirleriyle yarışıyorlar adeta.
Bu güzelliklerin içindeyken kainatın sahibinin bizlere müthiş bir dünya hazırladığını düşünüyorum ve var olan her şeyin bizim için düzenlendiği aklıma geliyor...İşte o anda, çevremizde algıladığımız tüm varlıklardan insana faydası olmayan bir şey var mı acaba diye soruyorum kendi kendime cevabın olumsuz olduğunu bildiğim halde...Ve sıralıyorum zihnimdekileri: Işık kaynağımız güneş, ay, yıldızlar, dağlar, taşlar, bitkiler, hayvanlar, rüzgar, yağmur, toprak, su, vb. Hepsi bizim için değil mi?
Daha sonra bu nesneleri Yaratan’ın onlara vazgeçilmez, olağanüstü bir duygu yüklediğini düşünüyorum...Nesiller boyunca hep diri kalan, varlığıyla kainata hayat veren, adına destanlar yazılmış, şarkılar söylenmiş ve O’nu sevenin kalbinden çıkıp bütün kainata, bütün canlılara yayılmış olan duygudan bahsediyorum, “sevgi”den, hayatımızdaki rolünün anlatamayacağımız kadar önemli olduğunu bildiğimiz o duygusal histen.
Sevgi, insanın güzellikleri sevmesidir bence. Sevmeyi unutmasının nedeni ise güzelliklere dikkat etmemesidir. Bahar sabahlarında ağaçların dallarına ve yapraklarına bakarken sevgiden gözleriniz yaşarabilir. Çimlerde hiç durmadan çalışan karıncaları seyre daldığınızda yüzünüzde hafif bir tebessüm bulabilirsiniz. Seyrinize seyriyle karşılık veren bir güvercininiz, sevginize sevgiyle karşılık veren bir kediniz olduğunda, onlara karşı içinizde anlatılması mümkün olmayan bir duygu hissedebilirsiniz.
Bal arısının dağ-taş demeyip gezerek birçok çiçeği dolaştıktan sonra bizler için yaptığı balı düşünüyorum da acaba biz kendimiz için bu kadar çalışıyor muyuz diye soruyorum kendi kendime. Ayrıca küçücük karıncaların biz insanların rahat yürüyebilmesi için, çimenlerden milyonlarca böcek temizlediği ve o hiç sevmediğimiz sivrisineklerin bile yüzlerce, binlerce bakteriyi yiyip yok ettiğini öğrenince tamamen kahroluyorum nankörlüğümü hatırlayarak. O an söz veriyorum kendime, artık hiçbir şeyden nefret etmeyeceğime, kendim için olduğu kadar insanlar için de bir şeyler yapacağıma, hayata olumlu yönden bakacağıma ve böcekleri öldürmeyeceğime:)
Bunları yapmaya karar verdiğim anda diğer insanlar geliyor hatırıma. Dünya’ya gözlerini kapamış, harikuladelikleri göremeyen, sevgi hislerinden yoksun insanlar...Güneş onlara tebessüm ederken somurtup yüzlerini çeviriyorlar farkında olmadan; saçlarını okşayan rüzgara lanet okuyorlar; bereket ve rahmet amacıyla kendilerini ıslatan yağmuru tersliyorlar; her gün, sabah-akşam pencerelerinde şarkı söyleyen kuşları fark etmiyorlar; kendilerinden ilgi bekleyen yavrularını başlarından savıyorlar sebepsiz yere ve her an her dakika kendilerini yalnız bırakmayan dostlarından bir tebessümü esirgiyorlar.
Maalesef, o duyguyu içlerine sindirememişler bir kere. Karşılarındaki olağanüstü fırsatları teperken, bizlere bahşedilen güzellikleri algılayamıyorlar. Bilmiyorlar ki evrenin varlığını besleyen ışığın berrak, aydınlık ve sevgi olduğunu; bilmiyorlar ki maddiyatla Dünya’yı satın alamasalar da sevgileriyle tüm evrenin onlara gönül rızasıyla kapı açacaklarını; bilmiyorlar ki bir çocuğu sevindirmenin kendilerine vereceği hazzı; bilmiyorlar ki küçük bir şeyden bile milyonlarca mutluluk doğabileceğini ve hayatlarının bu sayede mükemmel olacağını...Bilmiyorlar..
Keşke bilselerdi...Çiçekleri ve ağaçları sevebilmeleri için ürettiği oksijenden mahrum mu kalmaları gerekirdi? Gökyüzünün altında güvenli yürümenin mutluluğunu hissetmeleri için bir göktaşının mı düşmesini bekliyorlar? Her gün yanlarında oldukları halde kendilerinden bir tebessümü bile esirgedikleri dostlarına sevgilerini anlatabilmeleri için gurbete mi gitmeleri gerekirdi? En duygulu varlıkları olan çocuklarına karşı ilgili olduklarını belli etmeleri için başlarına kaza mı gelmesini bekliyorlar?
Son olarak sizlere birkaç soru yöneltmek istiyorum. Eğer bunlara olumlu cevaplar verebilirseniz ne mutlu size, ama veremezseniz de üzülmeyin, en kısa zamanda harekete geçerseniz mutluluğa giden yolda ilk adımı atmışınız demektir.
En son ne zaman bir dostunuza hediye aldınız? En son ne zaman pencerenize konan bir kuşa ekmek kırıntısı verdiniz? En son ne zaman yağmur altında dolaşırken içinizden mutluluk şarkıları söylediniz? En son ne zaman bir çiçeği incelediniz? En son ne zaman bir dostunuza onu sevdiğinizi söylediniz? En son ne zaman ailenize bugüne kadar sizin için yaptıklarından dolayı teşekkür ettiniz? En son ne zaman bir arkadaşınıza mektup yazdınız? Ve en son ne zaman kainatın sahibine sizlere sunmuş olduğu nimetlerden dolayı teşekkür ettiniz?
Sevgiyle kalın...
Bahar mevsiminin her yeri çeşitli güzelliklerle donattığı şu günlerde çevreme şöyle bir bakıyorum. Uzun zamandır görmeye hasret kaldığımız güneş bize gülümserken, gökyüzü içimizi rahatlatan maviliğiyle bizlere merhaba diyor sanki; bin bir çeşit çiçekler o güzelim renkleriyle etrafa neşe saçarken, ağaçlar dallarından bal damlayan yemişlerini bizlere sunmak için birbirleriyle yarışıyorlar adeta.
Bu güzelliklerin içindeyken kainatın sahibinin bizlere müthiş bir dünya hazırladığını düşünüyorum ve var olan her şeyin bizim için düzenlendiği aklıma geliyor...İşte o anda, çevremizde algıladığımız tüm varlıklardan insana faydası olmayan bir şey var mı acaba diye soruyorum kendi kendime cevabın olumsuz olduğunu bildiğim halde...Ve sıralıyorum zihnimdekileri: Işık kaynağımız güneş, ay, yıldızlar, dağlar, taşlar, bitkiler, hayvanlar, rüzgar, yağmur, toprak, su, vb. Hepsi bizim için değil mi?
Daha sonra bu nesneleri Yaratan’ın onlara vazgeçilmez, olağanüstü bir duygu yüklediğini düşünüyorum...Nesiller boyunca hep diri kalan, varlığıyla kainata hayat veren, adına destanlar yazılmış, şarkılar söylenmiş ve O’nu sevenin kalbinden çıkıp bütün kainata, bütün canlılara yayılmış olan duygudan bahsediyorum, “sevgi”den, hayatımızdaki rolünün anlatamayacağımız kadar önemli olduğunu bildiğimiz o duygusal histen.
Sevgi, insanın güzellikleri sevmesidir bence. Sevmeyi unutmasının nedeni ise güzelliklere dikkat etmemesidir. Bahar sabahlarında ağaçların dallarına ve yapraklarına bakarken sevgiden gözleriniz yaşarabilir. Çimlerde hiç durmadan çalışan karıncaları seyre daldığınızda yüzünüzde hafif bir tebessüm bulabilirsiniz. Seyrinize seyriyle karşılık veren bir güvercininiz, sevginize sevgiyle karşılık veren bir kediniz olduğunda, onlara karşı içinizde anlatılması mümkün olmayan bir duygu hissedebilirsiniz.
Bal arısının dağ-taş demeyip gezerek birçok çiçeği dolaştıktan sonra bizler için yaptığı balı düşünüyorum da acaba biz kendimiz için bu kadar çalışıyor muyuz diye soruyorum kendi kendime. Ayrıca küçücük karıncaların biz insanların rahat yürüyebilmesi için, çimenlerden milyonlarca böcek temizlediği ve o hiç sevmediğimiz sivrisineklerin bile yüzlerce, binlerce bakteriyi yiyip yok ettiğini öğrenince tamamen kahroluyorum nankörlüğümü hatırlayarak. O an söz veriyorum kendime, artık hiçbir şeyden nefret etmeyeceğime, kendim için olduğu kadar insanlar için de bir şeyler yapacağıma, hayata olumlu yönden bakacağıma ve böcekleri öldürmeyeceğime:)
Bunları yapmaya karar verdiğim anda diğer insanlar geliyor hatırıma. Dünya’ya gözlerini kapamış, harikuladelikleri göremeyen, sevgi hislerinden yoksun insanlar...Güneş onlara tebessüm ederken somurtup yüzlerini çeviriyorlar farkında olmadan; saçlarını okşayan rüzgara lanet okuyorlar; bereket ve rahmet amacıyla kendilerini ıslatan yağmuru tersliyorlar; her gün, sabah-akşam pencerelerinde şarkı söyleyen kuşları fark etmiyorlar; kendilerinden ilgi bekleyen yavrularını başlarından savıyorlar sebepsiz yere ve her an her dakika kendilerini yalnız bırakmayan dostlarından bir tebessümü esirgiyorlar.
Maalesef, o duyguyu içlerine sindirememişler bir kere. Karşılarındaki olağanüstü fırsatları teperken, bizlere bahşedilen güzellikleri algılayamıyorlar. Bilmiyorlar ki evrenin varlığını besleyen ışığın berrak, aydınlık ve sevgi olduğunu; bilmiyorlar ki maddiyatla Dünya’yı satın alamasalar da sevgileriyle tüm evrenin onlara gönül rızasıyla kapı açacaklarını; bilmiyorlar ki bir çocuğu sevindirmenin kendilerine vereceği hazzı; bilmiyorlar ki küçük bir şeyden bile milyonlarca mutluluk doğabileceğini ve hayatlarının bu sayede mükemmel olacağını...Bilmiyorlar..
Keşke bilselerdi...Çiçekleri ve ağaçları sevebilmeleri için ürettiği oksijenden mahrum mu kalmaları gerekirdi? Gökyüzünün altında güvenli yürümenin mutluluğunu hissetmeleri için bir göktaşının mı düşmesini bekliyorlar? Her gün yanlarında oldukları halde kendilerinden bir tebessümü bile esirgedikleri dostlarına sevgilerini anlatabilmeleri için gurbete mi gitmeleri gerekirdi? En duygulu varlıkları olan çocuklarına karşı ilgili olduklarını belli etmeleri için başlarına kaza mı gelmesini bekliyorlar?
Son olarak sizlere birkaç soru yöneltmek istiyorum. Eğer bunlara olumlu cevaplar verebilirseniz ne mutlu size, ama veremezseniz de üzülmeyin, en kısa zamanda harekete geçerseniz mutluluğa giden yolda ilk adımı atmışınız demektir.
En son ne zaman bir dostunuza hediye aldınız? En son ne zaman pencerenize konan bir kuşa ekmek kırıntısı verdiniz? En son ne zaman yağmur altında dolaşırken içinizden mutluluk şarkıları söylediniz? En son ne zaman bir çiçeği incelediniz? En son ne zaman bir dostunuza onu sevdiğinizi söylediniz? En son ne zaman ailenize bugüne kadar sizin için yaptıklarından dolayı teşekkür ettiniz? En son ne zaman bir arkadaşınıza mektup yazdınız? Ve en son ne zaman kainatın sahibine sizlere sunmuş olduğu nimetlerden dolayı teşekkür ettiniz?
Sevgiyle kalın...
23 Mayıs 2008 Cuma
Anneler Günün Kutlu Olsun Anne
Bütün dünyada anneler gününün kutlandığı geçtiğimiz günlerde ilk defa anne olmanın sevincini yaşarken anneliğin ne denli önem arzettiğini bir kere daha kavradım. Bebeğimin dünyaya gelişi ailemizi mutluluğa boğarken kendi annem başta olmak üzere dünyadaki tüm anneler gözümde o denli yüceldi. Özellikle canım anneme olan sevgim kat kat arttı. Artık ben de bir anneydim ve annemin gözündeki yerimi çok daha iyi anladım. Demek o da beni canından sakınıyor, kılıma dahi zarar gelmesinden endişeleniyormuş. Tıpkı benim de bebeğime hissettiğim gibi.
Bebeğimin yüzüne bakarken Rabbimin mucizesine bir kere daha şahit oluyor, beni genç yaşta anne olmakla şereflendiren yüce Yaradan'a bir kere daha teşekkür ediyorum. O güzel surete karşı olan merhamet duygusu Rabbimizin biz kullarına olan rahmetini hatırlatıyor ve biraz daha ümitvar oluyorum aciz bir kul olarak. Annelik duygusunu yeni tatmış bir anne olarak annemin anneler gününü bir kere daha kutlarken onun için yazdığım yazımı ona armağan ediyorum:
"Üç ya da dört yaşlarındaydım sanırım ve o ânı dün gibi hatırlıyorum. Sıcacık sesiyle bana dua öğreten biri vardı karşımda. Sabırla bıkmadan, usanmadan duayı tekrarlatan bir sesi vardı. "Rabbena firliğ" duasıydı okuyup tekrarlattığı. Kulaklarımda hâlâ çınlıyor o güzel kelimeler. "Ey Rabbimiz ! Hesap günü geldiğinde beni, anne ve babamı ve bütün mü'min kardeşlerimi bağışla" diyordu duanın tercümesi. Evet anne, o sıcacık, samimi bir şekilde bu duayı bana öğreten ses sana aitti. Hayattaki eğitimimi aldığım aile okulundaki hocamdın sen benim. Bana iyiyi, doğruyu öğreten, yanlış yaptığımda uyaran, ben üzüldüğümde içten içe üzüldüğü halde bana belli etmemeye çalışan bir anne oldun... Yıllar önce çocuk masumiyetiyle yanlış olduğunu bilmeden yaptığım davranışların hata olduğunu hatırlatan bir anne oldun... Gittiğin Kur'an toplantılarına beni de götürüp o manevi havayı teneffüs etmemi sağlayan bir anne oldun... Bana sonsuz güven veren ve senin yaptıklarına sonsuz güvendiğim bir anne oldun... Senin beni ne denli sevdiğini anne olduğumda çok daha iyi anladım. Çünkü ben de kendi yavrumu o denli seviyorum.
Hiçbir zaman üzmek istemedim seni. Benim yüzümden üzülmeni ise hiç istemedim. Üzüntülerimi sana anlatmak istemedim hiç sen üzülmeyesin diye. Seni çok seviyorum anne.. Bu sevgiyi kalbimin derinlerinde yaşatsam bile senin gibi bir annem olduğu için çok mutluyum. Benim için çırpınışını, ben üzgünken üzüldüğünü hisstettiğim zaman çok üzülüyorum ve mahçup oluyorum seni üzdüğüm için. Ama çok şükür Rabbimize ki ben mutluyum sen olduğun için, beni dinleyen, gözetip koruyan ve beni bugünlere getiren canım annem sen olduğun için çok mutluyum. Ve sanırım Rabbim bizi çok seviyor ki hayattaki engelleri O'nun sayesinde aşıyoruz muhakkak. Ve inanıyorum ki yaşadıklarımızın ardındaki gerçekler ve sırların hepsi O'nun bizim için çizdiği kader doğrultusunda gidiyor, hepsi de bizim için hayırlısı ne ise onu vermesinde saklı.
Rabbim seni bütün kötülüklerden korusun anneciğim, başımızdan eksik etmesin. Her daim O'nun rızası doğrultusunda giden ve iki cihan saadetine mazhar olan kullarından eylesin. (amin)
Son kez sana olan sonsuz sevgimle haykırıyorum seni sevdiğimi.. Anneler günün kutlu olsun.."
3 Mayıs 2008 Cumartesi
Bir Çocuğun Kaleminden Peygamber Sevgisi
Medine'de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber aşığı bir kardeşimiz, işinin son günü sabah mesaisinde, kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzere iken Resulüllah'ın Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etmiş ve Cennetül Bakiye defnedilmişti. Ailesi de mecburi istikamet Türkiye'ye dönmüştü. Kardeşimiz vefat ettiğinde 7 yaşında olan oğlu, bugün ortaokul öğrencisi. Okulunda, kompozisyon dersi ödevi olarak bir makale yazmış ve bu makale birincilik almış. Her okuyuşunuzda gözlerinizi dolduracak ve bir orta okul öğrencisinin ne denli bir peygamber aşığı olduğuna hayret edeceksiniz. İşte o güzel yazıyla sizleri başbaşa bırakıyorum:
PEYGAMBER SEVGİSİ
Bir seni güneşim, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geldiğim yerde. Bir ilkbahar günü, güller gibi kokan Medine'de dünyaya gözlerimi açmışım. Doğduğum hastane senin Ravzanın hemen yanı başında olduğu için, duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş.
Babam gelip de, daha kulağıma ezan okumadan, kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş. 40 günlük olduğumda ilk ziyaretimi de senin Hane-i Saadetine yapmışım. İlk adımlarımı senin Ravzandaki mermerlerinde atmış ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi senin mescidinde yapmışım. Hemen, hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben.
Belki seni çok tanımazdım ama, sanki bana çok, çok yakınmışsın gibi severdim seni. Senin evini her ziyarete gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik. Çocuklar evde sıkılınca babaları parka, eğlence yerlerine götürsün isterler. Ama biz Medine'de yaşadığımız surece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız, acaba hiç sıkılmaz mıydı ? Sanırım Medine'deki hiç bir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü, orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik efendisi vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerine ayakkabı ile basamazdık. Yalınayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kim bilir, korkardık belki de bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun bu da bizim hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde,
- Babacığım neden Medine bu kadar sıcak diye. Babam da
- Evladım Medine'de iki tane güneş var da ondan, derdi.
- Nasıl olur babacığım, güneş bir tane değil mi? derdim.
Babam gülerek,
- Bak yavrum, doğru söylüyorsun, bütün dünyayı ısıtan bir güneş var ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneş de Medine'de olunca sıcaklık iki kat oluyor.
Babamın bu cevabi hoşuma giderdi ve ısınırdım.
Gerçekten de ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu ama senin güneşin de, sıcaklığın da içimizi ısıtıyordu. Medine'den ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama içimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orada bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesine gidemiyordum artık. Geri ışığı, ta buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalınayak koşmam lazımdı.
Bahçende yürürken ezanlar okunurdu. Öyle güzel okur ki Medine müezzini ezanı, sanki Bilal-i Habeşi okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için Mescide koştururduk, bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütunların altından gelen soğuk havadan, saçlarımızı savur turduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam 'incitmeyin sakin olun, onlar Ebu Hureyre’ nin kedileri' derdi, biz de inanırdık. Senin Mescidine kediler de girebilirdi. Çünkü, sen çok iyi bir ev sahibiydin.
Çarşamba günleri hep Uhud'a giderdik. Senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye, o bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn tepesine çıkar oradan Uhud'da yatan 70 şehide selam verirdik. Uhud dağına her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk. Uhud dağı da senin Ravzanın kokusu gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesi idi sanki.
İşte benim yedi senem, ki en değerli en güzel yıllarım senin köyünde, senin gül bahçende, senin savaştığın yerlerde, sanki yanımda sen varmışsın gibi seninle dopdolu geçti.
Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştım ki senin yanından ayrılırken sanki bir yanım, bir canım, bir parçam orada kalmıştı.
Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim ama hep büyüyünce gidersin diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam, bahçendeki mermerlerde yalınayak dolaşacağım. Ta ki, güneşin içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar, beni de ısıtıyor işte. Çünkü benim ruhum, doğduğumdan beri senin sevginle ısınmaya alışkın.
Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki, ne olur ben sana gelemesem bile, sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol.
Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Hani sana Medine’deyken komşuyduk ya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol, ara sıra da olsa evimizi şereflendiriver.
Hem benim adım Nebi, aynen seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed, yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım.
Sana benzeyen bir yanım daha var. Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ama ben çok şanslıyım, çünkü, sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin.
Medine'den ayrıldığımızdan beri, sanki sen hep yanı başımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ediyorum. Babam senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken ağabeyimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü abimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyaret edişimizde bende kimse görmeden terliğimi babamın kabri üstüne gömüverdim. İşte simdi benim terliğim de hep babamla kalacaktı.
Evet, demiştim ya, bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam ve terliklerim hep oradaydı, gelemezlerdi. Ama güneşim hep yanımızdaydı.
Yetimlerin efendisi, yetimlerini hiç ışıksız bırakır mı? Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bile, bizi bırakmayacağını biliyordum.
Gözümüz gönlümüz seninle aydınlanır efendim. Ruhumuz, içimiz senin sıcaklığınla ısınır. Bir gün sana gelişim geç bile olsa. Gül bahçenin mermerlerinde yalın ayak koşmak, tek arzum olsun. Ta ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun. Terliklerimi bıraktığım o güzel mabet son durağım olsun.
Nebi Muhammed Doğanay
22 Nisan 2008 Salı
Babamın Cevabı
"Babama Doğum günü Armağanı" başlıklı yazıma cevap olarak babamdan aldığım bir mail beni çok ama çok sevindirdi. Bu mail aynı zamanda evlenme yıl dönümü hediyesi niteliği taşıyordu benim için. Mailini okurken o kadar hüzünlendim ki göz yaşlarıma hakim olamadım. Çünkü bu yazılanlara layık olduğumu düşünmüyordum. Aslında bloğuma koymak istemiyordum bu yazıyı kendime ait övgü dolu sözler olduğu için ama babam rica etti. O sebeple babamın benimle paylaştığı yazıyı ben de sizinle paylaşmak istiyorum.
(Gül resmi de babamdan geldi)
Sevgili Gül Kızım Fethiye
Sen güllere layık bir evlat olduğun için, sana peygamberimizin en çok sevdiği “gül” ismi ile hitap ediyorum. Rabbimize şükürler olsun ki “gül” ve “nur” gibi iki güzel kız evladı ile, “billur” gibi bir erkek evladını bizlere nasip etti. Sevgili peygamberimiz “İki kızı veya iki kız kardeşi olup da, maişetlerini güzelce sağlayan kimse ile cennette beraber olurum” buyurmaktadır. Bir baba için acaba bundan daha güzel bir müjde olabilir mi? Bunun için bende, bir baba olarak bu müjdeye layık olabilmek dileği ile Yüce Rabbime dua ediyorum.
16 Mart doğum günüm dolayısı ile bendenize göndermiş olduğun, bir baba için dünyadaki bütün çiçeklerden daha kıymetli “doğum günü hediyesi” olan güzel ve veciz yazın, fakir ve günahkâr babanı ziyadesi ile duygulandırmış ve onurlandırmıştır. Layık olmadığım halde beni örnek bir baba sınıfına koyup övgüler sıralayan tarifi imkânsız bu güzel doğum günü hediyen için sana teşekkür ediyor gözlerinden öpüyorum. Bir babanın sağlığında evladından böyle güzel şehadette bulunmasını duyması ve bu duyguları dile getiren böyle güzel yazılara mazhar olması, herhalde dünyadaki en güzel onur belgelerinden biri olsa gerek. Hamd olsun sizler bunu bana yaşattınız. Gönderdiğin bu onur ve gurur belgesini, ömrüm olduğu müddetçe İnşallah yüreğimin bir köşesinde muhafaza edeceğim.
Ben sizlerin iyi bir evlat ve her şeyden önce Allah indinde hayırlı bir insan olabilmeniz için elimden gelen gayreti göstermeye çalıştım. Şükürler olsun ki, Rabbim de bu güne kadar beni hiç mahcup etmedi ve en sıkıldığımız anlarda bile Rabbimin yardımı tecelli etti ve bariz bir şekilde karşımıza çıktı ve onun yolunda atacağımız adımlarımızı hep kolaylaştırdı. Kendi öz vatanımızda kat sayı zulmü ile eğitim özgürlükleri kısıtlanıp yurt dışında eğitim görme zorunda bırakılan İmam Hatipliler olarak, gerek senin ve gerekse kardeşinin Kıbrıs’ta yaşadıkları bu yardımlara apaçık bir örnek değil midir ?
Biz onun yolunda olduğumuz müddetçe bundan sonrada, karşılaşacağımız zorluklar karşısında, İnşallah Rabbimin Rahmeti ve merhameti yine tecelli eder ve yardımlarını bizden esirgemez. Elhamdülillah bu mefkûreye olan inancımız tamdır.
Sevgili Kızım,
Her baba bir evladını nasıl seviyor ise ben de seni öyle seviyorum ama ben seni, saf ve temiz duygularınla, samimiyetinle, halis niyetlerinle, ihlâsınla, riyadan uzak oluşunla, hanımefendiliğinle, yardım severliğinle, saygılı ve ölçülü hallerinle, çocukların sevgili ablası oluşunla, çevrende oluşturduğun sevgi çemberi ile, kitaplara olan aşkınla, Rabbime olan teslimiyetinle daha çok seviyor ve karıncayı bile incitmekten sakınan o nazik davranışlarınla seninle her zaman gurur duyuyorum.
Hatırlarsın, dört yıllık bir mücadelenin sonunda, inancınızdan taviz vermeden arkadaşlarınla birlikte sürdürmüş olduğun Kıbrıs’taki üniversite eğitimini bitirip 2004 yılında İstanbul’a döndüğünde, seni hava alanında karşılamış ve burada ortasında beyaz bir gül ve etrafında beyaz papatyaların olduğu güzel bir çiçek buketini sana vermiştim. Daha sonra da “ kızım bu buketin ortasındaki gül sensin, etrafındaki beyaz papatyalar da senin temiz ve saf duyguların” demiştim. Evet, bu gün çevremizi kaplayan ayrık otlarının artmaya devam ettiği bir dönemde, senin “gül” olarak kalmayı başarabilmenden ve etrafındaki beyaz çiçeklerin de her geçen gün çoğaldığını görmekten bir baba olarak gurur duymaktayım.
Şimdi aradan dört yıl geçti ve bugün 22 Nisan 2008 tarihine geldik. Bu dört yıl içinde senin hayatında önemli değişiklikler oldu. Bu yıllar içinde bir işe girip çalışmaya başladın, evlendin ve eşinle birlikte yeni bir yuva kurdunuz. Kurmuş olduğunuz bu yeni yuvanızda, tıpkı yıllar önce benim yuvamda açan gülün bir benzerini Rabbim size de nasip etti ve sizin yuvanızda da bir gül açtı, nur topu gül yüzlü bir evladınız dünyaya geldi ve artık sizde bir anne ve baba oldunuz. Bu nimetlerden dolayı Rabbimize ne kadar şükretsek azdır değil mi?
Gülü çok sevdiğin için dünyaya gelen gül yüzlü kızının ve biricik torunumun ismini “Gülsima” koydun. Yüce Rabbim gül yüzlüme sağlıklı ve uzun ömürler versin. Onu saliha evlatlardan eylesin. İnşallah oda senin gibi güzel bir evlat olur ve senin beni sevindirip, mutlu ettiğin gibi, oda seni sevindirir ve mutlu eder. Şimdi senin bir gülün, benim ise iki gülüm oldu. Bu yüzden şimdi daha çok mutluyum. Çünkü bugüne kadar mutlu bir babaydım, bundan sonra da inşallah mutlu bir dede olacağım...
Sevgili Fetişim,
Tabi şimdi hatırlamazsın, sen Gülsima kadar küçücük bir bebek iken, seni önce Allah’a emanet etmiş, daha sonra da annenin şefkatli kucağına terk edip vatani görev için çok uzaklara, Şırnak şehrine, oradan da hudut boylarına gitmek zorunda kalmıştım. O zamanlar buradan annene yazdığım hasret dolu mektuplarımda sana olan özlemimi dile getirirken minik gülüme hep “Fetişim” diye hitap ederdim. Şimdi o günlere doğru kısa bir seyahat yapıp senin minik halini hatırladım ve yazımın bu paragrafında sana yine Fetişim diye hitap etmek istedim. Evet, güzel Fetişim, senin o güzel ve mana yüklü yazılarının yanında benim bu yazılarımın çok yavan kaldığını ve senin kadar duygularımı güzel dile getirip seni layığı ile tarif edemediğimi biliyorum. Ama ben seni tam olarak tarif edemesem de şüphesiz ki Rabbim seni çok iyi biliyor.
Hiç birimiz mükemmel değiliz. Yaratılışımızın bir gereği istesek de zaten mükemmel olamayız. Ama her şeyden önce bizler insanız, tabi ki bir takım hatalarımız, kusurlarımız ve zafiyetlerimiz vardır. Ben sizlerin hayatı en iyi bir şekilde öğrenebilmeniz, hayatın dikenli yollarında rahat yürüyebilmeniz ve daha başarılı olabilmeniz için, sizlere bazı uyarı ve ikazlarda bulunurken sözlerimle dozajı aştığım ve insan olarak sizleri üzdüğüm anlar tabiki olmuştur. Ancak bu durumlarda sizlerin üzüldüğünü anladığım an inanın ki çok pişmanlık duymuşumdur.
Unutmayın ki sizlere söylediğim o sözler ve gösterdiğim gayretler sizlerin daha iyi bir insan ve daha iyi bir evlat olmanız için idi. Umarım bunları zamanla daha iyi anlayacaksınız. Çıktığınız veya çıkmakta olduğunuz hayat merdivenlerinin basamaklarına bir baktığınızda, sinirli görünen aslında yufka bir yüreğe sahip olan babanın, sizler için göstermiş olduğu gayretin ve emeğin izlerine sanırım rastlayacaksın. Gülün dikeninin var olduğunu kabul eder ve buna hiç itiraz etmeyiz. Ama güle baktığımızda dikenini hiç görmez ve hep onun çiçeğine bakarız değil mi ? Zaten önemli olan da bir nesneye bakıldığında ondaki eksiklikleri görmeyip, onda var olan güzellikleri görmek değil midir? İşte şu fani dünyada da, bir insandaki güzellikleri görüp, kusurları ve hataları görmemek insan için en büyük bir meziyet olsa gerek. Böyle olabilir isek o zaman, dostluklarımız çoğalır ve dünyanın en mutlu insanlarından biri de biz oluruz.
Sevgili Kızım,
Bu gün birisi çıkıp da, evladındaki güzelliklere imrenen acaba bir baba var mı? Diye soracak olsa, Rabbim şahit ki, ben hiç tereddüt etmeden hemen ortaya çıkar ve sende var olan o ihlâs ve saflığa her zaman hayran olduğumu ve bu güzel hasletlerine gıpta ettiğimi söyler ve bundan da haklı olarak gurur duyarım. Eğer senin güzel bir insan ve güzel bir evlat olarak yetişmende bir baba olarak, bir nebze de olsa katkım olmuş ise, bundan dolayı mutluluk duyar ve Rabbime şükrederim.
Biliyorsun bu gün 22 Nisan, sizin için önemli bir günün yıl dönümü. Bir yıl önce eşin ve sen anne baba yuvasından uçup yeni yuvanıza gelmiştiniz. Evliliğinizin bu birinci yılında size bir demet çiçek göndermeyi arzu ederdim ama, sonunda solacak ve kaderleri çöp kutusuna atılmak olan bu çiçeklerden daha güzel olacağı düşüncesi ile senin bana gönderdiğin güzel “doğum günü hediyesi “ gibi, bende senin ile ilgili duygularımı ifade eden bu naciz yazılarımı “evlilik yıl dönümü hediyesi” olarak gül kızıma göndermeği uygun gördüm.
Bu duygu ve düşüncelerimle evliliğinizin bu birinci yıl dönümünde, sıcak yuvanızda, eşin ve gül yüzlü yavrunuz ile birlikte, sağlık ve mutluluk içinde daha nice evlilik yıl dönümleri diliyorum. Rabbim sizlere iki cihan saadeti ve mutluluğu nasip etsin ve sizi her türlü kötülüklerden korusun.
Bu fakir ve günahkâr babanı dualarınızdan eksik etmemeniz temennisi ile selamlarımı iletiyor ve sizleri çok seviyorum.
Yazdığım aşağıdaki şiirimi bu anlamlı gününde Gül Kızıma ithaf ediyorum.
Bir tohum ekip toprağa,
Çiçek açtığını görmek ne güzeldir.
Su verdiğin bir ağacın,
Meyvesini görmek ne güzeldir.
Yuva yapan bir kuşun,
Yavrusunu görmek ne güzeldir.
Kanatlanıp uçan bir yavrunun,
Uçuşunu görmek ne güzeldir.
Yağmurun ıslattığı toprağın
Kokusunu duymak ne güzeldir,
Bahçeye ekilen bir sebzenin,
Hormonsuzunu yemek ne güzeldir.
Dünyaya gelen bir çocuğun,
Yürüdüğünü görmek ne güzeldir.
Rabbini tanıyan bir insanın,
Teslimiyetini görmek ne güzeldir.
Derslerinde başarılı olan öğrencinin,
Karnesini görmek ne güzeldir,
Evlenme zamanı gelen evladın,
Mürüvvetini görmek ne güzeldir.
Babasından razı olan bir salihanın,
Sevgisini görmek ne güzeldir.
Evladı hayırlı olan bir babanın,
Mutluluğunu görmek ne güzeldir.
Herkesin uyuduğu seher vaktinde,
Kalkıp kıyama durmak ne güzeldir.
Karanlıkların örttüğü sessiz gecede,
Eğilip secdeye varmak ne güzeldir.
Allah (c.c) a emanet olun…
22 Nisan 2008 Salı
Mustafa ERDOĞMUŞ
(Gül resmi de babamdan geldi)
Sevgili Gül Kızım Fethiye
Sen güllere layık bir evlat olduğun için, sana peygamberimizin en çok sevdiği “gül” ismi ile hitap ediyorum. Rabbimize şükürler olsun ki “gül” ve “nur” gibi iki güzel kız evladı ile, “billur” gibi bir erkek evladını bizlere nasip etti. Sevgili peygamberimiz “İki kızı veya iki kız kardeşi olup da, maişetlerini güzelce sağlayan kimse ile cennette beraber olurum” buyurmaktadır. Bir baba için acaba bundan daha güzel bir müjde olabilir mi? Bunun için bende, bir baba olarak bu müjdeye layık olabilmek dileği ile Yüce Rabbime dua ediyorum.
16 Mart doğum günüm dolayısı ile bendenize göndermiş olduğun, bir baba için dünyadaki bütün çiçeklerden daha kıymetli “doğum günü hediyesi” olan güzel ve veciz yazın, fakir ve günahkâr babanı ziyadesi ile duygulandırmış ve onurlandırmıştır. Layık olmadığım halde beni örnek bir baba sınıfına koyup övgüler sıralayan tarifi imkânsız bu güzel doğum günü hediyen için sana teşekkür ediyor gözlerinden öpüyorum. Bir babanın sağlığında evladından böyle güzel şehadette bulunmasını duyması ve bu duyguları dile getiren böyle güzel yazılara mazhar olması, herhalde dünyadaki en güzel onur belgelerinden biri olsa gerek. Hamd olsun sizler bunu bana yaşattınız. Gönderdiğin bu onur ve gurur belgesini, ömrüm olduğu müddetçe İnşallah yüreğimin bir köşesinde muhafaza edeceğim.
Ben sizlerin iyi bir evlat ve her şeyden önce Allah indinde hayırlı bir insan olabilmeniz için elimden gelen gayreti göstermeye çalıştım. Şükürler olsun ki, Rabbim de bu güne kadar beni hiç mahcup etmedi ve en sıkıldığımız anlarda bile Rabbimin yardımı tecelli etti ve bariz bir şekilde karşımıza çıktı ve onun yolunda atacağımız adımlarımızı hep kolaylaştırdı. Kendi öz vatanımızda kat sayı zulmü ile eğitim özgürlükleri kısıtlanıp yurt dışında eğitim görme zorunda bırakılan İmam Hatipliler olarak, gerek senin ve gerekse kardeşinin Kıbrıs’ta yaşadıkları bu yardımlara apaçık bir örnek değil midir ?
Biz onun yolunda olduğumuz müddetçe bundan sonrada, karşılaşacağımız zorluklar karşısında, İnşallah Rabbimin Rahmeti ve merhameti yine tecelli eder ve yardımlarını bizden esirgemez. Elhamdülillah bu mefkûreye olan inancımız tamdır.
Sevgili Kızım,
Her baba bir evladını nasıl seviyor ise ben de seni öyle seviyorum ama ben seni, saf ve temiz duygularınla, samimiyetinle, halis niyetlerinle, ihlâsınla, riyadan uzak oluşunla, hanımefendiliğinle, yardım severliğinle, saygılı ve ölçülü hallerinle, çocukların sevgili ablası oluşunla, çevrende oluşturduğun sevgi çemberi ile, kitaplara olan aşkınla, Rabbime olan teslimiyetinle daha çok seviyor ve karıncayı bile incitmekten sakınan o nazik davranışlarınla seninle her zaman gurur duyuyorum.
Hatırlarsın, dört yıllık bir mücadelenin sonunda, inancınızdan taviz vermeden arkadaşlarınla birlikte sürdürmüş olduğun Kıbrıs’taki üniversite eğitimini bitirip 2004 yılında İstanbul’a döndüğünde, seni hava alanında karşılamış ve burada ortasında beyaz bir gül ve etrafında beyaz papatyaların olduğu güzel bir çiçek buketini sana vermiştim. Daha sonra da “ kızım bu buketin ortasındaki gül sensin, etrafındaki beyaz papatyalar da senin temiz ve saf duyguların” demiştim. Evet, bu gün çevremizi kaplayan ayrık otlarının artmaya devam ettiği bir dönemde, senin “gül” olarak kalmayı başarabilmenden ve etrafındaki beyaz çiçeklerin de her geçen gün çoğaldığını görmekten bir baba olarak gurur duymaktayım.
Şimdi aradan dört yıl geçti ve bugün 22 Nisan 2008 tarihine geldik. Bu dört yıl içinde senin hayatında önemli değişiklikler oldu. Bu yıllar içinde bir işe girip çalışmaya başladın, evlendin ve eşinle birlikte yeni bir yuva kurdunuz. Kurmuş olduğunuz bu yeni yuvanızda, tıpkı yıllar önce benim yuvamda açan gülün bir benzerini Rabbim size de nasip etti ve sizin yuvanızda da bir gül açtı, nur topu gül yüzlü bir evladınız dünyaya geldi ve artık sizde bir anne ve baba oldunuz. Bu nimetlerden dolayı Rabbimize ne kadar şükretsek azdır değil mi?
Gülü çok sevdiğin için dünyaya gelen gül yüzlü kızının ve biricik torunumun ismini “Gülsima” koydun. Yüce Rabbim gül yüzlüme sağlıklı ve uzun ömürler versin. Onu saliha evlatlardan eylesin. İnşallah oda senin gibi güzel bir evlat olur ve senin beni sevindirip, mutlu ettiğin gibi, oda seni sevindirir ve mutlu eder. Şimdi senin bir gülün, benim ise iki gülüm oldu. Bu yüzden şimdi daha çok mutluyum. Çünkü bugüne kadar mutlu bir babaydım, bundan sonra da inşallah mutlu bir dede olacağım...
Sevgili Fetişim,
Tabi şimdi hatırlamazsın, sen Gülsima kadar küçücük bir bebek iken, seni önce Allah’a emanet etmiş, daha sonra da annenin şefkatli kucağına terk edip vatani görev için çok uzaklara, Şırnak şehrine, oradan da hudut boylarına gitmek zorunda kalmıştım. O zamanlar buradan annene yazdığım hasret dolu mektuplarımda sana olan özlemimi dile getirirken minik gülüme hep “Fetişim” diye hitap ederdim. Şimdi o günlere doğru kısa bir seyahat yapıp senin minik halini hatırladım ve yazımın bu paragrafında sana yine Fetişim diye hitap etmek istedim. Evet, güzel Fetişim, senin o güzel ve mana yüklü yazılarının yanında benim bu yazılarımın çok yavan kaldığını ve senin kadar duygularımı güzel dile getirip seni layığı ile tarif edemediğimi biliyorum. Ama ben seni tam olarak tarif edemesem de şüphesiz ki Rabbim seni çok iyi biliyor.
Hiç birimiz mükemmel değiliz. Yaratılışımızın bir gereği istesek de zaten mükemmel olamayız. Ama her şeyden önce bizler insanız, tabi ki bir takım hatalarımız, kusurlarımız ve zafiyetlerimiz vardır. Ben sizlerin hayatı en iyi bir şekilde öğrenebilmeniz, hayatın dikenli yollarında rahat yürüyebilmeniz ve daha başarılı olabilmeniz için, sizlere bazı uyarı ve ikazlarda bulunurken sözlerimle dozajı aştığım ve insan olarak sizleri üzdüğüm anlar tabiki olmuştur. Ancak bu durumlarda sizlerin üzüldüğünü anladığım an inanın ki çok pişmanlık duymuşumdur.
Unutmayın ki sizlere söylediğim o sözler ve gösterdiğim gayretler sizlerin daha iyi bir insan ve daha iyi bir evlat olmanız için idi. Umarım bunları zamanla daha iyi anlayacaksınız. Çıktığınız veya çıkmakta olduğunuz hayat merdivenlerinin basamaklarına bir baktığınızda, sinirli görünen aslında yufka bir yüreğe sahip olan babanın, sizler için göstermiş olduğu gayretin ve emeğin izlerine sanırım rastlayacaksın. Gülün dikeninin var olduğunu kabul eder ve buna hiç itiraz etmeyiz. Ama güle baktığımızda dikenini hiç görmez ve hep onun çiçeğine bakarız değil mi ? Zaten önemli olan da bir nesneye bakıldığında ondaki eksiklikleri görmeyip, onda var olan güzellikleri görmek değil midir? İşte şu fani dünyada da, bir insandaki güzellikleri görüp, kusurları ve hataları görmemek insan için en büyük bir meziyet olsa gerek. Böyle olabilir isek o zaman, dostluklarımız çoğalır ve dünyanın en mutlu insanlarından biri de biz oluruz.
Sevgili Kızım,
Bu gün birisi çıkıp da, evladındaki güzelliklere imrenen acaba bir baba var mı? Diye soracak olsa, Rabbim şahit ki, ben hiç tereddüt etmeden hemen ortaya çıkar ve sende var olan o ihlâs ve saflığa her zaman hayran olduğumu ve bu güzel hasletlerine gıpta ettiğimi söyler ve bundan da haklı olarak gurur duyarım. Eğer senin güzel bir insan ve güzel bir evlat olarak yetişmende bir baba olarak, bir nebze de olsa katkım olmuş ise, bundan dolayı mutluluk duyar ve Rabbime şükrederim.
Biliyorsun bu gün 22 Nisan, sizin için önemli bir günün yıl dönümü. Bir yıl önce eşin ve sen anne baba yuvasından uçup yeni yuvanıza gelmiştiniz. Evliliğinizin bu birinci yılında size bir demet çiçek göndermeyi arzu ederdim ama, sonunda solacak ve kaderleri çöp kutusuna atılmak olan bu çiçeklerden daha güzel olacağı düşüncesi ile senin bana gönderdiğin güzel “doğum günü hediyesi “ gibi, bende senin ile ilgili duygularımı ifade eden bu naciz yazılarımı “evlilik yıl dönümü hediyesi” olarak gül kızıma göndermeği uygun gördüm.
Bu duygu ve düşüncelerimle evliliğinizin bu birinci yıl dönümünde, sıcak yuvanızda, eşin ve gül yüzlü yavrunuz ile birlikte, sağlık ve mutluluk içinde daha nice evlilik yıl dönümleri diliyorum. Rabbim sizlere iki cihan saadeti ve mutluluğu nasip etsin ve sizi her türlü kötülüklerden korusun.
Bu fakir ve günahkâr babanı dualarınızdan eksik etmemeniz temennisi ile selamlarımı iletiyor ve sizleri çok seviyorum.
Yazdığım aşağıdaki şiirimi bu anlamlı gününde Gül Kızıma ithaf ediyorum.
Bir tohum ekip toprağa,
Çiçek açtığını görmek ne güzeldir.
Su verdiğin bir ağacın,
Meyvesini görmek ne güzeldir.
Yuva yapan bir kuşun,
Yavrusunu görmek ne güzeldir.
Kanatlanıp uçan bir yavrunun,
Uçuşunu görmek ne güzeldir.
Yağmurun ıslattığı toprağın
Kokusunu duymak ne güzeldir,
Bahçeye ekilen bir sebzenin,
Hormonsuzunu yemek ne güzeldir.
Dünyaya gelen bir çocuğun,
Yürüdüğünü görmek ne güzeldir.
Rabbini tanıyan bir insanın,
Teslimiyetini görmek ne güzeldir.
Derslerinde başarılı olan öğrencinin,
Karnesini görmek ne güzeldir,
Evlenme zamanı gelen evladın,
Mürüvvetini görmek ne güzeldir.
Babasından razı olan bir salihanın,
Sevgisini görmek ne güzeldir.
Evladı hayırlı olan bir babanın,
Mutluluğunu görmek ne güzeldir.
Herkesin uyuduğu seher vaktinde,
Kalkıp kıyama durmak ne güzeldir.
Karanlıkların örttüğü sessiz gecede,
Eğilip secdeye varmak ne güzeldir.
Allah (c.c) a emanet olun…
22 Nisan 2008 Salı
Mustafa ERDOĞMUŞ
24 Mart 2008 Pazartesi
Dede Seni Unutmayacağız
2003 yılı dedemin vefatı sebebiyle çok hüzünlüydü benim için. 24 Mart tarihinde dedem vefat edeli beş sene oldu. O zamanlar eğitimim dolayısıyla Kıbrıs'da bulunduğum için bu acı haberi üç ay sonra öğrenmiştim. O zamanki duygularımı şöyle kaleme almıştım:
Hani bir anda insanın yüreğini kaplayan hisler vardır, çok içten gelir, acılı bir haber duyacakmış gibi zannedersiniz ama bir türlü düşünmek istemezsiniz. İşte o zamanlardan biriydi 2003 yılının ikinci dönemi benim için.
Dersler yönünden çok yoğun olduğum zamanlarda içimi acıyla kemiren hislerin başka sebeplere dayanacağını nereden bilebilirdim ki. Sadece derslerin vermiş olduğu sıkıntılar diye düşünüyordum. Arada sırada dalıp gidiyordum başka yerlere. Ardımda bıraktıklarım geliyordu aklıma. Annem, babam, kardeşlerim, babannem ve dualarını her zaman yanımda hissettiğim canım DEDEM.
Son kez Kıbrıs'a giderken yine iyi dileklerini sıralamış ve bana sarılarak ağlamıştı canım dedeciğim. O anda içimden bazı düşünceler geçmişti istemeden. Acaba son kez mi görüyordum dedemi? Acaba bir daha görebilecek miydim? Sadece basit birer his olarak düşündüm bunları ve bir daha aklıma dahi getirmemeye çalıştım. Ne yazık ki ben düşünmesem de en yoğun olduğum anlarda beynimin bir yerinden çıkıp bütün benliğime yayılıyor ve bir anda beni mahfediyordu bu hisler. Ancak günler geçtikçe bu düşünceler kaybolup gitti. Çünkü ailemle her telefonla konuştuğumda annem ya da babam dedemin ve babannemin iyi olduğu haberlerini veriyorlardı. Bu arada dedemi aramak için teşebbüste bulunsam her defasında gizli bir El tarafından geri çektiriliyordum. Hatta bir kandil gecesinde babannemi aradığımda telefona çıkan halam iyi olduklarını ve onlarla konuşmama gerek olmadığını söyledi.
Sınavlar bitmiş eve dönme zamanımız yaklaşmıştı. Son sınavlardan sonra hem biraz stres atmak hem de gezmek için bir kaç gün Kıbrıs'da kaldık. Ama ne yaparsak yapalım hiç birşey bana zevk vermiyordu. İçimde anlam veremediğim bir acı gizliydi sanki. Nihayet dönme zamanımız geldi çattı. Eskisi gibi sevinçli değildim eve döneceğim için. Ardımda bıraktıklarımı bulamama korkusu vardı belki de. Uçaktan indik ve çıkış kapısına doğru ilerledik. Annem, babam ve kardeşim bekliyorlardı. Arkadaşlarla vedalaşıp ayrıldıktan sonra yola koyulduk. Halim, hatırım sorulduktan sonra arabada uzun bir sessizlik oldu. Sessizliği ilk ben bozdum ve nasıl olduklarını, oralarda bir değişiklik olup olmadığını sordum. Annem sanki bu soruyu bekliyormuş gibi "Evet var, değişiklikler oldu. Acılı olaylar yaşadık" dedi. İçimde fırtınalar kopmuştu. "Ne oldu?" diye sordum. Ve annem acılı haberi vermişti. DEDEMİ KAYBETMİŞİZ... Ve ben üç ay sonra öğreniyordum. Yıkıldım...Şok oldum... Hıçkırıklara boğuldum bir anda. Babam da sessizliği bozarak ağlamaya başlamıştı. İşte aylar öncesinde içimi kemiren acılı hisler ortaya çıkmış, iki sene önce amcamın vefatıyla sarsılan ailemiz bir kere daha yasa boğulmuştu.
Saat gecenin 3.00'üne geliyordu. Eve uğramadan direk babannemlere gittik. Onu görür görmez boynuna sarıldım ve hıçkırıklarıma hakim olamadım. O da ağlıyordu. Zihnim allak bullak olmuştu. Ne ummuştum, ne bulmuştum ya da ne bulamamaıştım. Evet dedemi bulamamaıştım bu sefer. Artık o yoktu... Her gidişimde beni yaşlı gözlerle karşılayan, her zaman iyiliğimi isteyen, Kıbrıs'da iken her zaman beni telefonla arayan ama ağlamaktan konuşamayan, en zor anlarımda dualarını yanımda hissettiğim dedem yoktu artık. Çok uzun bir yolculuğa çıkmıştı artık, bir daha geri dönmemek üzere. Bir kalp ameliyatı sonrası kimseye yük olmadan sakin bir şekilde bu dünyadan göçüp giden dedeciğim giderken en önemli şeylerini götürmüştü yanında. Namazlarını... Okuduğu Kur'an'ı ve Efendimiz (s.a.v.)'in sünnetini... Teheccüd namazını kılmayı hiç aksatmayan dedem duha ve evvabin namazlaını kılmaktan hiç taviz vermezdi. Büyük bir tefekürle çektiği tespihler canım dedemin kabrinin nurlanmasına vesile olur inşallah.
Yıllardır kesmediği sakalını bir ameliyat uğruna kaybetmiş ve bu yüzden aynaya bile bakamamış. Gözü gibi baktığı bahçesi şimdi çok sessiz ve sakin. Güller bile eskisi gibi gülmüyor artık, fesleğenler hüzün dolu, ortancalar kurumak üzere. Yetim kaldılar onlar da. Yemek yerken oturduğu sandalyesi yok artık. Elinden bırakmadığı kitapları raflara kaldırılmış, gözlüğü ve saati de sehpanın üzerinde değil. İçme suları da azaldı evde. Çünkü her namaz vakti camiden bir şişe su doldurup getiren dedem yok artık. Milli Gazete de gelmiyor artık eve. Gazeteden dolup taşan vestiyerin üzeri şimdi bomboş, tıpkı hayat gibi..
Torunlarının yazdığı bahçenin duvarında gördüğüm "DEDE SENİ UNUTMAYACAĞIZ" yazısı öyle hüzünlendirdi ki beni her bahçeye çıkışta boğazım düğümleniyor, dudaklarımı ısırıyorum ve gözyaşlarımı içime akıtıyorum. Kimsenin beni ağlarken görmesini istemiyorum her zaman yaptığım gibi. Özellikle kendini yeni yeni toparlamaya çalışan, iki yıl önce de evlat acısıyla yanan babannemin üzülmesini istemiyorum.
Şimdi herşey normale dönmeye başladı. Çocuklar eskisi gibi neşeli bir şekilde oynuyorlar. Her ne kadar acılar da olsa hayat devam ediyor.
O artık gitti ve yapacak bir şey yok. Elimden gelen tek şey onun için her gün Yasin-i Şerif okuyabilmek. Ömrüm yettiği müddetçe inşallah bu mubarek sureyi okuyup bağışlayacağım dedeciğime. Zaten o da ancak böyle bir hediye beklerdi benden. Şimdilik ondan bana kalan tek hatıra kitapları ve ismim. Nereden duyup bana bu ismi verdiğini bilmiyorum ama ismimi daha çok seviyorum artık. Doğduğum zaman beni kucağına alıp kulağıma ezan okumuş ve ismimi koymuş. Bu sene Kıbrıs'dan geldiğimde ona soracaktım niçin adımı Fethiye koyduğunu ama nasip olamadı.
Allah'ım; Dedemin günahlarını affeyle, onu kabir azabından koru, kendine layık olan kullar mertebesine al, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in şefaatine nail eyle ve ona cennetini nasip eyle..Amin
Hani bir anda insanın yüreğini kaplayan hisler vardır, çok içten gelir, acılı bir haber duyacakmış gibi zannedersiniz ama bir türlü düşünmek istemezsiniz. İşte o zamanlardan biriydi 2003 yılının ikinci dönemi benim için.
Dersler yönünden çok yoğun olduğum zamanlarda içimi acıyla kemiren hislerin başka sebeplere dayanacağını nereden bilebilirdim ki. Sadece derslerin vermiş olduğu sıkıntılar diye düşünüyordum. Arada sırada dalıp gidiyordum başka yerlere. Ardımda bıraktıklarım geliyordu aklıma. Annem, babam, kardeşlerim, babannem ve dualarını her zaman yanımda hissettiğim canım DEDEM.
Son kez Kıbrıs'a giderken yine iyi dileklerini sıralamış ve bana sarılarak ağlamıştı canım dedeciğim. O anda içimden bazı düşünceler geçmişti istemeden. Acaba son kez mi görüyordum dedemi? Acaba bir daha görebilecek miydim? Sadece basit birer his olarak düşündüm bunları ve bir daha aklıma dahi getirmemeye çalıştım. Ne yazık ki ben düşünmesem de en yoğun olduğum anlarda beynimin bir yerinden çıkıp bütün benliğime yayılıyor ve bir anda beni mahfediyordu bu hisler. Ancak günler geçtikçe bu düşünceler kaybolup gitti. Çünkü ailemle her telefonla konuştuğumda annem ya da babam dedemin ve babannemin iyi olduğu haberlerini veriyorlardı. Bu arada dedemi aramak için teşebbüste bulunsam her defasında gizli bir El tarafından geri çektiriliyordum. Hatta bir kandil gecesinde babannemi aradığımda telefona çıkan halam iyi olduklarını ve onlarla konuşmama gerek olmadığını söyledi.
Sınavlar bitmiş eve dönme zamanımız yaklaşmıştı. Son sınavlardan sonra hem biraz stres atmak hem de gezmek için bir kaç gün Kıbrıs'da kaldık. Ama ne yaparsak yapalım hiç birşey bana zevk vermiyordu. İçimde anlam veremediğim bir acı gizliydi sanki. Nihayet dönme zamanımız geldi çattı. Eskisi gibi sevinçli değildim eve döneceğim için. Ardımda bıraktıklarımı bulamama korkusu vardı belki de. Uçaktan indik ve çıkış kapısına doğru ilerledik. Annem, babam ve kardeşim bekliyorlardı. Arkadaşlarla vedalaşıp ayrıldıktan sonra yola koyulduk. Halim, hatırım sorulduktan sonra arabada uzun bir sessizlik oldu. Sessizliği ilk ben bozdum ve nasıl olduklarını, oralarda bir değişiklik olup olmadığını sordum. Annem sanki bu soruyu bekliyormuş gibi "Evet var, değişiklikler oldu. Acılı olaylar yaşadık" dedi. İçimde fırtınalar kopmuştu. "Ne oldu?" diye sordum. Ve annem acılı haberi vermişti. DEDEMİ KAYBETMİŞİZ... Ve ben üç ay sonra öğreniyordum. Yıkıldım...Şok oldum... Hıçkırıklara boğuldum bir anda. Babam da sessizliği bozarak ağlamaya başlamıştı. İşte aylar öncesinde içimi kemiren acılı hisler ortaya çıkmış, iki sene önce amcamın vefatıyla sarsılan ailemiz bir kere daha yasa boğulmuştu.
Saat gecenin 3.00'üne geliyordu. Eve uğramadan direk babannemlere gittik. Onu görür görmez boynuna sarıldım ve hıçkırıklarıma hakim olamadım. O da ağlıyordu. Zihnim allak bullak olmuştu. Ne ummuştum, ne bulmuştum ya da ne bulamamaıştım. Evet dedemi bulamamaıştım bu sefer. Artık o yoktu... Her gidişimde beni yaşlı gözlerle karşılayan, her zaman iyiliğimi isteyen, Kıbrıs'da iken her zaman beni telefonla arayan ama ağlamaktan konuşamayan, en zor anlarımda dualarını yanımda hissettiğim dedem yoktu artık. Çok uzun bir yolculuğa çıkmıştı artık, bir daha geri dönmemek üzere. Bir kalp ameliyatı sonrası kimseye yük olmadan sakin bir şekilde bu dünyadan göçüp giden dedeciğim giderken en önemli şeylerini götürmüştü yanında. Namazlarını... Okuduğu Kur'an'ı ve Efendimiz (s.a.v.)'in sünnetini... Teheccüd namazını kılmayı hiç aksatmayan dedem duha ve evvabin namazlaını kılmaktan hiç taviz vermezdi. Büyük bir tefekürle çektiği tespihler canım dedemin kabrinin nurlanmasına vesile olur inşallah.
Yıllardır kesmediği sakalını bir ameliyat uğruna kaybetmiş ve bu yüzden aynaya bile bakamamış. Gözü gibi baktığı bahçesi şimdi çok sessiz ve sakin. Güller bile eskisi gibi gülmüyor artık, fesleğenler hüzün dolu, ortancalar kurumak üzere. Yetim kaldılar onlar da. Yemek yerken oturduğu sandalyesi yok artık. Elinden bırakmadığı kitapları raflara kaldırılmış, gözlüğü ve saati de sehpanın üzerinde değil. İçme suları da azaldı evde. Çünkü her namaz vakti camiden bir şişe su doldurup getiren dedem yok artık. Milli Gazete de gelmiyor artık eve. Gazeteden dolup taşan vestiyerin üzeri şimdi bomboş, tıpkı hayat gibi..
Torunlarının yazdığı bahçenin duvarında gördüğüm "DEDE SENİ UNUTMAYACAĞIZ" yazısı öyle hüzünlendirdi ki beni her bahçeye çıkışta boğazım düğümleniyor, dudaklarımı ısırıyorum ve gözyaşlarımı içime akıtıyorum. Kimsenin beni ağlarken görmesini istemiyorum her zaman yaptığım gibi. Özellikle kendini yeni yeni toparlamaya çalışan, iki yıl önce de evlat acısıyla yanan babannemin üzülmesini istemiyorum.
Şimdi herşey normale dönmeye başladı. Çocuklar eskisi gibi neşeli bir şekilde oynuyorlar. Her ne kadar acılar da olsa hayat devam ediyor.
O artık gitti ve yapacak bir şey yok. Elimden gelen tek şey onun için her gün Yasin-i Şerif okuyabilmek. Ömrüm yettiği müddetçe inşallah bu mubarek sureyi okuyup bağışlayacağım dedeciğime. Zaten o da ancak böyle bir hediye beklerdi benden. Şimdilik ondan bana kalan tek hatıra kitapları ve ismim. Nereden duyup bana bu ismi verdiğini bilmiyorum ama ismimi daha çok seviyorum artık. Doğduğum zaman beni kucağına alıp kulağıma ezan okumuş ve ismimi koymuş. Bu sene Kıbrıs'dan geldiğimde ona soracaktım niçin adımı Fethiye koyduğunu ama nasip olamadı.
Allah'ım; Dedemin günahlarını affeyle, onu kabir azabından koru, kendine layık olan kullar mertebesine al, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in şefaatine nail eyle ve ona cennetini nasip eyle..Amin
16 Mart 2008 Pazar
Babama Doğumgünü Armağanım
17 Mart 2005 yılında babam için yazdığım aşağıdaki yazımı bugün doğumgünü olan babama armağan ediyorum. Canım babacığım, doğum günün kutlu olsun...
“Biz kimin kuluyuz kızım?
“Allah’ın”
“Peki Allah kaç?”
“Bir”
“Kimin ümmetindeniz?”
“Peygamberin”
“Peygamberimizin adı ne?”
“Hz. Muhammed”
“Annesinin adı ne?”, “Babasının adı ne?”, “Dedesinin adı ne?, ....
Böylece devam eden benzer sorular dört yaşındaki küçücük beynime öyle işlenmişti ki onun tarafından yirmi dört yaşına geldiğim şu anda bile onların etkisini hissedebiliyorum hâlâ. Hayatta en fazla önem verdiğim manevi değerlerin tohumlarını ekmişti kalbime ta yirmi yıl evvelinden..Yavaş yavaş, özenle, sevgiyle enjekte etmişti onları bana..Yıllar önce sesimi çektiği kasetteki küçük Fethiye’nin Peygamberimiz Hz. Muhammed Mekke’de doğdu, Medine’de vefat etti, islâmı yaymak için hicret etti vb. tarzı cevaplarını yıllar sonra duyunca şu anda derinden hissettiğim peygamber sevgisinin ne zamandan beri bende var olduğunu daha iyi idrak edebiliyorum ve O’nu bana sevdiren şahsiyete olan sevgim her geçen gün daha da artıyor, onun için ettiğim hayır dualara her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor.
Kim bu önemli şahsiyet acaba? Çok sevdiğim, sevgi tomurcuklarını yüreğime eken ve büyümesini sağlayan şahsiyet kim acaba? Herkes için önem taşıyan ama benim için çok önem taşıyan şahsiyet BABAMdan başkası değil tabiîki..
Benim için çok değerli canım babacığıma olan sonsuz sevgimin belki çok azını hissettirebilmişimdir şimdiye kadar. Böyle olmama rağmen beni sevip koruyan bir baba o. Bir anda patlamasına rağmen hemencecik sönüveren ve önceki duygusunu anında bastırabilen bir baba o. İnsanlar tarafından sinirli olarak algılansa da yumuşacık bir kalp taşıyan, içindeki duygu selini gerektiğinde gözlerine de yansıtabilen, yeri geldiğinde iki damla gözyaşını eksiltmeyecek kadar duygusal olan bir baba o. Yuvasına bağlı bir baba o. Ailesinden ayrı kalmanın hasretini derinden hissedebilen bir baba o. Sadece ailesine değil çevresine de aynı hassasiyeti gösteren bir baba benim babam. Yıllar sonra onun çevremizdeki insanların hayatlarında olumlu katkısının bulunduğunu öğrenince ona olan sevgim bir kat daha artıyor ve onun ne kadar merhamet dolu bir kalp taşıdığını bir kere daha idrak edebiliyorum hamdolsun.
İnsanların en zor zamanlarında yardımına koşan canım babamın kardeşleri söz konusu olduğunda, onlara abiden çok bir baba şefkatiyle yaklaşması ve onlara gerçekten bir babalık örneği sergilemesi beni çok etkilemiştir. Onun hayatta istediği tek şey muhabbet içerisinde bir arada bulunan, iyi ve kötü günlerde birbirine destek çıkan, birbirinin iyi ve kötü huylarını arkasından değil de yüzüne söyleyip doğru davranışlar sergilenmesini sağlayan bir aile ortamı oluşturmak. Her ne kadar bazen yanlış anlaşılsa da aslında hiçbir zaman kimsenin kötülüğünü istemez.
Dün akşam eve giderken babamla Güllüoğlu’ndan aldığımız şobiyet beni yirmi yıl öncesine götürdü. Yıllar önce babamın işten gelirken küçük kızı seviyor diye aldığı şobiyetin tadını hissettim dün akşam ve o günlerin hatıraları canlandı gözlerimde...Bir yere giderken beni şefkatle kucağına alması, yolda giderken bana reklam tabelalarını gösterip ne olduğunu sorması, otobüste kucağına oturtup kulağımı ısırması, evde annem yemek yedirirken bana oyunlar yapması, çıkaramadığım çekirdekleri benim için çıkarıp onlardan şekil yapması, yakındaki pastaneden bana panda dondurma alması, evin önüne gelen salıncaklara bindirmesi ve bunlar gibi bir sürü anılar canlandı gözlerimde.
Görüldüğü üzere ailesini yani bizleri tam anlamıyla kollayıp gözeten bir baba benim babam. Biz yokken bizim için yazdığı duygu yüklü şiirler, özel günlerimizde bizimle ilgili hislerini döktüğü kâğıtlar bile yeter bunu anlamaya. Babam benim için çok değerli. Onun hakkındaki düşüncelerim bu kadarla kısıtlı değil ama bazı hisleri yazıya dökebilmek her zaman kolay olmuyor.
Babamı çok seviyor ve ona çok güveniyorum. Onun yanımda olması, bana destek çıkması, kızım diye sevmesi, şefkatle okşaması, sevgiyle kucaklaması çok özel şeyler benim için. Onun için ettiğim hayır dualar Rabbim bana ömür verdiği sürece devam edecek inşallah.
Ondan öğrendiğim o kadar çok şey var ki.. Öncelikle güzel ahlak sahibi olmayı, yardımsever olmayı, dürüst olmayı, helal kazancın gerekliliğini, haramdan korunmayı, sevgiyi, şefkati, değerlere bağlılığı, çalışkanlığı ve birçok şeyi. Şunu da şimdi şimdi daha iyi anlıyorum ki Rabbim babamı gerçekten çok seviyor. Onu en zor durumunda bile zorda bırakmadı, ailesinin yanında onu mahçup etmedi ve insanların gözünde onu hep değerli bir varlık kıldı. Insanların gözünde değer kazanmak belki o kadar önemli değil ama söylemek istediğim şey, babamın insanlara karşı gösterdiği yardımseverliğin karşılığını Yaradan tarafından görmüş olmasıdır.
Rabbim! Onu bütün kötülüklerden koru, hak ettiği mutluluğu nasip et! Maneviyatını daha da güçlendirerek katında en güzel mertebelere ulaştır ve iki cihanda mutlu kılarak saadet-i ebediye kapısından huzur içinde girmesini nasip et! Amin..
17 Mart 2005
16 Şubat 2008 Cumartesi
Kimseyi Üzmeyin, Herkesi Hoş Tutun
Yıllar önce okuduğum bir gazeteden kestiğim aşağıdaki yazı beni çok etkilemişti. Halis niyetli bir garibin Allah katında ne dereceye yükseldiğini gösteren müthiş bir kıssa Ebulleys-i Semerkandî’nin anlatımı ve Eşrefoğlu Rûmi’nin aktarımıyla şöyle başlıyor:
Efendim yıllar ama uzun yıllar evvel Bağdatlı hacı adayları Dicle kenarında buluşurlar. Ortalık ana baba günüdür. Ağlayanlar, gülenler, el öpenler, el öptürenler, halleşenler, helalleşenler. Nitekim vedalaşır, yola koyulurlar. Kervanda zengin bir tüccar vardır ki maiyeti ordu gibidir. Rahvan devesinin üzerindeki muhteşem mahmulüne kurulur, postlar, yastıklar arasına oturur. Peşinde aşçılar, seyisler, yamaklar… Elinin altında kütür kütür meyveler, serin sular… Her molada çadırını kurarlar. Uyurken başını bekler, yelpaze sallarlar.
Kaç konak giderler bilinmez ama molanın birinde, saf görünüşlü bir garip dikkatini çeker. Tüccar sesine abartılı bir ton oturtarak “Ooo” der, “Sen de mi?” Muhatabı kısık, kırık bir sesle “Niyetlendik bir kere” der, “Yüce Mevlâm nasip ederse”.
- Eee yola çıktığına göre kemerini altınlarla doldurmuşundur artık.
- Allah ne güzel vekildir. O herkesin rızkını verir.
- Amenna! Ama parasız da olmaz ki.
- Eh, olduğu kadar.
Yol uzun ve meşakkatlidir. Zengin sıkıldıkça garibe sataşır, onu makaraya sarar. Adamları kurulmuş zemberek gibidir, her şeye gülmeye hazırdırlar. Kahkahadan kırılır, eğlendiklerini sanırlar. Beriki mahzûn bile olmaz. Kasıklarını tuta tuta gülenleri melûl melûl seyreder, hatta içinden “Allah iyiliğinizi versin” der, “Hep böyle neşeli kalın e mi?”
Her ne kadar “ömür biter, yol bitmez” deseler de yol biter, Mekke’ye gelirler. “Filan zaman filanca yerde buluşmak üzere” der ayrılırlar. Artık herkes başının çaresine bakar, üçer beşer dağılıp kalabalığa karışırlar. Aradan haftalar geçer. Belirlenen yer ve günde buluşurlar. Şimdi münevver Medine’yi ziyaret etmeli, sonra Bağdat’a dönmelidirler. Zengin tüccar yorgun ve bitkindir ama saf garibi görünce neşelenir. Alaylı bir tonla laf atar:
- Nasıl vazifelerini yaptın mı bari?
- Yapmaya çalıştık işte.
- Eee artık hacı oldun desene.
- Eğer Allah kabul ederse.
- İyi ama senin beratın nerede?
- Ne beratı?
- Bilmiyor musun Beyt-i Şerif’i ziyaret edenlere cehennemden âzâd olduğuna dair vesika verdiler. (Yanındakilere bir göz kırpar) Desene sen fırsatı kaçırdın. (Göğsünden herhangi bir kâğıt çıkartarak gösterir) Bak benimki burada.
- Ama ben bilmiyordum ki.
- Bilmiyorsun ama sormuyorsun da.
- Peki ben ne yapacağım şimdi?
- Otur derdine yan.
Tüccarın adamları şamata yaparlar. “Neyse canım üzülme” derler, “Nasıl olsa yolu öğrendin, seneye yine gelirsin.” Ardından kahkahalar patlar.
Garibim yıkılır. Ansızın kalkar, döner geriye. “Dur, gitme” diyenleri duymaz bile. Hacılar çekilmiş, kutlu mescid sakinlemiştir. Kâbe’nin yanı başına çöker ve iki gözü iki çeşme ağlayarak “Ya Rabbi” der, “biliyorum berâta layık değilim. Ama sen her şeye kadirsin!” Öylesine samimi yalvarır ve öyle içten ağlar ki anlatılamaz. Bu teessür ile bayılır gider. Kendine geldiğinde elinde dünyadakilere benzemeyen bir kâğıt vardır. Kardan beyazdır ve ipekleri andırır. Üstelik hiç duymadığı kadar güzel kokar. Üzerinde yeşil nurdan yazılar parlar ki, bakılmaya doyulmaz. Garibim sevinç içindedir. Koşa koşa kafileye yetişir. Dalkavukları tüccara kaş göz eder. “Bak seninki geliyor!” derler. Tüccar mal bulmuş gibi yoluna çıkar. “Nasıl beratını alabildin mi bari?” der.
Ama beratı görünce donar kalır. Nurdan harfleri heceleye heceleye okur. Bir anda beti benzi atar, rengi solar. Tam düşmek üzereyken onu yakalar, yere yatırırlar. Adamcağız çok pişmandır. “Vah bana” der, “Vah ki ne vah! malımı mülkümü her şeyimi versem şu harflerin noktasını alamam. Şimdi bu gurur beni mahvetmez mi?”
Garibim hâlâ saf, hâlâ samimidir. Hatta beratı ona verir. “İstiyorsanız sizde kalsın” der, “öldüğümde kabrime koyun yeter!”
Tüccar bu emaneti bağrına basar. Bağdat’a vardıklarında berat için nefis bir sanduka yaptırır ve evinin en mutena köşesini ona ayırır. Bakar bakar ağlar, o talihsiz günlerine yanar. Olacak bu ya onun Bağdat dışında olduğu günlerden birinde garip vefat eder. Tüccar bunu nacak dönüşünde öğrenir. Hemen sandukaya koşar, kilidi elceğizi ile açar ama berat yoktur. İşi çözmek için arkadaşının kabrine koşar. Tam toprağı eşelemeye başlamıştır ki omuzuna bir el dokunur. Döner, nur yüzlü bir zât ile karşılaşır. Manevi sırlara haiz olduğu yüzünden okunan meçhul veli “Hiç zahmet etme” buyurur, “onu beratından ayırmadılar”.
31 Ocak 2008 Perşembe
Dolunay 622
Medine sokaklarında büyük bir kalabalık heyecanlı bir bekleyiş içerisindeydi. Büyüğünden küçüğüne bütün gözler ufuktaki tek noktaya kilitlenmişti sanki. Yanındaki sadık dostuyla birlikte En Sevgili (s.a.v.)’yi beklemekteydi herkes. Allah’ın sevgilisinin mübarek topraklara adım atacağı anı görmek ve O’nu kucaklamak için sabırsızlanıyorlardı.
Ve o an.. Beklenen sevgili göründü ufukta. Medine nura gark oldu adeta. Yer ve gök dahi selam durmuşlardı O’nun karşısında. Kendilerini uğruna feda ettikleri zat artık aralarındaydı. Ve hep bir ağızdan şu sözcükler döküldü:
Dolunay doğdu üzerimize Veda tepelerinden,
Şükür gerekti bize Allah'a davetinden...
Ey bize içimizden gönderilen elçi!
Sen itaat edilmesi gereken bir davet ile geldin,
Ey davetçilerin en hayırlısı hoş geldin!...
Hicretin ilk anlarıydı bu yaşananlar. Güzeller güzeli Efendimiz (s.a.v.), ülkesi olan Mekke’yi ardında bırakıp Medine’ye hicret etmişti Rabbinin emriyle. Hicret, bir nevi hayatını O’nun yoluna adama hareketinin adıydı. Hayatta sahip olunan her şeyi geride bırakıp sadece O'nun rızasına hayatını feda etmekti HİCRET. Acaba biz ne kadar idrak edebiliyorduk hicreti. Hicret sadece bir yer değiştirmeden ibaret değildi muhakkak..
Bu yazıyı yazmaya başladığımda acaba bizim hayatımızda da hicret mefhumu var mıdır diye düşünürken yazarlarımızdan üstad Hekimoğlu İsmail’in hicretle ilgili yazdığı bir yazı çıktı karşıma. Üstad yazısında hicreti insanın kendi hayatında iyiliklere doğru yaptığı hareketlerin bütünü olarak tanımlıyor ve hicretle ilgili şu misalleri veriyordu:
“Alak Sûresi "oku" diye başlar. Nasıl okuyacağımızı da hemen açıklar: "Oku, seni yaratan Rabbinin adıyla..."
Ne okursak okuyalım, Allah adına okumak lazım. Allah'ın yarattıklarını öğrenmek için okumak, dalaletten hakka HİCRETTİR.
Çocuğumuza Kur'an öğretmeye başlamak bir HİCRETTİR.
Bir hanım tesettürün şartlarına riayet etmiyorsa, karar verip tesettürün şartlarını tam yerine getirmesi HİCRETTİR."
Bu ifadeler beni biraz umutlandırmıştı hicret noktasında.
Demek ki bir bayan olarak hicret etmek için çok uzak diyarlara gitmemize gerek yoktu. Rabbimiz için yaptıklarımız hicretten bir pay alabilmemize vesile olabilirdi. Çocuklarımızı dini terbiye altında yetiştirmek ve tesettüre tam anlamıyla riayet etmek de küçük bir hicretti demek ki.
Tesettürün şartlarını yerine getirmek deyince yine eski hatıralarımız canlandı gözümün önünde. Sırf O’nun rızası doğrultusunda eğitim alabilmek için gittiğimiz Kuzey Kıbrıs topraklarında yaşadığımız ibret dolu anılar geldi hatırıma.
Gelelim bloğuma koyduğum ismin ilk çıkış noktasına. Bu isim de benim için küçük bir hicreti simgeliyordu sanki. Bu ismi Kıbrıs'da ilk olarak bir internet sitesinden aldığım e-mail adresimde kullanmıştım. O zamanlar internet ortamıyla yeni tanışmıştık. Hayatımda önem taşıyan bir şeyi ya da bir kişiyi simgeleyen orijinal bir isim bulmaya çalışıyordum ki “dolunay 622” geldi aklıma birden. Efendimiz (s.a.v.) ve O’nun hicret tarihini simgeliyordu bu isim. Şimdi düşünüyorum da belki bizim oraya gitmemiz de bir nevi küçük bir hicretti. Umarım Rabbim katında da böyledir.
Orada yaşadığımız mucizeleri başka bir yazımda paylaşacağım sizlerle inşallah. Rabbim bundan sonraki hayatımızda da hicreti tam anlamıyla idrak eden ve hayatını hicret yoluna adayan kullarından eylesin bizleri inşallah. Nitekim üstad Hekimoğlu İsmail hicretle ilgili yazısını şöyle bitiriyordu: “Hicret zordur; fakat cennet de ucuz değildir.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





