28 Aralık 2025 Pazar

Acele İşe Şeytan Nasıl Karışır?



Sekine hali, bebeklik döneminde içinde bulunduğumuz endişeden uzak, huzur ve güven halidir. Zaman geçtikçe ve hayatla yoğruldukça bu durum dönüşmeye başlar. Korku, kaygı, heyecan, öfke, mutluluk, şaşkınlık vs. gibi farklı duygularla tanışırız. Bu duygular yaşam içerisinde etkileşim içinde bulunduğumuz kişilerin tavırlarından yada yaşanılan olumlu/olumsuz hatıralardan kaynaklanır. Acelecilik de fıtrattan gelen ve çevrenin etkisiyle fazlalaşan bir durumdur.


Fatma Bayram hocanın “Elmalılı Hamdi Yazır ile Kur’an Sohbetleri” kitabını okurken şu ayete rastladım:


“İnsan aceleden yaratılmıştır” (Enbiya Sûresi, 37) 

 

Peygamberimiz (sav) de “Acele şeytandandır” buyuruyor. 


Demek ki fıtratımızda var olan bu şeytani durumu köpürtmek değil üzerimizden atmaya çalışmamız daha doğru olacaktır.


Hayata atılmaya başlarken çevreden duyduğumuz “çabuk ol, acele et, çok yavaşsın, haydi haydi” şeklinde sözler bizi aceleci olmaya ve hızlanmaya iter.  Hızlandıkça bir kaç işi birden halletmeye çalışır, hepsinin altından kalkabilmek için daha da hızlanırız. Bedenimizle birlikte zihnimiz de hızlanır.

Zihin hızlandığında ise baktığımızı göremez, işittiğimizi duyamaz, tattığımızı hissedemez hale geliriz. Bu esnada hayatın tadını da kaçırmış oluruz.


Güzel bir manzaranın altında “an”ı yaşamak varken hızla çekip birilerine gönderdiğimiz fotoğraflara sıkıştırmaya çalışırız kendimizi. Bir işi aceleyle bitirmeye uğraşırken bizden yardım isteyen çocuğumuzun farkında olmayız. Hızlı hızlı kaydırarak izlediğimiz videolarda gezinirken, verimli geçireceğimiz vakitleri nasıl da ertelediğimizi düşünmeyiz. Ve maalesef, önemli(!) bir işe yetişebilmek için namazımızı da huşusuz bir şekilde çarçabuk bitiririz. Halbuki namazla ilgili İhsan Şenocak hocamızın şu sözü çok etkileyicidir:


“Mâsivadan mâveraya yürüyüş anlamına gelen huşu’ namazın ruhudur. Namazın secdesinde, rükusunda acele etme! Unutma ki gecikmesinden korktuğun her ne varsa hepsi huzurunda durduğun Rabbinin tasarrufundadır. Vakit daraldığında bir şey hızlı eda edilecekse bu namaz değil işin olsun!”


Hız ve haz çağının tam ortasında yaşarken aceleci olmamak mümkün değil gibi... Çevremizdeki her şey bizi buna itiyor. Zihin dünyamız öyle hızlı dönüyor ki yavaşlığa ve yavaş insanlara tahammül edemez hale geldik. İnternetteki videoların süreleri bile azaldı artık. Çünkü onları bile dinlemeye dayanamıyor, ya ilerleterek dinliyor yada oynatma hızını arttırıyoruz. Belki şu anda bu yazıyı bile okumaya tahammül edemiyorsunuz.


Diğer taraftan reklamlar da bizi hızlanmaya ve hızlı tüketmeye yönlendiriyor. Ürünleri satın aldıktan sonra yaşadığımız kısa mutluluk yerini doyumsuzluğa bırakıyor. Aceleci olarak yaratılan bizler ihtiyacımız olmadığı halde bir başkasını sonra diğer bir başkasını sonra diğer bir başkasını alıyoruz. Ve bunun sonu gelmiyor… Mutluluğa kavuşmayı umarken doyumsuzluk, tükenmişlik ve öfke duyguları ortaya çıkıyor.


Acele ve öfke arasında da bir bağ vardır. Rasûlullah (sav) ayrı ayrı sözlerinde acelenin ve öfkenin şeytandan olduğunu belirtmiştir. İşte bu ikisinin de şeytandan olması aralarındaki bağı kuvvetlendirir. 


Öfkeli insan kendine hakim olamayan aceleci bir insandır. Kendini tutabilen, sabırlı, öngörülü, kısacası Rabbimizin “Halîm” ismini üzerinde taşıyan insan çabuk öfkelenmez. Tıpkı Rabbimiz gibi…Cezalandırmaya gücü yettiği halde sabreden Rabb en küçük hatamızda bizi cezalandırsaydı halimiz nice olurdu? O’nun nadide kulları olan bizler de O’nun “Halîm” esmasına sığınabiliriz. Bu ismi hissederek ve öyle olmayı dileyerek tespih tespih çekebiliriz. Çektikçe sakinleşir, uysallaşır, tefekküre dalar, haklı olsak bile susabiliriz. Hatta bunun için kendimize hayret ederiz.


Sonuç olarak yazımı Kemal Sayar’ın “Yavaşla” isimli kitabındaki sözleriyle tamamlamak istiyorum:


“Telaş ve acelecilik toplumuna karşı teenni ve sükûnet toplumunu diriltmemiz gerekiyor. Sevmek için zaman ayırmak gerekir. Bilmek için zamana ihtiyaç duyarız. Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz. Zamanla olgunlaşırız. Lütfen yavaş gidiniz.”



Fethiye 



Teenni: İlerisini düşünerek, ihtiyatlı davranarak acele etmeden iş görme, düşünceli hareket etme


https://www.lugatim.com


Foto: istockphoto

18 Aralık 2025 Perşembe

Akrabalık Bağını Koruyanlar Kazanır




Yakın zamanda umreye gitme hazırlığı yapan bir arkadaşın üzüntüsünü işittim. Mübarek topraklara gidecek olmanın verdiği heves yerine, geldikten sonra evin düzenlenmesi, hazırlık yapılması, misafir ağırlanması gibi gaileler içine girmişti. Sonra düşündüm de yaşadığımız ülkenin bir ferdi olarak hemen hemen hepimiz istemesek de bu telaşeler içerisinde bulunuyoruz. Özellikle her şeyin pür-i pak ve mükemmel olmasını isteyen bir yapımız varsa gailemiz kat be kat artıyor. Böyle durumlarda şöyle bir hayale dalıyoruz: 


“Mübarek topraklarda yaptığımız ibadetlerin hazzı ve maneviyatıyla  evimize döndüğümüzde bizi duygusal halde karşılayan yakınlarımız olsa… Onlarla hasret gidersek… Sonra evimize geçtiğimizde akrabalarımız yemekleri hazır etse… Ev bir güzel temizlenmiş olsa… Biz direkt sofraya oturup keyfimize baksak… Ertesi gün ve diğer günler de bu yemekler hepimize yetse… Nasıl olsa dünya telaşına dalacağım. En azından bundan bir müddet daha uzak kalsam…”


Böyle bir hayalin gerçekleştiği bir aileye sahibim çok şükür. Bu yazıyı yazmama vesile olan Havva yengem ve Mustafa dayım umreden geldiklerinde böyle bir ortamla karşılaştıklarında çok mutlu oldular.  Annem ve teyzemler onlar gelmeden yemek yapıp evlerine götürmüş, kızları da evi hazır edip anne babalarını karşılamak üzere havaalanına gitmişlerdi. Havva yengem mutluluğunu bana ifade ederken, geldikten sonra hasta olduklarını, yapılan yemeklerin kendilerine yaklaşık bir hafta yettiğini, böyle bir ailemiz olduğu için çok kısmetli olduğumuzu, ne kadar teşekkür etsem de bunun az olduğunu söyledi ve ailenin önemine binaen benden bir yazı yazmamı rica etti.  


Benim için de aile olmak çok önemli. Sağlıklı bir toplum sağlıklı aileden meydana gelen bireylerden oluşur. Herkes kendi çekirdek ailesinde kimsenin etlisine sütlüsüne karışmadan yaşamaya devam edebilir. Ancak biz bu dünyaya sadece kendi hayatımızı yaşamaya gelmedik. Başka hayatlara da hayat olmaya, onlara can katmaya, bağ kurmaya geldik. “Sıla-ı rahim” diye bir kavramdan bahsediyor Peygamberimiz (sav) ve diyor ki:


“Sıla-i rahim, Rahmân olan Allah’tan bir bağdır. Kim onunla irtibatını sürdürürse Allah da onunla irtibatını sürdürür; kim de onu koparırsa Allah da o kimseyle ilişkisini koparır.” (Tirmizî, Birr, 16)


Şimdi düşünelim bakalım... Sebepli yada sebepsiz akrabalarıyla küsen birçok insan var. Hatta “küs kurtul, dertlerle uğraşma” anlayışı hâkim toplumda. Peki bu küsme sonucunda akrabasıyla bağını koparan kişiyle Allah da bağını koparırsa ne olacak?Rabbiyle bağı koptuktan sonra o kişi hayatını yaşamaya devam etse ne faydası olacak?


Aile bağlarını korumak için zorlanabiliriz. İnsanları bir araya getirmek, onlar için bir şeyler yapmak külfet gelebilir. Yeri gelir alışkın olmadığımız sözlere ve tavırlara sabretmemiz gerekir, yeri gelir susmamız gerekir, yeri gelir alttan almamız gerekir. Amaç Allah’ın rızasını kazanıp insanların gönlünü hoş tutmaksa emin olun bu zorluklar hayatımıza “rahmet” olarak geri dönecektir. Belki bunu sonradan, yaşayarak göreceğiz. Belki çok istediğimiz bir hayale kavuşacağız, belki çocuklarımızdan dolayı yüzümüz gülecek, belki maddi-manevi kazançlar elde edeceğiz. Bu dünyada hiçbiri olmasa da öte alemde bizleri güzel şeylerin beklediğine inancımız tam çok şükür.


Aksi taktirde aile olarak bir araya geldiğimizde büyüklerin yanında küçüklüğümüzü bilmezsek, sürekli kendimizi savunacak tartışmalara girip hak savunuculuğu yaparsak ve üslûbumuza dikkat etmezsek bunun bize kazandıracağı hiçbir şey olmayacak. Haklı olsak bile kimse anlamayacak. 


Bu açıklamalarımdan sürekli susmak zorunda olma gerekliliği ortaya çıkmasın. Öncelikle dinî hassasiyetleri öteleyen davranışlar varsa susmak yanlıştır. Bununla birlikte diğer hususlarda üslûbumuza, ses tonumuza, tavırlarımıza ve davranışlarımıza dikkat edelim. O zaman büyükler de bizi anlar, haklı olduğunu savunduğumuz fikirlerimiz de anlaşılır, kalpler de birbirinden soğumamış olur. Unutmayalım ki kalpler soğursa aile bağları kopar. İnsanlar birbirinden yüz çevirir. Sıla-ı rahim kaybolur. Bunu gören Yaradan da insanlardan yüz çevirir. Belki de bu durumlara daha çok kadınlar sebebiyet verdiğinden Allahu Teâla “Kadınlar” ismini verdiği “Nisa” sûresinin daha ilk ayetinde bizleri sıkı sıkı şöyle uyarıyor:


“…Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının...”

(Nisa Sûresi, 1)


Rabbim tüm mü’minlerin kalplerini birbirine bağlasın ve bizleri aile ve akrabalık bağına riayet edenlerden eylesin… Amin


Fethiye


Foto: pixabay.com